Julian Barnes’ın Bir Son Duygusu Romanı
21 Eylül 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Julian Barnes’ın Bir Son Duygusu Romanı


Twitter'da Paylaş
0

Hatırladıklarımızın ne kadarı gerçek, ne kadarı bizim uydurmamız?
Kısmet Rüstemov
İkinci Dünya savaşından sonra günlük hayattan bilimin, sanatın çeşitli sahalarına kadar çoğu alanda kendini gösteren postmodern düşünce birçok kavrama olduğu gibi tarihe, hafızaya da farklı yerden bakmayı denedi. Yeni Tarihcilik (New Historism) mutlak tarih düşüncesini saçmalık ilan etti. Yeni Tarihcilere göre, tarihin tam anlamıyla nesnel, objektif  ifadesi mümkün değil. Peki o zaman elimizde ne var? Elimizde sadece hikâyeler var, yani tarih de, aslında, edebi metin gibi kurmaca ve sübjektif. Eğer beynimizi bir kayıt cihazına benzetirsek, o zaman şöyle söyleyebiliriz, yıllar geçtikten sonra geçmişe dair bir olayı (en basitinden en önemlisine kadar) hafızanın karanlıklarından bulup çıkaran zihnimizin, o olayı sistematik olarak, çizgisel sırayla, tüm detayları ile hatırlaması, üstelik, onu nesnel şekilde yorumlaması mümkün değil. Bir zamanlar Dublin'de bir adamın bir gün içinde hatırladıklarını ve başından geçenleri yazmak gibi olanaksız bir çabaya kalkışan James Joyce’un da en sonunda anladığı belki de buydu – her şeyi kapsamanın olanaksızlığı. Julian Barnes’ın tarihe kendi has yaklaşımı var. Onun birçok romanının ana motifi hafızaya, geçmişe, tarihe alternatif, sübjektif yorumlanmasıdır. Barnes’ı dünyaca ünlü yapan Flaubert’in Papağanı romanında yazar bir yerdə Flaubert’in hayatına dair iki kronoloji sunuyor. Birinci kronoloji çoğu kitaplarda gördüğümüz resmi tarihçe, ikinci ise Flaubert’in günlüklerinden yapılmış alternatif bir kronoloji. Barnes bu iki kronolojiyi yan yana sunmakla tarihteki her detayın en az çift taraflı olduğuna dikkat çekmek istiyor. Yayımlandığı yıllarda büyük sükse yapan 10,5 Bölümde Dünya Tarihi romanında da Barnes, tarihe yine farklı yerden bakıyor. Aslında yalnızca romanın adı bile, yazarın tarihe alternatif yerlerden baktığını gösteriyor. Bu romanın yapısı geleneksel, alışılmış tarih kitaplarına benziyor, her bölüm bir tarihi döneme ve olaya ayrılmış, olaylar arasında ilk bakışta hiçbir bağ yok. Bir tek bağ var, o da olayların geleneksel tarihi parodileştirmesi, onun kendine has yorumunu sunması. Sözgelimi bu romanın ilk bölümü herkesin çok iyi bildiği Nuh tufanı olayını bir tahtakurdunun bakış açısından anlatıyor. Tahtakurdu arkadaşları ile gizlice birlikte Nuhun gemisine sızmış, her şeyi izlemiş, anlattıklarına bakılırsa, hiçbir şey bizim bildiğimiz gibi değilmiş... Romanda tarihten bildiğimiz birçok olayın alternatif versiyonları var. Julian Barnes’ın eserlerinin karakteristik özelliği ironidir. Çoğu zaman uzun olmayan romanlarında Barnes, en eski metinlerden günlük sıradan olaylara kadar her şeyi ironikleştiriyor. Fakat onun ironisinin önemli bir özelliği var, Barnes bunu bağırmadan, estetçe yapıyor. Julian Barnes’a  2011 yılında The Man Booker ödülünü kazandıran Bir Son Duygusu romanı da diğer romanları gibi, hacmine göre kompakt bir roman. Bu roman hakkında uzmanların ortak fikri şöyle: romanda postmodernizme has bütün öğeler parlak bir şekilde toplanmış. Bir hastahanenin kitaplığında gönüllü olarak çalışan, suskun, sakin, emekli tarihçi Tony Webster gençlik yıllarını hatırlamaya başlıyor. Kahramanın soyadı hemen aklımıza Webster Sözlüğü'nü getiriyor. Baş karakter emekli tarihçi, soyadı ise Webster olunca, çokkatmanlı, farklı yorumlara açık bir romanla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Karakterin mesleği (tarihçi) ve soyadı (Webster) bize şunu da ima ediyor: Demek ki, kahramanımız modernizm dönemine ait olan, ansiklopedist, rasyonel düşünceye, tarihin evrensel olduğuna, çizgisel aktığına inanan birisi. Romanın omurgasını aslında Tony karakteri ve onun düşünceleri vasıtasıyla tarihe, geçmişe görece yaklaşması oluşturuyor. Baş kahramanın (ona kahraman demek ne kadar doğru) hatıralarının merkezinde onun lise arkadaşı olmuş, zekâsı, felsefi fikirleriyle herkesten farklı olan Adrian var. Kırk yıldan sonra Webster’in aniden geçmişi deşmesi boşuna değil. Bu hafıza Odyssea'sının sebebi üniversite yıllarında sevdiği (flört ettiği) Veronica'nın annesinden Tony’ye kalan miras. Hayatında yalnızca bir kere gördüğü kadının ona mirasından pay bırakmasının sebebini anlayamayan Tony’ye intihar etmiş arkadaşı Adrian'ın günlüğü de vasiyet edilmiş, fakat günlük ona ulaşmamış. Hukuki yollarla günlüğü alamayan Webster, yıllardır yüzünü görmediği eski sevgilisi Veronica'yı bulmak zorunda kalıyor. İşte her şey bu anda çözülmeye başlıyor. Meğerse geçmiş her zamanki yerindeymiş, fakat bu geçmiş Tony’nin hatırladığı gibi değilmiş. Julian Barnes roman boyunca tarihi, geçmişi sorguluyor. Sıradan bir insanın hayatının da, geçmişinin de genel anlamda tarih kadar karmakarışık olduğunu ima eden yazar, hayat boyu üst üste toplanan günahların, sebeplerin sonuçta insana derin bir pişmanlık duygusu yaşattığı gibi, bütün bunların dünyadakı kaosa da az ya da çok cevaz verdiğini incelikle sezdiriyor. Romanda birçok postmodern öğe var: beklenmeyen olaylar, tesadüfün olaylara yön vermesi (ani miras olayı), kayıp elyazması, mektup, günlüğün aranması ve aniden bulunması (Adrian'dan kalan günlüğün küçük bir parçası), tarihin çizgisel – mutlak kavranmasının inkar edilmesi, bunun yerine, alternatif, subjektif tarih idea’sı (Tony’nin roman boyu geçmişle hesaplaşması), metinlerarasılık (tarihe, filmlere, pop kültür olaylarına, hem kendi romanlarına, hem de başka yazarların yapıtlarına açık, kapalı göndermeler)... “Bir son duygusu”nda sorulan önemli sorulardan biri yaklaşık olarak şöyle: Hatırladıklarımızın ne kadarı gerçek, ne kadarı bizim uydurmamız? Yaşamın sonlarına doğru aniden yıllarca yaşadığınız hayatın, hatırladığınız geçmişin aslında çok farklı olduğunu anlasanız ve her şeye dürüstçe baktığınızda büsbütün başka biri olduğunuz ortaya çıksa, o zaman ne yaparsınız? Gençliğin rengârenk hayalleriyle yaşlılığın siyah-beyaz hayal kırıklığı birbirine karıştığında, yaşam sona doğru giderken artık bir şeyleri değiştirmenin olanaksız olduğu anlaşılırsa, ne yapmalı? Pişmanlık içinde son bir çabaya mı sarılmalı, yoksa zamanın kesip biçtiği, fakat bireysel sorumluluğun da şekillendirdiği sonuçla mı barışmalı? Bu sorulara Julian Barnes’ın, “Bir son duygusu” romanıyla cevap aramaya değer. Bazen soruların cevaplardan önemli olduğunu unutmadan...

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR