Jorge Semprun: “Edebiyat, kaygılarımı dindirdi.”


Twitter'da Paylaş
0

Sık sık “gerçek” bir romancı olmadığımı söylemişimdir, çünkü bence gerçek romancı gerçeklik öğelerini gerçekliğe gerçekliğin kendisinden daha sadık bir dünya yaratmak için kullanabilir; bu dünyanın gerçekliğe daha sadık olmasının nedeni tümüyle düşsel olmasıdır.

7 Haziran 2011 günü, 87 yaşında yitirdiğimiz Jorge Semprún, yirminci yüzyılı özellikle politik açıdan en yoğun biçimde yaşamış yazarlardan biriydi. 1923’te Madrid’de dünyaya gelen Semprún, İspanya İç Savaşı patlak verdiğinde on iki yaşındaydı. İç Savaş General Franco’nun yengisiyle sona erdiğindeyse on beş yaşındaydı ve ailesiyle birlikte sürgünde bulmuştu kendini. İki yıl sonra da Paris’te felsefe okumaya çalışırken Nazilere karşı Direniş hareketine katılmış, 1943’te Gestapo tarafından tutuklanarak Buchenwald toplama kampına gönderilmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, sürgündeki İspanya Komünist Partisi’nin önde gelen üyeleri arasına giren Semprún, 1953-1962 arasında, Franco’nun baskıcı yönetimine karşı Parti’nin İspanya’da yürüttüğü yeraltı etkinliklerinde çok önemli görevler üstlenmiş, ancak özellikle Stalinci anlayış konusunda yönetimle derin ideolojik görüş ayrılıklarına düşünce, 1964’te Parti’den atılmıştı. O yıllardan başlayarak edebiyata yönelen Semprún, Franco’nun ölümünden ve İspanya’nın demokrasiye geçişinden sonra, 1988-1991 arasında Felipe Gonzalez’in sosyalist hükümetinde Kültür Bakanlığı görevini üstlenmişti. Yapıtlarının büyük bir bölümünü Fransızca yazan Semprún, özellikle Büyük Yolculuk, Bir Ölü Lazım, Federico Sánchez’in Özyaşamöyküsü, Yirmi Yıl ve Bir Gün, Ramon Mercader’in İkinci Ölümü gibi romanlarında, Direniş ve Buchenwald toplama kampı anılarıyla yüzleşerek, uzun yıllar sürdürdüğü yeraltı etkinlikleri yüzünden çift kişilikli olarak yaşamasından kaynaklanan duygulanımlarını dile getirerek tümüyle kendine özgü bir edebiyat oluşturmuştu. Burada, 1979’da İran’daki Homeyni yönetiminden kaçarak Paris’e yerleşen bir ailenin çocuğu olan Lila Azam Zanganeh’nin, 2006’da Semprún’la Paris Review için yapmış olduğu söyleşiden bölümler sunuyoruz. Nabokov ve Mutluluk adlı bir kitabı da bulunan Azam Zanganeh, Le Monde ve The Nation gibi gazete ve dergilere de yazdı.

Celâl Üster

Lila Azam Zanganeh:

Yazmaya neden, hayatınızı politik eyleme adadıktan sonra, kırk yaşında başladınız?

Jorge Semprun: İki nedenle. Birincisi, Buchenwald’den bırakılmamın üstünden on beş yıl geçmişti; artık toplama kampında yaşadıklarımla arama yeterince mesafe girdiğini, oradaki yaşantımdan ölüm takıntısına kapılmadan söz edebileceğimi düşünüyordum. Farklı biriydim artık. Sanki başka birinin öyküsünü anlatabilecek gibiydim. İkincisi, daha somut ve doğrusu ayrıksı bir nedendi. 1960 yılında Manolo adında bir komünist militanla aynı evi paylaşıyordum. Manolo, benim de gizli komünist hareketin bir üyesi olduğumu bilmiyordu. İspanya’da Cumhuriyetçi Ordu saflarında savaşmış, Fransa’ya sığındıktan sonra da 1940’ta Almanlar tarafından tutsak alınmış, yakalanan daha pek çok İspanyol gibi Avusturya’da acımasız bir toplama kampı olan Mauthausen’e gönderilmişti. Akşamları bana Mauthausen’de yaşadıklarını anlatıyordu. Ne var ki, benzer bir kamp olan Buchenwald’de başımdan geçenleri düşündüğümde, orada yaşadıklarını yeterince anlatamıyormuş gibi geliyordu bana. Tabii, “Hey, Manolo, kusura bakma ama, öyle değildi,” diyemiyordum, çünkü kimliğimi belli etmemem gerekiyordu. Bu sıkıntı, sonunda geçmişe bakmaya yöneltti beni. İlk kitabım Büyük Yolculuk’u o evde yazmaya başladım. Sanki birden, Manolo’nun söyleyemediklerini söyleme gereksinimi duymuştum. Böylece yaşadığım toplama kampını anlatmaya başladım ve 1946’daki ruh halimle yazamadığım bu kitap 1961’de çabucak, hızla yazılıverdi.

Jorge Semprun

LAZ: Ama 1963’e kadar yayımlanmadı. Neden iki yıl sürdü yayımlanması?

JS: Gizli Merkez Komitesi’nin üyesi olduğum sürece yayımlayamazdım. O sıralar sınırdan gizlice geçtiğim için gazetelerde fotoğraflarımın çıkmasını göze alamazdım.

LAZ: Demek, yazarlığınızı Manolo’ya borçlusunuz.

JS: Evet. Ona ve daha pek çoklarına. On sekiz yaşındayken Paris’te sokakta gördüğüm bir kadını anımsıyorum; öylesine bir kadındı, tahta tabanlı ayakkabıları vardı; yanından her geçene sanki birini bekliyormuşçasına dönüp dikkatle bakıyordu. Anlaşılan, bir şey sormak istiyor, ama soracağı kişiye güvenip güvenemeyeceğini anlamaya çalışıyordu. O kişi ben olmalıyım, diye geçirdim aklımdan, bana güvenmeli. Ve ben yanından geçerken, o çok sıradan soruyu sordu bana: Montparnasse tren istasyonu nerede acaba? Üstü kapalı, belli belirsiz bir şeyler söyledik birbirimize; Yahudi olduğunu ve istasyonun yakınlarında gizlenebileceği bir eve gitmeye çalıştığını, bunun onun baskınlardan kurtulmak için son umudu olduğunu sezinledim. İstasyona kadar onunla yürüdüm ve orada ayrıldım ondan. İşte, yazmayı borçlu olduklarımdan biri de o kadındır. Yıllar sonra, Büyük Yolculuk’ta, Fransa’nın kurtuluşundan sonra o kadını yeniden gördüğümü hayal ettim. Hayatta olduğunu, ama beni tanımadığını, o gün başlattığımız konuşmayı sürdürdüğümüzü düşledim. Bence, bu düşsel sahne tarihsel gerçeği kucaklıyor ve Yahudilerin savaş sırasında Fransa’da yaşadıkları üstüne düşündüklerimi derinleştirmemi sağlıyor. Aslında, sık sık, yazdıklarımda, tarihsel anılarımda bile kurmacanın aşırıya kaçmadan gerekli olduğunu düşünmüşümdür; çünkü bir olayı ya da ânı tüm boyutlarıyla keşfetmemi sağlar. Ama hiçbir zaman tarihsel olarak gerçek olmayan bir şey uydurmadım, sanmıyorum.

LAZ: “Tarihsel olarak gerçek” biraz kaypak bir deyiş. Siz bunu nasıl tanımlıyorsunuz? Biri de çıkıp sizin o kadınla hayal edilmiş konuşmanızın, aslında hiç olmadığı için tarihsel olarak düzmece olduğunu ileri sürebilir.

JS: Elbette, benim o kadınla konuşmam bir anlamda tarihsel olarak “düzmece”, çünkü öyle bir konuşma hiç olmadı. Ama öyle bir konuşma tümüyle akla uygun. Şöyle söyleyeyim: O konuşma hem yazınsal bir buluş, hem de olası bir tarihsel gerçek. O kadın belki de hayatta kalmayı başarmıştı, belki de toplama kampına götürülmemişti. Benim açımdan, onu sonradan hayal etmek, onunla konuştuğumu hayal etmek, tarihsel olarak gerçek olana tanıklık edebilmek için gerekliydi: Benim gibi Direniş’e katılıp da bir örgüt içinde çalışanlar ve sürekli yardım görenlerle karşılaştırıldığında,Yahudiler büyük bir yalnızlık ve terk edilmişlik yaşıyorlardı. O nedenledir ki, kitapta, yıllar sonra bu deneyimi onunla sonuna kadar yaşayabilmek için zaman zaman Yahudi olmak istediğimi ona söylemek zorunda hissediyorum kendimi. Tarihsel gerçeği açıklayabilmek için edebiyatta kurmacanın geçerli olduğunu her zaman savunacağım. Yahudilerin ya da Yahudi olmayanların toplama kamplarına gönderilmesiyle ilgili olarak gerçeği anlatabilmek ya da yazabilmek o kadar kolay değil. Yaşadığımız gerçekler inanılır gibi değil… Ham, çıplak gerçeği anlatırsak, bize kimse inanmaz. Madrid’deki evde birlikte oturduğumuz Manolo’dan da bu yüzden söz ettim. Manolo ham gerçeği anlatıyordu, ama anlattıkları gerçek gibi olmadığı için anlaşılmazdı... İşte, edebiyat burada devreye girer: anlatım ustalığı, sanat – Primo Levi’nin “süzülmüş gerçek” dediği. Ben, tarihsel ve belgesel belleğin değil, ama gerçek belleğin, canlı belleğin ancak edebiyatla sonsuz kılınabileceği inancındayım. Çünkü gerçeği ancak edebiyat yeniden yaratabilir, yeniden oluşturabilir. Edebiyat olağanüstü bir silahtır; göreceksiniz, on-on beş yıla kadar Avrupa Yahudilerinin yok edilmesiyle ilgili başvuru, araştırma kaynakları pek çok yazınsal tanıklığı da içerecek – bunlar arasında olasılıkla bizimkiler de bulunacak, ama o günlerin tanıkları olmamakla birlikte o günleri hayal edebilen daha genç kuşakların yazdıkları da olacak.

LAZ: Politik eylemciliğinizin kökleri nereye uzanıyordu?

JS: 1923’te İspanya’da doğdum; demek, İspanya İç Savaşı patlak verdiğinde on iki yaşındaymışım. Savaş sona erdiğinde on beş yaşındaydım ve sürgünde yaşıyordum. İki yıl sonraysa felsefe okumaya başlamış ve Fransa’da Nazilere karşı Direniş’e katılmış bulunuyordum. Bu tarihsel olgular, bütün bir yaşamımı kuşkusuz etkilemiştir. Birkaç yıl önce ya da birkaç yıl sonra doğsaydım, yaşamım tümüyle farklı olabilirdi. Bu elbette hiçbir seçim yapmadığım anlamına gelmiyor. Tabii ki bir seçim yaptım, ama İspanya İç Savaşı’nın Nazilere karşı Direniş’teki etkinliklerim kadar can alıcı önem taşıdığı belirli bir tarihsel bağlam içinde. Aslında her şey, 1931’de Francoculara karşı Cumhuriyetçiler’i seçen liberal bir Katolik olan babamla başladı. Cumhuriyet, 1937’de babamı Hollanda’daki İspanya büyükelçiliğinde bir göreve atamıştı. Oradaki ilkgençlik dönemimde, her sabah bisikletle okula gitmeden önce gazeteleri alıyor, İspanya’dan gelen son savaş haberlerine bakıyordum. Haberler hep kötüydü. Cumhuriyet her geçen gün eziliyordu. 1939’da, savaşı tümden yitirdiğimizde, annem babamla birlikte Paris’e taşındık. Felsefe okumak istiyordum, ama École Normale Supérieure’ün giriş sınavına hazırlandığım sırada öğrenimimi bırakıp Direniş’e katılmaya karar verdim.

LAZ: Fransa’daki Direniş’e katıldığınızda hedefiniz neydi?

JS: Nazizme karşı mücadeleye giriştiğimde, kim olduğumun tam olarak ayırdında olmadığım gibi, sonradan ortaya nasıl bir toplumun çıkacağı konusunda da açık seçik bir fikrim yoktu. Batı Avrupa ülkelerinin istila edilmesinin son bulması gerektiğini biliyorduk. Daha sonra ne olacağı –bir devrim mi olacaktı? demokrasiye barışçı bir geri dönüş mü?– az çok ikincil bir sorundu; bu sorun ancak savaştan sona ivedilik kazanacaktı. O sırada, Direniş’e katıldığımda, Direniş’i İspanya’daki faşizme karşı savaşın doğal bir uzantısı olarak görüyordum. Ama 1943 Eylülü’nde Gestapo tarafından tutuklanınca hayallerim yıkılıverdi. Önce Compiègne’de bir kampa götürüldüm, sonra da doğruca Almanya’ya, Buchenwald’e gönderildim.

LAZ: Orada ne kadar kaldınız?

JS: Bir ömür boyu. On altı ay hapiste kaldım. Anadilimi konuşmama izin verilmiyordu. Buchenwald tuhaf bir kamptı, ahlaki çatışmaları kışkırtıyor, keskinleştiriyordu. 1937’de Naziler tarafından, çoğunlukla komünistlerden ve sosyal demokratlardan, az sayıda da Hıristiyan demokratlardan oluşan politik hasımlarını yerleştirmek için yaptırılmıştı. Elli binden fazla mahkûmu barındıran Buchenwald, kendi fabrikaları, reviri, mutfakları ve ambarlarıyla bir kentten farksızdı; kampın yönetimi çok geçmeden orada kalanlar tarafından teslim alınmıştı, ama her üretim biriminin başında bir SS subayı bulunuyordu. Buchenwald, gaz odaları ve krematoryumların çevresine inşa edilmiş olan Auschwitz gibi bir imha kampı değildi, bir çalışma kampıydı. Alman savaş endüstrisinin bir parçası haline getirilmiştik; hayatta kalacak kadar besleniyorduk. Malum, ölüler çalışamaz. İspanya İç Savaşı’yla birlikte yaşadığım en güçlü altüst oluştu Buchenwald. Kamplarda yaşanan deneyim mutlaktı. Savaştan çok sonra, bir keresinde adamın biri bana ne olduğumu sormuştu: Fransız mıydım, İspanyol mu; romancı mıydım, yoksa politikacı mı? Ben de hiç düşünmeden, Buchenwald’den tahliye olduğumu söyleyivermiştim. Oraya götürüldüğümde yirmi yaşındaydım. Hayatımın dönüm noktasıydı. Geriye dönüş yoktu.

LAZ: Ama sonradan bu yaşadığınızdan söz edemediniz, başınızdan geçeni anlatamadınız, değil mi?

JS: Evet, yıllarca. 1945’te Buchenwald’den geri dönmeme karşın, yazmak istemedim. Doğrusu, çok yazmak istedim, ama nedense yazmak olanaksızmış gibi geldi. Yazabilmek için kampın belleğinin derinlerine dalmak gerektiğini fark ettim; kampın belleğiyse ölümlerimizin belleği ve dölyatağıydı. Ve o sıralar anılarla uğraşmakla, o yaşantıyı yeniden yaşayamayacağım gibi üstesinden de gelemeyeceğimin ayırdına vardım. Bir çelişki olduğunun farkındayım –bugün bunu söylemek pek dürüstçe gelmese de gerçek olduğu için söyleyeceğim– ama anımsamak benim için kesinlikle ölüm, yani intihar demek olacaktı ve bunun fazlasıyla ayırdındaydım. İnsan kamplarda yaşadıklarını anlatmaya başlarsa, asla duramaz. Hiçbir zaman “bitmez”. İlle de yaşanılan dehşetten, çektiğimiz açlık ve uykusuzluktan, birbirimize nasıl sımsıkı sarıldığımızdan, kardeşlikten tüm ayrıntılarıyla söz etmek gerekmez. Ama özgürlükten, yaşadığımız iyiden ve kötüden söz etmek mutlaka gerekir. Bu dediğime karşı çıkabilirsiniz; haklı olarak, iyi ile kötünün varlığını anlayabilmek için ille de bir toplama kampı deneyimi yaşamak gerekmediğini söyleyebilirsiniz. Bunu, tabii ki, günlük yaşamlarımızın en sıradan anlarında bile başka yollardan anlayabilirsiniz. Ne ki, toplama kampı, yaşanılan her şeyi sürekli ölüm riski çevresinde odaklandırdığı için, olağan durumlarda daha belirsiz olanı, yani insanoğlunun tanımı gereği özgür olduğunu, her durumda iyi ya da kötü olma özgürlüğüne sahip olduğunu görünür kılar.

LAZ: Savaştan sonra ayakta kalmak için ne yaptınız?

JS: Aklım politikadaydı, İspanya’daki Franco karşıtı harekete, “Yarın! Yarın kazanacağız! Yarın, genel grev!” diye haykıran diktatörlük karşıtı militanlara katılmak istiyordum. Her şey “yarın” içindi. Fazla düşünmeden, Franco rejimine karşı savaşmak için İspanya Komünist Partisi’ne katıldım. Gençliğimde Marx okumuş ve açık seçik, coşkulu düşüncesinden etkilenmiştim. İnsanın on sekizinde kapıldığı büyük, soluk kesici soruları gözüpek bir biçimde soruyordu. Marx’ın yazdığı gibi, filozoflar şimdiye kadar dünyayı yorumlamakla yetinmişlerdi, artık bizim dünyayı değiştirmemiz gerekiyordu. Marx’ı okuduktan hemen sonra ise, savaşın ilk dönemlerinde bizi saklamakta olan bazı Avusturyalıların sayesinde, György Lukàcs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci adlı kitabının 1923 basımını okuma olanağı bulmuştum. Bu kitap yepyeni ufuklar açmıştı önümde.

LAZ: Yazınsal yapıtlarınızda bu yüzden mi sizi temsil eden o kadar çok dublör, öteki ben ve anlatıcı var?

JS: Yaşamımın yirmi yılını yeraltında geçirdim; yeraltında yaşamak, ister istemez, dublör olmak demektir. İspanya’da hiçbir zaman Jorge Semprún olmadım. Hep başka biriydim ve buna çok alışmıştım. Daha sonra, Büyük Yolculuk’ta olduğu gibi, kendimden sen diye söz ettiğimde, yaşamış olduklarımı daha nesnel bir yaklaşımla dile getirebildiğimi gördüm. Kendimi kendi dublörüm olarak gözlemliyordum, oyuncu olarak değil, kendi yaşamımın tanığı olarak.

LAZ: Yapıtlarınızın çoğunun özyaşamöyküsel olduğu düşünüldüğünde, kendinizi geleneksel anlamda bir romancı olarak görüyor musunuz?

JS: Sık sık “gerçek” bir romancı olmadığımı söylemişimdir, çünkü bence gerçek romancı gerçeklik öğelerini gerçekliğe gerçekliğin kendisinden daha sadık bir dünya yaratmak için kullanabilir; bu dünyanın gerçekliğe daha sadık olmasının nedeni tümüyle düşsel olmasıdır. Boris Vian’ın şu sözüne bayılırım: “Bu romanda her şey gerçektir, çünkü hepsini ben uydurdum.” Kanımca, roman budur işte. Bana gelince, ben bunu asla beceremeyeceğim, çünkü özyaşamöyküsel malzemenin beni karşı konulmaz bir biçimde içine çektiğini duyumsuyorum. Toplama kamplarıyla ilgili dört kitap yazdım, ama sayısız kitap yazabilirdim. Anlatılacak daha yüzlerce öykü var. Dördüncü kitabı yazarken, Büyük Yolculuk’u yazmaya başladığım gündekinden daha fazla söyleyebileceğim, yazabileceğim şey vardı kafamda.

Jorge Semprun

LAZ: Ne tür öyküler ilginizi çekiyor?

JS: Hayatta kalma, ayakta kalma savaşımıyla ilgili öyküler, destansı ya da trajik. İnsan ile insanın içinde yaşadığı tarihsel dönemi yüz yüze getiren öyküler. Özellikle insan iradesinin sağlamlığı büyülüyor beni. (…)

LAZ: 1998’de yayımlanan Hoşça Kal Güzel Aydınlık toplama kamplarıyla ilgili değil.

JS: Hoşça Kal Güzel Aydınlık’ı yazarken kafamda tek bir amaç vardı: kamplardan söz etmekten kaçınmak. Bunu yapabilmek için de, kamplardan önceki bir dönemi yazmam gerekiyordu. O yüzden, bu kitap kurmaca ile gerçekliğin bir karışımıdır; ilkgençliğimin belirli olaylarına, 1939’da Fransa’ya geldiğim günlere uzanır. 1939 yazı göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. İlkgençliğimin savaşı İspanya İç Savaşı sona ermiş, delikanlılığımın savaşı İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. İki savaş arasında bir yazdı. Bu anı kitabını, Buchenwald’in lanetinden kurtulmaya fena halde gereksinim duyduğum için yazdım. Buchenwald, tüm yazdıklarıma, savaşla en ufak bir ilgisi olmayan Beyaz Dağ’a bile sızmıştı. Elimden bir şey gelmiyordu! O yüzden, öykümün büyük bölümünü, yakalanıp toplama kampına götürülme düşüncesinin aklımın ucundan bile geçmediği 1939 yılına götürdüm. (…)

LAZ: Bir keresinde, “devleti olmayan çift dilli bir yazar” olarak tanımlamıştınız kendinizi. Çoğu kitabınızı Fransızca yazdınız, İspanyolca yazdığınız üç kitabınız var. Sizi son kitabınızı yine İspanyolca yazmaya iten ne oldu?

JS: İlk iki kitabımı, Federico Sánchez kitaplarını tarihsel, pratik nedenlerle İspanyolca yazmıştım. İspanya’nın politik deneyimiyle ilgiliydiler, öncelikle İspanyol okurlarım için yazmıştım. Federico Sánchez’in Özyaşamöyküsü’nün Fransızca çevirisi on beş bin sattı, İspanyolcası ise bugüne kadar yüz binlerce sattı. Yirmi Yıl ve Bir Gün’ün durumu çok farklı; o sırada Fransızca yazdığım birçok kitap yayımlanmış bulunuyordu, İspanya’da ise Fransızca yazan bir İspanyol yazar olarak görülüyordum! Komik, trajik ya da düpedüz ahmakça bir durum, nasıl bakarsanız; yapıtları İspanyolcaya çevrilen İspanyol bir yazarım. (…)

LAZ: İspanya’da Komünist Partisi için tam olarak ne yaptınız?

JS: Hayatım, illegal olarak yaşadığım Madrid ile Paris arasında geçiyordu. Fransa’da Birleşmiş Milletler ve UNESCO için çevirmenlik yapıyordum. O yüzden, Madrid’deki gizli etkinlikler için ortadan kaybolduğumda, karım, “Ah, çevirmenlik yapmak için uluslararası bir konferansa gitti, bir aya kadar döner,” diyordu. İkili bir yaşam sürüyordum. Komünist Partisi’ndeki görevim, Franco karşıtı yeraltı hücrelerini, özellikle de aydınların ve akademisyenlerin bulunduğu hücreleri yeniden örgütlemekti. 1953’te Madrid’e ilk gittiğimde nerdeyse tek bir hücre kalmamıştı; Franco acımasızca bastırmıştı hepsini. Ama derin bir hoşnutsuzluk vardı; kültürel ve politik açıdan özgürlük ve demokrasiye duyulan açlığın gittikçe büyüdüğü hissediliyordu. İspanya İç Savaşı’nı yaşamamış kuşaktan insanlarla konuştuğumda, yüzlercesinin ülkeleri için yepyeni bir gelecek kurma konusunda çok istekli olduklarını gördüm. İllegal yaşamımdaki takma adım Federico Sánchez’di. O sıralar Jorge Semprún kimsenin tanımadığı biriydi; oysa Federico Sánchez, Franco karşıtı hareketin namlı kışkırtıcılarından biri olup çıkmıştı. Daha sonra, İspanya’da gerçek kimliğimin bilinmediği o dönemle ilgili kitaplar yazacaktım: Federico Sánchez’in Özyaşamöyküsü ve Federico Sánchez Elveda Diyor.

LAZ: 1964’te Komünist Parti’den atıldınız. Artık antikomünist olduğunuz söylenebilir mi?

JS: Hayır, o kadar ileri gitmemek gerekir. Komünizme yabancılaştığımı söyleyebilirim. Sanırım, sosyoekonomik sorunların bir çözümü olarak komünizmin kuramsal olarak eleştirilmesi açısından antikomünistim, ama militan olarak antikomünist değilim. Direniş hareketinde, hangi taktik hataları işlemiş olursak olalım, diktatörlüğe karşı savaş açıkça doğrulanmıştı. Ama diktatörlüğün yerini ne –ve kim– alacaktı? İşte, eğilip bükülmeyen, monolitik görüşlerimiz ile durumumuzun gerçekliği arasındaki uçurumları o noktada irdelemeye, tartışmaya başladım. İspanya’nın soluklaşan, donuklaşan görüntüsü hiç de bizim hayal ettiğimiz gibi değildi. Sonra SSCB’de bütün o olup bitenler, Yirminci Kongre, Kruşçev’in sözümona gizli raporu, en güçlü umutlarımızı zayıflatan bir sürü şey. Sonunda bu çelişkinin dayanılmaz olduğu, kendime sansür koymayı reddettiğim gün geldi, işte o zaman Komünist Parti’den kesin olarak atıldım. Şöyle söyleyeyim: Yazar olmayı ben seçmedim, ama eylemciliği bırakmayı ben seçtim. Bu da yazar olma olanağını getirdi bana.

LAZ: Parti’den atıldığınızda yazmaya başlamasaydınız ayakta kalabilir miydiniz?

JS: Hayır, asla. Hiç kuşkum yok, duygusal yönden darmadağın olurdum. (…)

LAZ: Bugün, elli yıldan fazla bir süre ve on beş kitaptan sonra daha huzurlu musunuz?

JS: Edebiyat benim yaşamımda ikili ve çelişkili bir rol oynadı. Yazmak, insanın anılarını yatıştırıyor, unutmayı kolaylaştırıyor. Yazdığım zaman anılarımı elle tutulur kılıyorum ve böylece onlardan kurtulabiliyorum. Ama bir yandan da, yazmak, anıları yeniden canlandırmak için bir oyundan başka bir şey değil. Ne kadar yazarsam, anılarım dönüp dolaşıp o ölçüde ele geçiriyor beni. Uzun bir süre tuhaf, içime işleyen karabasanlar gördüm, ama artık hiç karabasan görmüyorum. Edebiyat, kaygılarımı dindirdi. Anılarım oradalar, ama dinginler. Kimi anılar, zor anlar, dondurucu soğuk, açlık, ölüm korkusu –belki biraz acımasız olacak ama– sanki onları yazabilmek için uydurmuşum, sanki aslında hiç olmamışlar gibi nerdeyse bir kurmaca olup çıktılar benim gözümde...

2011

Türkçesi Celâl Üster


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR