Jürgen Habermas: Kamusal Alan
18 Ekim 2018 Kültür Sanat Felsefe

Jürgen Habermas: Kamusal Alan


Twitter'da Paylaş
0

Burjuva kamusallığının siyasal bir yapıya dönüşmesi ve bu yönde bir nitelik sergilemesi, süregelen politik kurumsallaşma şeklini değiştirmiştir. Edebi bir alan olarak, kamusallığın üretildiği mekânların iletişimsel bir işlevi üstlenmesine ve gittikçe genişlemesine sebep olmuştur.

Habermas’ın 1962 yılında Almanca yayımlanan, 1989’da İngilizce, 1997’de de Türkçe baskısı yapılan Kamusallığın Yapısal Dönüşümü adlı eseri, modern demokrasiyi ve toplumsal kökenlerini incelemektedir. Habermas’ın felsefesinin temelini de oluşturan bu eser, tarihsel bir bakış açısıyla demokratik gelişimi inceleyen, kamusallığın farklı yanlarını ortaya koymuştur. Habermas’ın bu çalışması 18. yüzyılda toplumsal bir sınıf olarak ortaya çıkan burjuvazinin, 19. yüzyılda gelişimini devam ettirmesini ve demokrasi kavramının yeniden tartışılmasını sağlamıştır. Çalışmasının hedefini, burjuva kamusallığının analizi olarak ifade eden Habermas, ‘kamusal’ kavramını, sosyoloji, ekonomi, hukuk ve siyaset gibi başlıklar altında, tarihsel bir bakış açısıyla irdelemiştir. Bu metodu benimsemesi, ele aldığı konunun tarihsel bir çerçeve içerisinde sosyal hayatın birçok alanını ilgilendiren bir yapı olmasından kaynaklanıyor.

Toplumsal hayatın yeni bir dönemde (digital çağda) bir zeminde temsil edildiği günümüzde, gelişen teknolojilerle bireysel yaşam da insani eylemin tarihselliği açısından sorgulanmaktadır. Kafelerin, restoranların, tiyatroların, stadyumların vb. ‘kamusal’lık kavramı açısından yeniden ele alınmaktadır. Dünyanın küçülmesi olarak da adlandırılan,  bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan hızlı değişimler gerçeklik algımızı dahi sarsmıştır. Bu dönemde, sosyal konumumuz ile bireysel kimliklerimiz birbirinden ayrılmayacak bir şekilde karmaşık bir yapı oluşuyorken, kamusal alan ile özel alan bir birinden ayırt edilemez durumdadır. İktidar yapısı itibariyle değişmekte, sosyal ve siyasal yaşamı da değiştirmektedir. Tarihsel koşullar göz önünde bulundurulduğunda, demokrasi kavramına yüklenen anlam da değişmektedir.

Kamu ve Kamusallık

Kamu (public) sözcüğü, izleyici, dinleyici gibi bir şeyin kitlesi anlamında da kullanılmaktadır. Günümüzde, örneğin, okur kitlesi, sanatsever kitlesi olarak da karsımıza çıkmaktadır. Oysa kamu sözcüğünün dinleyici, izleyici kitlesi anlamında kullanılması 17. yüzyılda ortaya çıkmış ve 18. yüzyılda bu sözcük farklı dillere yerleşmiştir. Türk Dil Kurumu, Türkçe sözlüğünde kamu sözcüğü; 1. Halk hizmetlerini gören devlet organlarının tümü, 2. Bir ülkedeki halkın bütünü, halk, amme ve 3. Hep, bütün olmak üzere üç farklı şekilde tanımlanmıştır. Kamusal sözcüğü ise, kamu ile ilgili olan olarak tanımlanmıştır Buradan yola çıkarak, sözcüğün kullanılmasının devlet otoritesinin uygulanmasıyla doğrudan bir bağlantısı yoktur, çünkü okuyanların, izleyenlerin, ilgili şeyler hakkında fikir sahibi olan özel şahısların oluşturdukları kitleler kastedilmektedir. Kafeler ve salonlar, işte bu kitlelerin görüş ve kanaat bildirmesini sağlayan sosyalleşme alanlarıdır. Bu alanlara gelip, parasıyla söz konusu kültür ürünlerine sahip olabilen kitleler bunun uzantısı olarak bir tüketim kültürü bağlamında kamu olarak ortaya çıkmıştır. Kamusal Alan kavramı, “kamu” kelimesi değişen sosyolojik koşullar nedeniyle çeşitliliği anlamlarda kullanılmış ve tam olarak anlaşılamayan bir kavramdır. Bu kavramı açıklamak için geliştirilen teorilerin ortaya çıkışı itibariyle anlayabilmek için, kamusal alanın, Antik Yunan’dan itibaren ele almak gerekiyor. Antik Yunanistan’daki polis devletlerinde, temsili ve doğrudan demokrasi pratiği kamusal alanın oluşturan en somut örnekler olarak görünmektedirler. Bununla birlikte toplumsal ve ekonomik alanda yaşanan değişimler kamusal alanın yapısında bazı değişimlerin yaşanmasına neden olmuştur. Jürgen Habermas, kamusal alan kavramının Batı toplumları için sosyolojik dönüşümünü gündelik dilden başlayarak 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar çözümlemiştir. Kamusallığın Yapısal Dönüşümü adlı eserinde yaptığı çözümlemeyle aynı zamanda ideal bir kamusal alan teorisini de ifade etmiştir. Bu çözümlemede kamusal alan, 17. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan ve özgün sosyolojik şartlarda gerçekleşen burjuva kamusal alandır. Aslında Habermas, burjuva kamusal alanın oluşumunu ve hemen ardından da onu oluşturan sosyolojik şartların hızla değişmesiyle birlikte, bu kamusallığın dönüşümünü anlatmaktadır. Roma’da kamu (publicus) sıfatı, yurttaşları ya da tebaayı (res publica) anlatmak için kullanılırdı. Bunun yanında, Romalılar kamu ile bireysel ev alanı arasında da bir ayırıma gider ve bu mantıkla, sokak, meydan, tiyatro gibi kamusal alanları kamu olarak nitelendirirler idi. İsim olarak publicum kelimesi siyasal bir anlam taşıyor ve devletin gelirlerini, topraklarını ve mülkünü ifade ediyordu.

habermas

Kamusal alan teorilerinde öne çıkan bir başka konu da insanın rasyonel bir varlık oluşu ve rasyonelliğin kazandırdığı özgür davranış biçimidir. Birey rasyonel bir varlık olarak siyasal alana ilişkin fikirlerini diğer bireylerle tartışmakta ve kamuoyu oluşturmaktadır. Ancak 18. yy ile birlikte kapitalizmin yaygınlaşması ve artık, hâkim olmasıyla birlikte, sermayenin toplumun her alanında daha belirleyici olmaya başlamıştır. Bununla birlikte birey, üretim-tüketim döngüsünde yer almış, tüketebilmek için, üretmeye başlamıştır. Bu üretim-tüketim zincirinin içerisinde statüsünün ve kabul edilirliğini belirleyen bir diğer koşul da mülk sahibi olmaktan geçmektedir. Ortaçağda, özellikle İngiltere’deki geçim sıkıntısı, insanların alım gücünden yoksun olması, halkın sanat eserlerine ulaşma şansının olmayışını da gösteriyordu. Habermas, İngiltere’deki durumu şöyle açıklıyor: “İngiltere'de 18. yüzyılın başında nüfusun yarısından fazlası, asgari geçim düzeyinin altındaki koşullarda yaşamaktaydı. Kitleler geniş çapta okumamış olmanın ötesinde, edebiyata para veremeyecek kadar sefalete itilmiş durumdaydı. Kültür malları pazarından mütevazı de olsa pay almaya yetecek alım gücünden bile yoksundular. Yine de, kültürel dolaşımın ticarileşmesiyle beraber oluşan geçirgen kamusal topluluk, yeni bir toplumsal kategori olarak ortaya çıkıyordu. 17. yüzyılın saray aristokrasisi, aslında bir okuma topluluğu niteliğini taşımaz. Gerçi edebiyatçıları hizmetkârları gibi tutar, ama sanatçıların himaye edilmesi çerçevesinde gerçekleşen üretime, edebiyatla cidden ilgili bir topluluğun izlemesinden çok, conspicious consumption [şatafatlı tüketim] tekabül eder. Böyle ilgili bir topluluk, ancak 18. Yüzyılın ilk onyıllarında, sanatçı hamilerinin [mesenlerin] yerini, yazarın işvereni olan yayıncıların alması ve eserlerin pazarda dağıtımını da üstlenmeleriyle oluşur.” (J. Habermas, İletişim, çev: T. Bora-M. Sancar, İstanbul, 2014, s:108)

Ortaçağda derebeylik, şatolarında yaşamını sürdüren derebeyler, iktidarlarını da buradan yönetirler. Şatolar geniş topraklarla birlikte soylu derebeylerin hem ‘özel’ hem de ‘kamusal’ alanıdır. Yani ‘özel’ olan ile ‘kamusal’ olan iç içedir. Toprak egemenliği ile tüm kuvvetler de tek eldedir, dolayısıyla kurumlar arasında paylaştırılmamıştır. Her bir saray ve şato ayrı bir kamusal alandır. Bu kamusal alan, özel olandan ayrı değildir. Soyluların yaşadığı şatolar ve malikâneler, yeni kamusal yaşamın merkezleridir. Ortaçağdaki bu kamusal alan ‘temsili’ olma özelliğine sahiptir. Derebeyi şan, asalet, onur vb. unvanları da temsil eder. Temsili kamu kişilerin özelliklerine bağlı olarak gelişir. Soyluların yaşam biçimleri; alışkanlıklar, hal ve hareketleri, konuşma tarzları vardır. Halk gösterişli saray şölenlerinin dışındadır. 17. yüzyılda yaşanan değişikliklerle birlikte kamusal alan açısından oldukça önemli değişiklikler boy göstermeye başlamıştır. Bu dönemde gelişen ticaretle birlikte, zorunlu olarak sanat, felsefe, edebiyat ve medyanın oluşması, mal ve haber dolaşımındaki ilişkilerin devamlılığıyla birlikte bunları kontrol edebilecek yeni bir iktidar –devlet– tanımına olan ihtiyacı doğurmuştur. Bu yeni devleti gerekli kılan koşulların başında, yukarıda da değinildiği gibi ‘kamusal alan’ gelir. Artık kamu devlete ait bir alandır. Böylece, özel devletin dışında, kamusal ise devlete ilişkin olan anlamına gelmeye başlamıştır. Devlet memurları kamusal kişilerdir; kamusal bir görevleri vardır. Devletin bina ve kurumları da kamusaldır; devlet kamu yararı için, özel kişilerse kendi yararları için çalışırlar.

Sanat eserlerinin aristokrat, soylu sınıfının tekelinden kurtulması, büyüyen ve artan nüfusla birlikte yeni bir kamusal alanın oluşmasına da zemin hazırlamış oluyordu.

Kentlerin büyümesi ve burjuvazinin güçlenmesiyle birlikte değişen siyasi yapı gözle görülür bir biçimde toplum üzerinde etkinliğini artırıyordu. Ortaçağ boyunca etkin olan temsili kamuda statü sistemi rol oynamıştır. Kamusal ve özel alan kriterleri karşısında tarafsız olan bu kamusallık, hiyerarşik bir biçimden kaynaklanan bir tanınma politikasını kapsıyordu. Bundan dolayı ortaçağda, kurumsal ölçülere dayanan özel alandan farklı bir alan olarak kamudan söz edilemez. Sanat eserlerinin aristokrat, soylu sınıfının tekelinden kurtulması, büyüyen ve artan nüfusla birlikte yeni bir kamusal alanın oluşmasına da zemin hazırlamış oluyordu. İşte bu yeni kamusal alan beraberinde eleştirel bir kamusallığı da barındırıyordu. Habermas, bu durumu şöyle açıklıyordu: “Almanya'da 18. yüzyılın sonlarına doğru "küçük ama eleştirel tartışmalar yürüten bir kamusal topluluk" oluşmuştur. Öncelikle şehirli vatandaşlardan ve burjuvalardan oluşan ve tahsilliler cumhuriyetinin sınırlarını aşan bir genel okur topluluğunun, az sayıda standart eseri gittikçe yoğun biçimde okumakla kalmayıp okuma alışkanlığını düzenli neşriyata uydurmasıyla, özel alanın içinden görece yoğun bir kamusal iletişim ağı ortaya çıkar. Okuyucu sayısının sıçrayarak artmasına tekabül eden gelişmeler, kitap, dergi ve gazete üretiminin ciddi miktarda genişlemesi; yazar, yayınevi ve kitapçı sayısının çoğalması; ödünç kitap veren kütüphanelerin ve okuma odalarının ortaya çıkması; özellikle de yeni bir okuma kültürünün toplumsal düğüm noktalan olarak okuma topluluklarının kurulmasıdır.” (J. Habermas, İletişim, çev: T. Bora-M. Sancar, İstanbul, 2014, s:16)

Burjuva kamusallığının siyasal bir yapıya dönüşmesi ve bu yönde bir nitelik sergilemesi, süregelen politik kurumsallaşma şeklini değiştirmiştir. Edebi bir alan olarak, kamusallığın üretildiği mekânların iletişimsel bir işlevi üstlenmesine ve gittikçe genişlemesine sebep olmuştur. Loncalar parlamentolara dönüşmüş, yerel dillerin anonimleşmesi sonucu kitlesel iletişimde bulunma potansiyeli taşıyan devlet iktidarından bağımsızlaşmış bir medyatik çıkmıştır. Söz konusu gelişmeler başlangıçta, bir kafe ya da salonun fiziksel ölçüleriyle sınırlı iletişim ortamı ülkenin her yanına yayılmıştır. Sosyal ve politik değişim yönündeki talepler toplumsal yapıyı düzenleyen yasal düzenlemeleri şekillendirebilecek bir kamuoyunun varlığına kaynak olmuştur.

habermas

Ev halkının bu özerk yapısı evrensel ideal olarak karşımıza çıkıyordu. Ancak bu özerkliğe sahip olmanın koşulu mülkiyet sahibi olmaktan geçiyordu. Peki mülkiyet sahibi olmayanların durumu ne olacaktı? İşte bu çelişki, mülkiyet sahibi olmayanların dışlanmalarına sebep oluyordu. Burjuva kamusallığı gideremediği ya da yeni olarak karşısına çıkan birçok problemle büyüyordu. Çelişkiler üzerine kurulu bu burjuva ideolojisi düzeni evrensel bir boyut kazanmıştı artık. Mülksüzlerin dışlanmasıyla yeni bir toplumsal gerilim ortaya çıkmıştı. Bu da burjuva ile toplumsal kuralların ve bu kuralların niteliğinin, zımnen yaratılmış yeni bir sınıfsal zeminde çatışmasına neden oluyordu. Bu çelişki ve nedenler siyasetin, sanatın ve dolayısıyla edebi ‘kamusal alan’ olarak tanımlanan birahaneler, kafeler, vb. salonlarda eleştiriliyordu. Habermas’a göre bir okuma topluluğunun oluşturduğu, bu kamusal alan ‘edebî kamu’ idi. O’na göre Fransız Devrimi’nin öncesine kadar devam eden süreçle kamusal alan, kamusal topluluk olarak bir araya gelmiş özel şahısların, kamu erkini, kamuoyu önünde zorunlu olarak meşrulaştırmaya yöneldikleri bir forma dönüşünce, iktidardan kopmuştur. Bu kamusal topluluğun oluştuğu mekânlar olarak kahvehaneler ve salonları gösterir. Fransa ve İngiltere’de serpilen kahvehane ve salonlar aristokratik toplulukla burjuva entelektüelleri arasında okumuşluk temelinde eşdeğerliğin oluştuğu yerler, zaman geçtikçe siyasal bir nitelik kazanan eleştiri merkezlerine dönüşmüştür.

Habermas’a göre kamusal topluluk düşüncesi ilk kez bu mekânlarda bir fikir olarak kurumlaşmış ve gittikçe güçlenen bir nesnel etkinlik kazanmıştır. Buralarda bir araya gelen özel şahıslar arasında mevki ve makam eşitsizliğinin yerini belli konularda eşitlik almış ve tartışılan konular farklı olsa da hepsi şahıslar arasında güncel siyasi ve sanatsal konular olmuştur. Kamusal topluluk içinde süren tartışma, o zamana kadar hakkında hiç soru sorulmayan birtakım alanların temel sorunlar olarak ele alınmasını sağlamıştır.

Sanat eserleri ve Felsefe’de üretilen eserlerin dolaşımı, pazar tarafından yapılıp, başkalarına iletilir hale gelince, sanat eserleri artık üretilen ve Pazar tarafından dolaşıma sunulan birer mal niteliğine dönüşmüştür.

Habermas’ın, kahvehane, salon, vb. yerlerde oluşan kamusal topluluğun eleştirel bir şekilde üzerinde düşünülen konular–artık belli mekânlarda ve konularda değil– siyaset, felsefe, edebiyat ve sanatta da kapitalizmin gelişmesi, belirli toplum sınıfları için gelişerek, daha fazla bilgiye ihtiyaç duyulmasını sağlamıştır. Fakat hala bazı siyasal konular, kilisenin, devletin, yani iktidar sahiplerinin tekelinde kalmıştır.

Sanat eserleri ve Felsefe’de üretilen eserlerin dolaşımı, pazar tarafından yapılıp, başkalarına iletilir hale gelince, sanat eserleri artık üretilen ve Pazar tarafından dolaşıma sunulan birer mal niteliğine dönüşmüştür. Sanat ve felsefe alanlarında üretilen eserlerin, genel olarak herkes tarafından ulaşılabilir birer mal haline gelmesi, onları artık kilise ve sarayda teşekkül eden kamunun unsurları olmaktan çıkmışlardır. Sanat eserlerine ticari bir mal olarak ulaşabilen bireyler, kendi aralarındaki akılcı iletişim ve rasyonel tartışmalarla, bu eserdeki anlamları araştırarak bir yandan otoritelerin yorumlarını aşmaya, öte yandan, sanat ve felsefenin –genel olarak kültür– üretilmesine katkı sağlamaya başlamıştır. Artık özel şahıslar arasındaki tartışma ve diyaloglarda rasyonel bir akıl söz konusudur. "Şehir"in ağırlığı, bütün farklılıklarına rağmen İngiltere'de de Fransa'da da aynı toplumsal işlevleri üstlenen yeni kurumlarla pekişir: bunlar [İngiltere'de] 680 ile 730 arasında, serpilen kahvehaneler ile, [Fransa'da] Devrime kadar Naiplik döneminde ortaya çıkan salonlardır. Bunlar, hem İngiltere hem de Fransa'da, aristokratik toplulukla burjuva entellektüelleri arasında okumuşluk temelinde eşdeğerliğin de oluştuğu yerler; önce edebi olarak başlayıp sonra siyasal nitelik kazanan eleştirinin merkezleridir. 17. yüzyılın ortasında, çoktandır yaygınlaşmış olan çaydan sonra çikolata ve kahvenin de en azından halkın varlıklı kesimlerinin alıştığı içecekler haline gelmesinden sonra, levanten bir tacirin arabacısı ilk kahvehaneyi açtı. 18. Yüzyılın ilk on yıllık döneminde, Londra'da, her biri samimi müşteri çevrelerinin ayağını alıştırmış bulunan 3000'den fazla kahvehane vardı.” (J. Habermas, İletişim, çev: T. Bora-M. Sancar, İstanbul, 2014, s: 100)

Üretim ve değiş tokuşta evin yerini piyasa almış, aile ve ev alanı da değişmeye başlamıştır. 18. yüzyılda özel bir alan olan yeni burjuva aile anlayışı ortaya çıkmıştır. Daha önce soyluların evi hem bir üretim yeri hem de bir idare merkeziydi. Kapitalizmin ve devletin büyümesiyle evin daha önceki işlevleri ortadan kalkmış, üretimin ve üretilen malın pazarlanması artık piyasada yapılmaya başlanmıştır. Diğer yandan evde yapılan işleri de artık devlet üstlenmiştir. Nihayetinde ‘ev’ emekle devlet arasında özerk bir yere sahip olmuştur. Bu yeni aile yapısı, ‘burjuva aile’ idi. Burjuva ailede evin içi bir mahremdir. Devlet ile emeğin, yani üretimin getirdiği yükümlülükler karşısında sığınak halini almıştır.

Kapitalizmin büyümesi ile birlikte –ve sanayi devriminin başlamışıyla– yoksullukta gittikçe artıyordu. Bu yoksul kitlelerin, burjuva kamusal alanında kendilerine yer bulmaları pek mümkün görünmüyordu çünkü mülkiyete sahip olamamak buna engel oluyordu. Mülkiyete sahip olanlar ve olmayanlar arasında bir belirgin bir ayırım vardı. Bunun sonucu olarak kamusal alan da eleştirel niteliğini kaybederek tüketim kültürünün egemenliği altına girmişti. Bu durumla ilgili Habermas’ın şu tespiti çok önemlidir:

Devlet ve toplum ayrılmasıyla, devletin/kamunun dışında kalan bir kamusal alan tanımlar Habermas. Bu alan temel özelliğini “özel”den alır. Bu alanda var olan burjuva ailesidir. Kamusal alanın temelinde eleştirel olma özelliği vardır. Ve bu özelliğe sahip birey burjuva ailesinden yetişmektedir. Özerk bireylerin oluşturduğu kamusal alan –aynı zamanda özel alanın– çekirdeğini oluşturan burjuva ailesinden çıkar. Modern aile, mahremiyet ancak aile içinde yaşanabilme özelliğiyle vardır. “Bu mahremiyet alanı, özel olanın, modern anlamda doygun ve özgür içselliğin tarihsel çıkış noktasıdır. "Özel"in –hayati ihtiyaçlara bağlı birtakım zorunlulukların yerine getirilmesi gerçeğine dayalı– antik anlamı, toplumsal emeğin gerekleri ve getirdiği bağımlılık ilişkileri sonucunda, özel alanın iç kesiminden, yani evden kovulmuş gibi görünmektedir. Mal dolaşımının ev ekonomisinin sınırlarını yıkması ölçüsünde, çekirdek ailenin alanı ile toplumsal yeniden üretimin alanı arasında bir sınır çizilir: devletle toplum arasındaki kutuplaşma süreci, toplumun içinde de cereyan eder. Özel şahıs statüsü, mal sahibi rolüyle aile babası rolünü, mülk sahibiyle "insan"ın rollerini bağdaştırır. Özel alanın daha yüksek bir düzey olan mahremiyet alanında uçlaşması, mülk sahibi ile "insan" rollerinin "özel" başlığı altında özdeşleşmesine zemin hazırlar; burjuva toplumunda kamunun siyasal özbilinci de son kertede bu özdeşleşmeye dayanır.” (J. Habermas, İletişim, çev: T. Bora-M. Sancar, İstanbul, 2014, s:92,93)

Burjuva aile içinde birey, ekonomik ve siyasi olarak kendisini daha özgür hisseder. Burjuva ailesinde birey, tahakkümün dışında görür kendisini. Kendi iradesiyle karar verebilen, eğitim görmüş, toplum içinde sevilen ve saygı duyulan bir birey olarak hayal eder. Burjuva ailesinin kendisi hakkındaki etiketleri genel geçer bir nitelik olarak karşımıza çıkar. İnsanlık için yeni bir modeldir bu. Mülk sahibi olmak, bir bakıma kendisini, iktidarın baskılarından bağımsız hissetmesini sağlamıştır. Bu mülkiyet sahibi olmanın verdiği bu özgür olma hissi, bireyin, bir anlamda, özerkliğidir ancak herkes için geçerli olamaz. Öte yandan burjuvazi kendi çıkarlarını genel çıkarlar olarak gösterme konusunda çok başarılıdır. Bundan sonra –küçük üreticiler bilhassa– yeni toplumsal düzende herkes, becerisiyle, şansıyla mülk sahibi olabilir. Bir bakıma bu yetenek ve şans ile mülk sahibi olmak, kamusal alanda var olmak için gereken nitelikleri sahip olmak demektir. Ve artık herkes eşit sayılır(!)

Bir yandan karşımıza çıkan bu yeni kavramlar, burjuva aile yapısı, mahremiyet alanın kamusal alandan ayrılması ve diğer yandan değerler ile yeni bir düzen kurulmuş ve hızla değişmeye başlamıştı artık. Burjuvazinin iktidarı çözücü etkisi işlevini yerine getirmiş ancak yerine getirdiği, feodal düzenin yıkılmasıyla yeni bir iktidar anlayışı söz konusuydu. Tüm bu değişimlerin toplum ve özelde aile ve bireylerin yaşamları üzerine çok derin ve güçlü etkileri olmuştur. Değerlerde yaşanan değişimler ve siyasal gücün değişmesi. Demokrasi kavramının antik Yunan “Polis” devletlerinden çok farklı bir biçimiyle karşı karşıyaydı toplum. Ahlak kavramının yeniden filozoflar tarafından yeniden şekillenişi; işte tüm bu değişim dalgalarının içinde “iktidar” ve “eleştiri” kavramları da yeniden ele alınıyordu. Ancak ne var ki, Nietzsche’nin de dediği gibi hiçbir iktidar hiçbir zaman eleştirilmek istememiştir.

“Bugüne değin iyi ve kötü üzerine en berbat düşünceler ortaya kondu. Bu, her zaman çok tehlikeli bir şey oldu. Vicdan, iyi bir şöhret, cehennem; duruma göre polisin bizzat kendisi önyargısızlığa izin vermiyordu ve vermiyor. İşte günümüz ahlakı üzerine, her otorite karşısında alınan tavırla olduğu gibi, düşünmemek, pek de konuşmamak gerekiyor. Burada itaat edilir!  Dünya var olduğundan bu yana hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir. Hele ahlakı eleştirmek, ahlakı bir sorun, sorunlu bir şey olarak ele almak: Nasıl olur? Bu ahlak dışı değil miydi -şimdi değil mi? Ama ahlak, kendisinden eleştiren elleri ve işkence aletlerini uzak tutmak için sadece her türlü korku aracına hükmetmekle kalmaz: Onun güvencesi, kullanmasını çok iyi bildiği bir tür göz boyama sanatında yatar, -nasıl "coşturacağını" bilir. Sık sık, tek bir bakışla eleştirici iradeyi felç etmeyi, hatta kendi tarafına çekmeyi başarır. Onun kendine karşı tavır almasını başardığı durumlar da var: Bunun sonucunda irade, tıpkı bir akrep gibi kendini sokar. Ahlak, ta başlangıçtan beri ikna etme sanatındaki bütün şeytanlıkları bilir. Bugün bile onun yardımına başvurmayan hiçbir konuşmacı yoktur.” (F. Nietzsche, Tan Kızıllığı Üzerine, çev. Hüseyin Salihoğlu, Ümit Özdağ, İmge, İstanbul, 1997)

Kaynakça

Habermas, Jürgen. (2014) Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, (Çev: Tanıl Bora, Mithat Sancar) İstanbul, İletişim Yayınları.

Nietzsche, Friedrich. 1997. Tan Kızıllığı Üzerine, (çev: Hüseyin Salihoğlu, Ümit Özdağ) İstanbul, İmge Yayınları.

Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, TDK yayınları, Ankara, 201


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR