Kabil’in Dili ve Öfkesinin Sınırları
21 Eylül 2019 Edebiyat

Kabil’in Dili ve Öfkesinin Sınırları


Twitter'da Paylaş
0

Kabil’in yolculuğunun bir gizi anlama ihtiyacı ve çabası, bir ifade savaşımı olduğunu aynı kişilere bir daha, bir daha rast geldiğini gördüğümüz her seferinde, ilahî bir yazgının elinde evirilip çevrildiğini sezinlediğimiz anlarda bile hep hatırlarız.

Konu dinler tarihi oldu mu, José Saramago’nun kaleminin keskinliği uç noktalara varır hep. Son romanı Kabil’de de, ilksel bir kardeş katli hikâyesi çevresinde ironisiyle, kara mizahıyla, ciddiyetiyle –en hafif tabirle– cephe yeterince sağlama alınmıştır. Yine kıyasıya eleştirir Saramago; pekâlâ kurmacaya dönüşebilecek kadar uzak tarihleri ve kişilikleri, yer yer günümüzden bir müdahale ve bakışla hem kendi zamanlarına bağlar hem de kimliklerine zamanlar-üstü nitelikler atfederek bir yanıyla dünyevileştirir. Sonuç, her koşulda bir anlamlar ve niyetler karşılaşması, dinmeyen bir tartışmadır.

Yazarın nokta ve virgüllerden başka işaret kullanmadan kurduğu dilsel çerçevenin sözünü ettiğim tartışmacı, cesur imaları olan dünyaya bir ölçüde açılım getirdiğini söylemek mümkün. Bilinçakışına yakın duran, ama uzayıp kısalması ve diğer seslere (aynı zamanda yazara) yer açmasıyla ondan farkını da ortaya koyan böyle bir dilsel tercih ve imla düzeni, kişiler arası demokrasiyi geliştirircesine romanı oluşturan sesleri iç içe geçirmekle kalmaz, bir de karıştırır ve zaman zaman kakofoni bile yaratarak belirgin bir zenginlik oluşturur. Bu nedenle birçok “modernist” yazardan aşina olduğumuz, dünyanın bilinciyle içli dışlı olmuş tekil bir zihni değil, mesafeyi ve ironiyi, birçok zihnin birbirine karşı konumlanışını ileri sürer.

jose saramago

Başkarakter Kabil’e bakalım. Onun zihninin –her ne kadar başından büyük bir suç geçmişse de– gelgitli değil de berraklığa eğilimli olduğunu hemen fark ederiz. Kendini hem ilişkilerde kaybeder, hem de bir mesafeyle tanır ve ele alır. Yazarın ileri sürdüğüm bu sessel kargaşa içinden bir düzen oluşturabilmesine elveren kontrollü dili ve üslubu, bilinçakışı tekniğinde olacağı gibi en sonunda metin ve cümlelerin silinmesi ve görünmez oluşuna varmaz ve bu yüzden de nihayetinde karşı karşıya kaldığımız yegâne şey de tek bir algının varlığı olmaz. Bu duruma açık ve basit bir örnek olarak, cinayetinin sonrasında alnında bir damgayla yollara düşen Kabil’in karşılaştığı yaşlı bir çiftçiye kendini “Habil” diye tanıtması gösterilebilir. Sesler ve dünyalar, algılar ve izlenimler uzayıp giden cümleler arasında o kadar kaynaşmışlardır ki, bir yerde yapılan böyle bir “manevra” sadece yazınsal ve dilsel bir oyun olarak sıyrılmakla kalmaz, aynı zamanda Kabil’in azabından hayallerine dek büyük bir düşünsel iklimi de açığa vurmuş olur. Bütün o dilsel senfoninin içinde birdenbire sadeleşen buna benzer kimi anlarda, yazarın bir amacının da anlama çabası gösteren ve anlayış bekleyen karakterler yaratmak olduğunu hissederiz.

Resmi, “kronik” tarihlerden büyük bir kopuştur bu ve ister günümüzün kelimeleriyle ister dönemsel bilgi parçacıklarıyla olsun, tarih (dinler tarihi) bilgimiz okudukça bize rehber de engel de olabiliyordur.

Saramago’nun edebi görüşleri bu romanda sade, güzel ve durudur. Anlattığı dünyalar, olaylar he ne kadar kötücül, kargaşalı, düzensiz ve güncel müdahalelerle yeterince tekinsiz olsa da, neyin ne olduğunu ayırt etmemizi bir yanıyla istiyor gibidir. Romanın, Kabil’in yolculuğu boyunca birkaç kere vurgulanan “şimdiki zaman” (ki yazara müdahale alanı yaratır bu olanak) ve tarihsel gerçekleri aynı anda aynı cümle içinde yan yana getiren üslubunun geniş zamansallığı, soluğu ve gücü, efsanevî tarihi artık hayal de etmemize imkân tanır; okudukça aslında ona sadece maruz kalmadığımızı da fark ederiz. Resmi, “kronik” tarihlerden büyük bir kopuştur bu ve ister günümüzün kelimeleriyle ister dönemsel bilgi parçacıklarıyla olsun, tarih (dinler tarihi) bilgimiz okudukça bize rehber de engel de olabiliyordur. Bazen bazı ifadelerin onca güncelliğiyle böyle bir tarihin “yazılamayacağını” düşünürüz; bazen de kişilerin durmadan ta içlerine, mahremiyetlerine sokulan yazarın kaleminin tarihi çarpıttığını: Her durumda, başta Kabil olmak üzere romandaki bütün kişilerin zamanlar arasında gezinen, hem yazgının birer eseri olabilecekleri hem de insancıllıklarının hatırlatıldığı, geniş bir zamansal algı içinde düşünülmüş kişiler olduklarını görmekte zorlanmayız hiç.

Yazarın (aynı zamanda Kabil’in) dinmeyen bir bilinçle sertçe karşı çıktığı Tanrı’nın ve dinlerin elinde bir bakıma “kukla” olabilecek romanın bütün kişilikleri, asıl iddia ve eleştiri zaten bu yolla açığa çıkacağı için, gözümüze kimi kez pek de edilgen görünmezler ve durmadan yüz yüze geldikleri anlarda, cümlelerin şiddeti arasında fikirlerini çarpıştırırlar. Âdem’le Havva’nın suça ortaklığı, Kabil’le Lilith’in şehvet dolu sevişmeleri ya da Nuh’un Gemisi ve Babil Kulesi hazırlanırken karşılaşacağımız bütün kişilerin bir araya gelerek yarattıkları tarihsel çerçeve, bu yüzden bir taraftan şüpheli bir taraftan ikna edicidir: Şüphelidir, çünkü olağan tarih bilgimizde gedikler açıyordur ve ikna kabiliyeti güçlüdür çünkü bilgimizde bu boşluklar oluşurken izlediğimiz mantık –tıpkı azalmayan dilsel coşku ve ifade çabası gibi– son derece basit argümanlarla örülüyordur. Zulmü ve mantıkdışılığı yüzyıllardır insanoğlunun belki de boşuna bir engel gibi taşıdığını ilk insanların (en azından birinin, Kabil’in) bile zihninin içinden görebildiğimiz her seferinde, romanın güncel bağları sıkılaşır ve dinler tarihinde birer işaretten fazlası olamamış bilgiler ve kişiler yeniden kimlik kazanır. Kanlı canlı yeni birer varlık gibi algılamaya başlıyorsak, yazarın niyeti kadar karakterlerin tartışmacı ruhunun asıl belirleyici unsur olduğunu da bir noktada fark ederiz.

jose saramago

Kabil’in bütün yolculuğu, işlenmiş bir suçun bilinciyle aydınlanmaya bir vesile olacaksa, Tanrı’nın sözü (ve bu anlamda yazarın onda bazen kafa karışıklığı, uzaktan yönetilen biri olduğu duygusu da oluşturmaya elverişli çok-sesli dili) onu bir yandan hep takip edecek; olguları ve karşılaştığı kişileri bu yolculuğun yol işaretlerine çevirecektir. Gizemli bir yazgının unsurlarıymış gibi “yüz yüze” geleceği böyle dışsal tarihsel sahnelerde Kabil genellikle ironik ve siniktir; ama bu içgüdüsel tavrının dünyaya çekilmiş bir set ve ondan kaçış olmadığını, kişilerle gerçek ve kendini kimi kez koyuvererek bir bağ kurabildiğini görürüz: Ona vicdan yüküyle dolu bir bilinç ve iradesinin çoğunlukla bir ikinci kez hesaplamasına gerek duyacağı bir mesafe hissi veren en temel odak, alnındaki damganın suçlulukla hep yeniden anımsatacağı, dilini de zaman zaman sessizliğe ve sakınıma yönlendiren Tanrı’nın (daha doğrusu belli belirsiz düşüncesinin) kendisidir; yol üzeri ahbaplıklar kuracak, içten bir coşkuyla sevişecek, tartışacak kadar yakınlaşabildiği diğer insanlar değil. Kabil, Tanrı’yı hiçbir zaman hoş görmez; bu yüzden onun tekinsiz bir panayırda seyrediyormuşçasına tekrar tekrar karşısına çıkarıyor gibi olduğu, en az kendisi kadar temkinli ve şüpheli bir dil bahşettiği insanlar onu esir almazlar da, güçlü iradesinin özgürce yöneleceği birer gerçeklik olarak en sonunda yine bir yolla hep Tanrı’yı ve büyük bir kötülük gibi görünen insanlık düzeninin içyüzünü anımsatırlar. Herkesin sezer gibi olduğu, ama kimsenin korkusuzca mahkûm edemediği bu kötücül dünya, öfkesini Tanrı’ya yönelttiği anlarda Kabil için öyle açıkça meydandadır ki, çevresindeki bütün bu sesler, iç içe bulaşan söz parçacıkları onu kararından hiç alıkoyamaz. Bazen itirazlarının ve öfkesinin, dalgalı bir deniz gibi hem olağan hem de düşündürücü olabilen bir düzenin –bir dilsel düzenin– içinde bir yerlerde parıldadığını, yürüttüğü mantığa bizi hayran bıraktığını görürüz; bazen de duraksadığını ve kendini bir sesler karmaşasına teslim ettiğini: Ama hiçbir koşulda, Tanrı’nın sözünün (ve tabii Saramago’nun düzyazısının) çevresinde kurduğu kozaya, giriftleşmeye eğilimli örgüye karşı bir direnç gösteremeyecek kadar güçsüz ve sessiz düştüğüne tanık olamayız. Kabil’in kendi sözünü ve iradesini ortaya koymaya her durumda gösterdiği çaba, bu küçük romanın en temeldeki dinamiği, tartışmaya açık en mühim yanıdır. O bir bakıma, yanlış kurulmuş insanlık düzenine başkaldırmış bir ilk insandır.

Saramago’nun aslında “dışarıdan” yaptığı müdahalelerin de belirleyici değil, ancak aydınlatıcı ve kışkırtıcı olduğunu da çok geçmeden anlarız.

Kabil’in yolculuğunun bir gizi anlama ihtiyacı ve çabası, bir ifade savaşımı olduğunu aynı kişilere bir daha, bir daha rast geldiğini gördüğümüz her seferinde, ilahî bir yazgının elinde evirilip çevrildiğini sezinlediğimiz anlarda bile hep hatırlarız. Eylemini ve yolculuğunu anlatmaya, en azından bir bilinç gibi taşımaya yazgılı biridir o ve bu nedenle iradesini korumaya eğilimlidir de: Saramago’nun aslında “dışarıdan” yaptığı müdahalelerin de belirleyici değil, ancak aydınlatıcı ve kışkırtıcı olduğunu da çok geçmeden anlarız. Tanrı’nın bahşettiği iradeye savaş açan birinin, yeterince edebi ve parlak olsun, daha başka bir aracıya ihtiyaç duymayacağı da bir sır olmaktan çıkar böylelikle ve tartışmanın ve dilsel öfkenin bütün sorumluluğu yine hikâyenin ve sürüp giden zamanın bilincinin bir parçası olur. Belirsizce güçlü bir iradenin yansımalarıyla, işaretleriyle durmadan karşı karşıya geldikten, sözünü ve inadını iyice biledikten sonra, bütün bir varlık âlemini sessizliğe gömen Nuh tufanı vesilesiyle en sonunda asıl muhatabı ve düşmanıyla baş başa kalır Kabil. Arayışı ve savaşımı bir noktaya dayanmış, derinden derine sürüp gelen asıl tartışma şimdi, romanın artık sonlarında başlamaya yüz tutmuştur. Ne var ki soluğu güçlü hesaplaşmalarının bu son durağında birkaç kelimeden fazlasını konuşmazlar, ama bu birkaç söz bile bizi romanın herhangi bir ânına geri götürecek kadar dolaylıdır… Bir “suç” çevresinde Tanrı ve Kabil: Yazgısını sırtında taşıyan bir kişi ve hikâye için bundan başka bir son ancak sahte, belki de eksik olmakla kalırdı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR