Kadire Bozkurt: "Yazabileceğim en iyi kitabı yazmak istiyorum."

Kadire Bozkurt: "Yazabileceğim en iyi kitabı yazmak istiyorum."


Twitter'da Paylaş
0

Kadire Bozkurt ilk kitabı Küçük Dertler'i yayımlandıktan sonra merak edilmişti. Kusursuzluk arayışı içinde, matematiği tastamam öyküler yazıyor o. İkinci kitabı Bir Kalbin Boyutları da aynı çizgisine bağlı. Bu kez kitabın sonunda "modern masal" diyebileceğimiz dört öyküsü de bulunuyor.Bir Kalbin Boyutları ile daha şimdiden sonraki kitabını merak ettiren Kadire Bozkurt ile hem yeni kitabı hem edebiyatın bazı sorunları üstüne bir söyleşi yaptık. Az ve öz sözü olan bir yazarın düşüncelerini paylaşıyoruz.

Öykü okurunu hafife almaya gelmez, sadık öykü okuru, söz ve biçim oyunlarıyla aldatılamayacak, yetkin bir kavrayışa sahip kişidir. 

Acelesiz, kararlı bir yazma serüveni içinde görünüyorsunuz. Gene de ilkinden iki yıl sonra ikinci öykü kitabınız yayımlandı: Bir Kalbin Boyutları. Arada bir değişim de oldu mu?

Kadire Bozkurt: Okuyup yazdıkça bakış açısı genişlemeye devam ediyor, yazdıklarını bir adım öteye taşıma, kendini aşma arzusu değişimi kaçınılmaz kılıyor. Bu değişimin olumlu olduğunu umuyorum. Bir Kalbin Boyutları’nda öykülerim daha hacimli. On sekiz öykü var kitapta, üzerinde defalarca çalıştığım, elimden geldiğince arındırdığım öyküler. Yayımlamak için acele etmedim. Her yıl bir kitabım yayımlansın gibi bir derdim yok, çünkü benim için önemli olan gurur duyacağım işler yapmak. Yazabileceğim en iyi kitabı yazmak istiyorum.

Kısa öykünün tanımını yapmaya çalışacak olsak, sizin yazdıklarınız o tanıma tam uygun düşer. Bir öykü yazarı nasıl düşünüp davranır?

KB: Herkesin kullandığı sözcükleri bir araya getirip yeni bir dünyayı içindeki insanlarla birlikte yaratıyorsunuz. Stephen King’in dediği gibi, Kitaplar, taşınabilir büyülerdir. İyi bir büyü ancak korku ve yapaylıktan kurtulmakla yapılabilir. Kim okuyacak, ne düşünecek, sorularına aldırmadan, Şöyle yazarsam uygun olur, bataklığına saplanmadan. Okuduğumuz iyi kitaplar bize nasıl yazmamız gerektiğini öğretir. Kötü olanlar da nasıl yazmamamız gerektiğini. Ben nasıl düşünüp davranıyorum bir öykü yazarı olarak? Okumadan geçen tek bir günüm olmuyor. Yazma konusunda aynı şeyi söyleyemem. Verimli bulmuyorum kendimi. Sürekli öykü düşünüyorum ama yazmaya değer bulana kadar başlayamıyorum öyküye, önce kafamda yazmam gerekiyor. Yazmadığım zamanlarda, görevini yerine getirmemiş birinin iç sıkıntısı ve mahcubiyetiyle dolaşıp duruyorum. Benim işim bu. Daha önce de bazı işlerde çalıştım ve hiçbirinde bu kadar iyi hissetmedim ama tuhaf bir iyilik sözünü ettiğim. Çok sıradan bir hayat sürüyorum, günlük işler, çocuklar, bilinen hay huy… Bu hayattan nasıl yakalanabilir öyküler? Yalnızca kurgu değil, deneme ve günlükler okuyorum örneğin. Herkes gibi belgesel izliyorum. Karabatakların yaşamına dair bir bilgi, bir öyküye sızıveriyor. Öykü algımı hep açık tutmaya uğraşıyorum. İşittiğim bir söz, tanık olduğum bir sahne hakkında şöyle düşünüyorum, Bunu yazsam nasıl yazarım? Ya da, gökyüzü şimdiye kadar binlerce kere tasvir edildi, anlatmanın başka bir yolu bulunabilir mi? Öyküde hangi nesneleri kullanayım? Nesneler önemlidir, büyüye yardımcı olur. Örneğin, Uzun, mavi küpeler takardı, diye söz edilen bir kadını hepimiz kolayca hayal edebiliriz. Gömlek düğmelerini boğazına kadar iliklemiş birini ya da anahtarlarını kemerine asan birini…

Odağında insan olan, biçim oyunlarıyla oyalanmayan, doğrudan insana odaklı ama eksiksiz ve fazlalıkları olmayan öyküler yazıyorsunuz. Bunun nasıl bir çalışma içinden süzülüp geldiğini sorsam, neler dersiniz?

KB: Öykü okurunu hafife almaya gelmez, sadık öykü okuru, söz ve biçim oyunlarıyla aldatılamayacak, yetkin bir kavrayışa sahip kişidir. Böyle birinin okuyacağını bilmek, titizlenmeyi gerektiriyor. Saçılıp savrulmadan, odağı yitirmeden yazabilmek için eleştirel bir yazma biçimi benimsedim. Yazarken bir yandan da başka birinin yazdığı bir öyküyü eleştirir gibi davranıyorum. Sonra, iyi öykücüleri dönüp dönüp okuyorum. Benim karşılaştığım sorunları nasıl çözmüşler, anlatıcıyı nasıl kullanıyorlar, geçişler ne şekilde yapılmış. Bir de eleştiriye çok değer veririm, alınmak, üzülmek, kişisel algılamak yerine mutlaka ciddiye alırım.

Sizin öyküleriniz anlatıcının durması gereken yerde durduğu, karşılıklı konuşmaların incelikli ipuçları ve ayrıntılar veren öyküler. Belki bu arada olması gerekenden de kısa kestiğinizi düşünüyor musunuz?

KB: Öyküde açıklamalar, yorumlar yapmak yerine sezdirmeyi tercih ediyorum. Okura güvenirim. Bazen bunun dozu kaçıyordur belki. Bana göre, anlatacağım şey yeterince anlaşılıyorsa daha fazla uzatmak öykünün sarkmasına neden olabilir diye düşünüyorum. Ama öğrenciliğim devam ettiğine göre bu bir sorunsa çözebilirim sanırım. Bir Kalbin Boyutları’ndaki öykülerim önceki kitabıma nazaran daha uzun, daha derine dalmaya çabaladım yeni öykülerimde. Anları biraz daha genişletmeyi denedim.

Fantastik öykülerde sınırlar yok, kendi içinde mantıklı ve inandırıcı olduğu takdirde her konu işlenebilir. Bu esneklik, enginlik hoşuma gidiyor.

Bir Kalbin Boyutları’nın sonunda şaşırtıcı bir bölüm var. Dört masal yazmışsınız. Onları modern masal olarak mı okumalıyız?

KB: Bu aklımı karıştırıyor aslında, ben onların büyülü gerçeklik tarzında yazılmış öyküler olduğunu düşünmüştüm. Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ındaki gibi olağanüstülüklerle dolu, didaktik bir söylemden uzak kalarak, imge ve simgeleri kullanan, katmanlı öyküler. Yüzyıllık Yalnızlık’la ilgili Márquez’e soruyorlar, Bu nasıl bir hayal gücü, nasıl buldunuz bunca fikri? O da diyor ki: Anlattıklarımın hepsi gerçek. Benim öykülerimdeki her şey de öyle. Babam anlatmıştı, o küçükken bir yaz yaylayı akrepler basmış ve ninem bir ocak torunu olduğundan bir kâğıda bir şeyler yazıp büyük bir taşın altına sıkıştırmış. Akreplere yazılmış bir mektuptu, demişti babam. Ertesi sabah akrepler yaylayı terk etmiş. Geceleri atların yelelerini ören peri kızları, köylerin uğradığı musibetler… Bizim mitolojik kaynaklarımız böyle müthiş hikâyelerle dolu. Bunları yazmayı çok seviyorum. Fantastik öykülerde sınırlar yok, kendi içinde mantıklı ve inandırıcı olduğu takdirde her konu işlenebilir. Bu esneklik, enginlik hoşuma gidiyor. İstediğim gibi çağıldayabildiğim bir alan. Hırsa, hesaplara, açgözlülüğe, kurnazlığa, ihanete, dönekliğe, riyaya, bugüne ve geçmişe dair ne varsa, söylemek istediğim her şeyi söyleyebiliyorum orada.

Siz aslında ne ve neleri nasıl yazmak istiyorsunuz? Bugüne dek olduğu gibi mi, yoksa…

KB: Yazmak istediğim ne varsa özgürce yazıyorum. Beni heyecanlandıran bir konu bulduğum zaman onu doluyorum aklıma, kafamda bir bölüm buna ayrılmış gibi sürekli düşünüyorum, kahraman nasıl biri, evini nasıl döşemiştir, öfkeli mi yoksa munis mi, başına gelenleri nasıl karşılıyor, bunun gibi şeyler. Her öykümü öncekilerden biraz daha ileriye taşımak için neler yapabileceğime bakıyorum bir de. Bir gün, Constantine’in "Başka Bir Ülkede" adlı öyküsü, Cortázar’ın "Gece Yüzü Yukarıda" öyküsü, Ferit Edgü’nün "Mirza"sı gibi unutulmaz öyküler yazmak isterim.

Hangi yazarlardan etkilendiniz?

KB: En başta Faulkner’ı söylemek isterim. Onun anlatım tarzını, özellikle Döşeğimde Ölürken’de ve Ses ve Öfke’de, eşsiz buluyorum. Vüs’at O. Bener, Sait Faik, Hemingway, Carver, Joy Williams, Márquez, Woolf, Cortázar, Rulfo, David Constantine, Gerbrand Bakker, Ralf Rotthmann…

En çok hangi yazarın yanında bulunmak isterdiniz?

KB: Vüs’at O. Bener arkadaşım olsun isterdim.

Modern öykünün kuralları diyeyim, zaman geçtikçe oturuyor, olgunlaşıyor. Bizim kuşak bu yönden şanslı. Anlatıcı sorunlarını çözmek, öyküyü fazlalıklardan arındırmak, yazarın metinden olabildiğince uzak durması gereği konuşulur oldu.

Sizin de içinde olduğunuz yeni kuşakların yazdıklarıyla eski kuşaklarının yazdıkları arasında farklar var mı?

KB: Hem de çok büyük farklar var. Bizden önceki kuşak daha özgür bir yazış biçimiyle yazmış. Örneğin, öykünün başında girizgâh niyetine, az sonra okuyacaklarımızın öncesine değinen bir özet geçmek, yazarın araya girip açıklamalar yapması, anlatıcının, bütün kahramanların içinden geçenleri bilmesi ve onlara dair yorumlar yapması yadırganmıyormuş. Dediklerimin yanlış anlaşılmasını istemem. Haldun Taner, M. Ş. Esendal, Tanpınar, Sait Faik, Tahsin Yücel, Vüs’at Bener, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay ve şu anda adını anamadığım niceleri, her zaman çağının ötesinde yazan, ezeli ve ebedi ustalarımız elbette. Ben genel eğilim ve tutumlardan söz ediyorum. Modern öykünün kuralları diyeyim, zaman geçtikçe oturuyor, olgunlaşıyor. Bizim kuşak bu yönden şanslı. Anlatıcı sorunlarını çözmek, öyküyü fazlalıklardan arındırmak, yazarın metinden olabildiğince uzak durması gereği konuşulur oldu. Bu konularda teorik kitaplar da pek çok. Bizim kuşağın yazdıklarında da ne yazık ki lezzet pek az bulunuyor. Dili temiz –ki bu zaten olmazsa olmaz–, anlatımı kuvvetli, her şeyi yerli yerinde öyküler okuyorum bugün yazılmış, kuru, tatsız, matematik, kaygı ve teori kokan öyküler. Elbette yine belirteyim, tüm yazarları aynı kefeye koymuyorum. Yazmaktan başka kaygılar çeken, çok satan olmaya soyunan, yazdıklarından çok, adıyla anılmak isteyenleri kastediyorum. Bunların hiçbiri yazarın sorunu olmamalı. Yazar safiyane bir tavırla yazmaya adanmalı. Niyetim ahkâm kesmek ya da büyüklenmek değil, haddimi aşmak istemem. Okuyanlar katılır ya da katılmaz ama bu benim inancım.

Roman yazmayı düşünüyor musunuz?

KB: Ben 12-18 yaşa seslenen bir roman yazdım aslında. Hep, Roman yazamam, derdim ama çok zevkli bir süreçti. Bir proje kapsamında yazdığım bir romandı, Tanpınar’ı gençlere tanıtmak ve sevdirmek amaçlı. Yazmadan önce Tanpınar hakkında yazılanları okudum ve Tanpınar’ın yazdıklarının tümünü yeniden okudum. Benim için çok farklı bir deneyim oldu. Kitap yayımlandıktan sonra okullara gittim, gençlerle söyleştik, kitabımı bağırlarına bastıklarını gördüm, müthişti. Yeniden yazar mıyım bilmiyorum. Öyküde kendimi daha bildik sularda yüzer gibi hissediyorum. Roman yazmanın uzun sürmesi de benim için büyük bir sorun, o kadar sabırlı değilim. Ama belki bir gün yine denerim, belli mi olur.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR