Jung Yun’un Yuva’sı
15 Aralık 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Jung Yun’un Yuva’sı


Twitter'da Paylaş
0

Roman, yazınsal üslubundan ziyade kurgusuyla ilgi çekiyor. Kimi zaman metin biraz abartılı görünse de bir sonraki sayfaya geçmekten kendinizi alamıyorsunuz.
Rani Neutill Neden olduğu diğer durumların yanı sıra 2008 yılında görülen konut krizi, “insanın evi gibi” ifadesini günlük yaşantımıza katmıştır. Bir zamanlar ev sahibi olmanın, beraberinde getirdiği güven ve emniyet, yerini borç, kayıp, endişe ve hatta evsizliğe bırakmıştır. Dolayısıyla insanın, ailesini barındıracak bir yer bulması, korkulan bir sorumluluk haline gelmiştir. Jung Yun’un ilk romanı Yuva, bir emlakçı ziyaretiyle başlar. Kyung Cho, otuz altı yaşında, eşi, çocuğu ve hakkından gelemediği bir eviyle üniversitede biyoloji hocasıdır. Kyung’un ailesiyse şehrin en zengin kesiminde daha büyük ve gösterişli bir evde, oldukça rahat bir yaşam sürmektedir. Mühendislik alanında başarılı bir profesör, aynı zamanda Kore’den gelmiş bir mülteci olan babası Jin, Amerikan rüyasını gerçekleştirmiştir. Kyung içinse bu rüya bütünüyle başarısızlık olmuştur. Evlerine gelen emlakçı, Kyung ile karısına, evi sattıkları takdirde ne kadar kayıpları olacağını açıkladığı sırada Kyung’un annesi Mae, arka bahçede çıplak bir şekilde koşarak çıkagelir. Bir saldırıya uğramıştır ve bundan böyle Jin’le birlikte kendi evlerinde kalamayacaklardır. Ancak bunun da öncesinde Kyung’un uğradığı bir saldırı daha vardır, çocukluk yıllarında. Şimdi anne ve babası, onun yardımına ihtiyaç duymaktadır ve Kyung bu yükümlülüğü, bir zamanlar ailesinin ona sunduğu şekilde yerine getirecektir: huzursuz bir evle. Yüzeyinde Yuva bu yükümlülüğün, köklerini geleneksellikten aldığını öne sürer. Henüz dört yaşındayken ailesiyle Amerika’ya yerleşen Kyung, İrlanda kökenli Amerikalı eşine sorar: “Onlar benim ailem, Gillian. Başka ne yapabilirdim ki?” “Pek çok insan ne yapıyorsa onu… Onları hayatından çıkarmak için tüm haklara sahipsin...” “Bu bir Amerikan düşüncesi. Koreliler farklıdır.” Kyung, bu durumu kültürel farklılıkla açıklamaya çalışır; ancak içten içe bunun doğru olmadığını hisseder. Davranışları belirli etnik bir bağlamda görünebilir, ama hikâyeyi okudukça bu yükümlülüğün evrensel bir boyutta olduğu hissedilir. “Pek çok insan”, ailesine yardım etmediği halde kültürden bağımsız olarak pek çok insan da bunun tam tersini yapmaktadır. Irkçı siyaset, roman içine serpiştirilmiş bir konudur –bir yerde boş yorumlar yapan beyaz bir adam, başka yerde Asya’nın Amerika’yı özümseme zorunluğu– fakat ırk ve etnik yapı üzerine getirilen en ilginç yorum, dengesiz bir aile, konut krizleri ve rastgele ortaya çıkan şiddetin paralel ilerleyen hikâyeleri üzerinden Amerikan rüyasının eleştirisidir. Kyung “bir eve sahip olmanın manidar olduğu inancıyla yetiştirilmiştir.” Bu bağlamda ailesi, varlıklı bir konuma erişmiş ve mülkiyet sahibi olmuştur. Ancak bu statü, Kyung’a sevgi ve himaye sağlamamış ve maddi başarıları, sonuçta dış dünyadaki şiddete karşı onları koruyamamıştır. Benzer şekilde Amerikan rüyası –ev sahibi olmanın, bir belirleyici olduğu rüya– ortaya çıkan konut kriziyle sarsılmıştır. Kyung’un da gözlemlediği gibi “Mae’nin ortaya çıkardığı güzel işler, her şeyi yerli yerinde görünecek şekilde dizayn ettiği ev”, yani insanların, evlerini döşeme biçimleri, dış görünüşler, hepsi bir gün yıkılana dek başkalarına yansıtılan birer yanılgıdan ibarettir. Roman, yazınsal üslubundan ziyade kurgusuyla ilgi çekiyor. Kimi zaman metin biraz abartılı görünse de bir sonraki sayfaya geçmekten kendinizi alamıyorsunuz. Üsluptaki dolambaçsız tavır, hikâyeyi dramatik duygusallıktan kurtarır – böylece aşırılıkların önüne geçer. Yun, bir yuvanın, güvenliği temin etmeyebileceğini, kan bağının sevgi anlamına gelmediğini ve bir çocukla ebeveyni arasındaki ilişkide çözümlenemez durumların olabileceğini gösteriyor. Bu çözümsüzlük, romanda bir nüans olarak karşımıza çıkıyor. Anne ve babamız yaşlanıp yardımımıza ihtiyaç duyduklarında onlara vereceğimiz karşılıkta akılcı bir tutumun hükmü yoktur. Hepimiz kendi bildiğimiz şekilde karşılık veririz; ancak ben ileri gidiyorum ve toplumda büyük bir çoğunluğun, anne veya babası yüzünden ne kadar acı çekmiş olurlarsa olsun, kültürel gelenekleri nasıl farklılıklar gösterirse göstersin, ailelerini kurtarma isteği duyacaklarına inanıyorum. Nitekim Jung Yun, Yuva’da bu hikâyeyi etkileyici şekilde kurgulayarak dile getiriyor.

(NY Times)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR