Judith Butler: Beraber inşa etmeye çalıştığımız dünya nasıl bir yer?
12 Şubat 2020 Söyleşi Felsefe

Judith Butler: Beraber inşa etmeye çalıştığımız dünya nasıl bir yer?


Twitter'da Paylaş
0

Reelpolitika çerçevesinde kalarak ufkun tasfiyesini kabul etmek bana radikal umutlar ve ilhamlar pahasına “havalı” ve şüpheci görünme çabası gibi geliyor.

Judith Butler, Batı kültüründe özgün bir yere sahip. Bu pozisyonda bulunan çok az diğer kişi gibi (ve belki de tek kadın olarak) Butler, uluslararası üne sahip bir akademisyen. Bu da demek oluyor ki Butler’ı tanıyan kişi sayısı, çalışmalarını okuyan kişi sayısından çok daha fazla ve birçoğunun Butler ve düşünceleri hakkında fikirleri var. Butler’ın muazzam etkisinin, “gender performativity” (Butler’ın öğrenilen cinsiyet rolleri için kullandığı ifade -çn.) gibi terimlerinin dilde kanıksanmayan bir yer kazanmasından kaynaklandığı söylenebilir. Bununla birlikte bu terimler yaygınlaşarak yerleştikçe dönüştü ve basitleşti, hatta bazen tanınmayacak hale geldi.

Verso bu ay Butler’ın yeni kitabı The Force of Nonviolence’ı yayımlayacak. Kısa ama inceliğine kıyasla güçlü bir iddia ortaya koyuyor bu kitap: Zamanımız (belki de tüm zamanlar), Butler’ın deyişiyle “radikal eşitliğin” dünyası için, yani insanlığın beraberce yaşayabileceği bir dünya için yeni yollar keşfetmeye çağırıyor. Butler yeni kitabı hakkında The New Yorker’la bir röportaj yaptı.

Masha Gessen: Yeni kitabınızda sadece şiddet karşıtı yöntemler savunmakla yetinmiyor, şiddet karşıtlığını kim olduğumuza dair tamamen farklı bir düşünüş olarak ele alıyorsunuz.

Judith Butler: Şiddet ve şiddet karşıtlığı hakkındaki sorunlara stratejik ve araçsal yaklaşmaya alışığız. Bence bireysel ve kitlesel eyleme geçmek arasında fark var: “Şiddet karşıtlığı amacımıza ulaşmamızı sağlayacak en iyi yöntem” kararını vermek ve şiddetin olmadığı ya da daha az şiddetin olduğu (muhtemelen bunun uygulanması daha mümkün) dünya için çaba harcamak gerek.

Ben de “Şiddete başvuracağım hiçbir durum olamaz” diyecek kaçık bir idealist değilim. Burada yapmaya çalıştığım şey soruyu değiştirmek: Beraber inşa etmeye çalıştığımız dünya nasıl bir yer? Bazı solcu arkadaşlarıma göre, istedikleri dünyayı üretmenin yolu şiddete başvuran yöntemlerden geçiyor. İstenilen sonuca ulaşılırsa şiddetin azalacağını düşünüyorlar. Ama bir tek dünyada şiddetin artmasına sebep oldular.

MG: “Politik olan gibi etik olanın da temelindeki” bireyciliğe dair bir eleştiriyle başlıyorsunuz. Başlangıç noktanız neden burası?

JB: Deneyimlerime göre şiddete karşı en güçlü argüman, başka bir insana şiddet uygulamak kendime de şiddet uygulamak anlayışından geliyor çünkü benim hayatım, ötekinin hayatıyla da bağlı. Liberal, bireyci gelenekle şekillenmiş birçok kişi, kendini diğer yaşamlardan tamamıyla ayrıymış gibi görüyor. Bu görüşe karşı çıkacak birçok ilişkisel ve hatta ekolojik bakış açısı mevcut.

MG: Ayrıca liberal bireyci düşünce tarzındaki bireyin genelde hayatının en parlak döneminde, onu diğerlerine bağlayacak ihtiyaçları olmayan, bağımsız, yetişkin bir erkek olduğuna işaret ediyorsunuz.

JB: Bu tipleme komik ama aynı zamanda ölümcül. Amaç gelişilen, bağımlı hayat evrelerini geçip kuluçkadan çıkmak, ayrılmak ve birey haline gelmek. Sonrasında da kendi başına ayakta duran (Almanca selbstständig teriminden çeviri) birey oluşuyor. Ama gerçekte kim tek başına ayakta duruyor? Eğer ayaktaysak, başka birçok şeyden destek aldığımız için bu. Bugün röportaj için buraya gelirken bile kaldırım, ayakkabılarım, vücut desteklerim ve fizyoterapistimle geçirdiğim uzun saatler hareket etmemi mümkün kıldı. Fizyoterapistimin emeği yürüyüşümde mevcut. Bu muhteşem teknoloji ve destekleyici ilişkiler olmasaydı buraya gelemezdim.

Hepimizin olduğu kişi haline gelirkenki bağımlılığımızı kabul etmek yeterince zor. Ama esas mesele, genellikle yanlış anlaşılan toplumsal ve ekolojik bağlılığı görebilmekte. Eğer kendimizi birbirine bağımlı, sosyal varlıklar olarak tekrar kurarsak (ki bunda utanç duyulacak, aşağılanmış hissedecek, “feminenmiş” gibi yansıtacak bir durum yok), birbirimize daha farklı davranacağımızı düşünüyorum, çünkü kendilik anlayışımızı eskisi gibi bireysel çıkarla tanımlanmamış olacağız.

MG: Kitabınızda gerçekçilik karşıtlığının önemini sık sık vurguluyor, hatta gerçekçi olmamayı “etik bir yükümlülük” diye tanımlıyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

JB: Seçilebilirlik örneğini düşünün. Bir kadın başkan seçilmesinin gerçekçi olmadığı görüşünü ele alan birisi hem gerçekçi hem de bilgili konuşuyor kabul edilir. Tahmini doğru olabilir ya da bundan bahsederken değişiyordur. Ancak bunun gerçekçi olmadığı iddiası, gerçekliğin kendisini onaylıyor, inanç ve beklentilerimizle ona güç veriyor. Farklı olmasını istesek bile “dünya bu şekilde” ise eğer, gerçekliğin bu halinin inatçılığına boyun eğmiş oluyoruz. Yeni gerçeklik haline gelmede önce eşcinsel evlilik hakkında böyle “gerçekçi” yorumlar yapıyorduk. Yıllar önce siyahi bir başkan hakkında aynı şeyleri konuşuyorduk. Dünyaya ait birçok şey hakkında, asla yıkılmayacak gibi görünen tiranlar ve otoriter rejimler hakkında söyledik bunları. Reelpolitika çerçevesinde kalarak ufkun tasfiyesini kabul etmek bana radikal umutlar ve ilhamlar pahasına “havalı” ve şüpheci görünme çabası gibi geliyor.

Diğerlerinin haberdar olduğu gerçeklik yüzünden tasfiye ettiği olasılıkların yolunu açmak için bazen sizi biraz çılgın gösterecek ve utanç verici bir ışığın altına yerleştirecek radikal hayaller kurmanız gerekir. Şiddet karşılığını bu şekilde savunduğum için alaya alınmaya ve görmezden gelinmeye hazırım. Hayatta hiç de gerçekçi olmayan bir duruş olarak kabul edilebilir. Ama insanlara bu duruşu sergileyen kimsenin olmadığı bir dünyada yaşayıp yaşamayacaklarını sorduğumda, bunun korkunç olacağını söylüyorlar.

(The New Yorker'daki söyleşiden kısaltarak çeviren: Ata T.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR