Kafka’nın Şato Romanında Saçmalıklar Parodisi Olarak Bürokrasi
12 Ocak 2019 Edebiyat

Kafka’nın Şato Romanında Saçmalıklar Parodisi Olarak Bürokrasi


Twitter'da Paylaş
0

Kafka, Taylorizm’i eleştirenler arasındadır. Ona göre, bu yöntem üretimi artırmasına karşın işçiyi makinenin bir parçası, bir otomat hâline getirir, insan olmaktan çıkarır, kişiliğini ve yaratıcılığını yok eder.

Kafka’nın yazar olarak önemi insanın insanlığını yitirişini, nesneye dönüşmesini algılamış olması ve bunu kendisinden önce kimsenin yapmadığı biçimde betimlemesidir. Denebilir ki, Kafka’nın İşçi Kaza Sigortası Kurumundaki on dört yıl hukukçu olarak iş hayatındaki deneyimleri bürokrasiyi yakından tanımasına olanak sağlamış, bireyin bu sisteme başkaldırmasındaki yenilgisini ve boyun eğişine tanıklık etmesi ona Dönüşüm’ü, Dava’yı ve Şato’yu ele almasına sebep olmuştur.

Kafka’nın yaşadığı yıllarda işçilerin temel hak ve özgürlükleri, çalışma hakları gibi konuların henüz tam olarak gelişmediği bir dönemdi. Örneğin iş kazası sonucu sağlığın kaybeden bir işçi çalıştığı kurumdan hak talep edeceği yerde büyük bir kabulleniş içinde işverenin karşısında ezilmekteydi. Tüm bu tanıklıkları Kafka’nın üzerinde etkili olmuş, onu işçiden yana bir tutum almasını sağlamıştır. Yalnız işçiden yana tavır almakla kalmamış, kendisini de bu çirkin çarkın içinde bir yabancı gibi hissetmiştir. Büro ortamının bir memuru olarak bu adaletsiz ve bireyin kişiliğini yok eden bu sistemin bir dişlisi olmaktan rahatsızlık duymuştur. Geçimini sağlayan bu çalışma ortamı onu her gün daha çok yıpratan, yaşadığı ortamdan utanç duymasına yol açar. Kendisi de, bu çalışma ortamında bu sistemin bir parçası olmuştur. İnsanların ezildiği anlamsız bir sistemin parçası haline gelmekten acı duymaktadır. Kendi kendine karşı bir varoluş süreci yaşamakta, kendi vicdanına karşı gelmektedir.

franz kafka

O yıllar Kafka, Amerikalı mühendis Frederick Winslow Taylor (1856-1915) tarafından geliştirilen iş düzenleme yöntemi (“Taylorizm”) üzerine bilgilenmeye çalışır, kitaplar okur. “Taylorizm”in temeli, makine başındaki işçinin davranışlarını, belirli bir zamanda en fazla üretimi gerçekleştirecek biçimde düzenlemeye dayanır. Taylor bu amaçla yürüttüğü incelemelerinde ve geliştirdiği projelerde, üretim sürecini ve işçinin bu süreç içindeki davranışlarını en ince ayrıntısına kadar belirledi. Bütün gereksiz davranışları ve zaman kaybına yol açan personeli ayıkladı. Üretimde kullanılan aletlerin standardizasyonunu yaptı. Üretim süreci içinde her işçiye belli bir görev yükleyerek, o işte uzmanlaşmasını ve böylece çalışma hızının da olağanüstü artmasını hedefledi.
Kafka, Taylorizm’i eleştirenler arasındadır. Ona göre, bu yöntem üretimi artırmasına karşın işçiyi makinenin bir parçası, bir otomat haline getirir, insan olmaktan çıkarır, kişiliğini ve yaratıcılığını yok eder; bu sisteme göre çalışan işçilerin çeşitli ruhsal bunalımlarla karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Üretilen nesnenin bir birimi olarak uzmanlaşan işçi yalnızca ürettiği nesnede tek yanlı ve parçalanmış konumuna düşer, kendi sınırları içine kapanır, özel yaşamı çoraklaşır, içeriksiz kalır; yaşamı da, kendi de, bir kalıba dönüşür, nesneleşir.

Kuşkusuz, özel sigortadaki çalışma kuralları hayli sıkıydı. Sigorta çalışanları gerektiğinde mesai saatleri dışında da ayrı bir ücret almaksızın çalışmakla yükümlüydü. Müdürlüğün sıkı denetimi altında çalışırlar, müdürlüğün yazılı rızası olmadan bir başka görev kabul edemezler, yazılı izinleri olsa da, bu izin duruma göre geçersiz sayılabilirdi. Bu ağır koşullar altında çalışması, Kafka için katlanılmaz olsa da, baba evinden bağımsız bir konuma kavuşmak umuduyla kabullenmişti. Bu yüzdendir ki, bir yıllık hukuk stajının sona ermesinden daha bir gün sonra Assicurazioni Generali’de çalışmaya başlar. Sigorta Kurumunun olumsuz ve yorucu çalışma koşullarından kendine yeni bir iş aramaya başlar. Dokuz ay sonra Generali’den ayrılır, Bohemya Krallığı-İşçi Kaza Sigortası Kurumu’na geçer, emekli olana kadar burada çalışır. Burada patron-işçi ilişkilerini gözlemler. Patronlar işçiye ödenecek primleri bile bile ödememek için çeşitli yollar denerken, yaşamsal çıkarları söz konusu olan işçiler de büyük bir kabulleniş içindedirler. Bu tanıklıkları onu güçlülerden yalnızca nefret etmesini değil, onların düzenbazlıklarını, buyrukları ile kendi davranışları, söz ile eylem arasındaki çelişkilerini görmesini sağlar.

Çağımız insanının temel sorunu, yani yabancılaşmayı aşmak eserlerinin temel çıkış noktası olur. Kafka gerek babasının fabrikasında, gerekse özellikle memur olarak çalıştığı İşçi Kaza Sigortası Kurumu’nda işçileri güçsüz bireyler olarak gözlemler. Baba Kafka bir iş adamı, bir girişimci ve bir sınıfın temsilcidir. Özellikle fabrika çalışanlarına karşı tutumundan Kafka rahatsızdır. Baba çalışanları “ücretli düşmanlar” olarak görür. Bu nedenle Kafka babasından utanç duyar ve çalışanlardan yana olur. Fabrikada aşağılanan kadın işçilerden, “bunlar insan sayılmıyor, selamlanmıyor, geçerken çarpanlar onlardan özür dilemiyor, küçük bir iş için çağrıldıklarında bunu yapıyorlar, ama sonra hemen makinanın başına dönüyorlar, bir baş hareketiyle nereden başlayacakları gösteriliyor, üstlerinde iç etekleri var, en küçük bir gücün elinde bile çaresizler...” sözleriyle işçilerin boyun eğişlerine tepki gösterir.

Stefan Zweig da l0 Mayıs 1915 tarihli günlüğünde işçiler hakkındaki tepkisini şu notu ile dile getirir: “Alt tabakanın bu kadar ahmak olduğunu bilmezdim, nerede olurlarsa olsunlar, söylenenleri hiç düşünmeden papağan gibi tekrarlıyorlar. İnsanlardan duyduğum tiksintiyi tanımlamak olanaksız, herkesten kaçıyorum artık.”

Kafka iş hayatında yardım arayan işçilerin, makine yüzünden sakat kalmış olanların acizliklerini yakından görmüştü. Arkadaşı Brod, yaralanan işçiler konusunda Kafka’nın kendisine söylediği sözleri şöyle aktarır: “Bu insanlar ne kadar da alçakgönüllü. Bize gelip ricada bulunuyorlar. Kuruma saldıracak, her şeyi kırıp dökeceklerken ricada bulunuyorlar.” (Wagenbach, Kafka Yaşamöyküsü, 1997, s. 88)

Kafka’ya göre, bu katı bürokratik yapıda bireye suçluluk duygusu aşılanmakta, bürokrasi koridorlarını aşındıran birey yalnızca bir vizite kâğıda ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu hissetmektedir çünkü en iyi olasılıkla bir dilek sahibidir ve aslında bu yönüyle bile potansiyel bir suçludur. (Fischer, Kafka, 1989, s. 62-63)

franz kafka

Bürokrasi Nedir?

Modern insanın yabancılaşmasının yanında çıkan bir önemli kavram bürokrasidir. Bürokrasi kelimesi ilk olarak Vincent de Gounay tarafından 1745’te kullanılmış, Marx ve Weber ile toplumbilim ve yönetim bilimi yazınında etkin hale gelmiştir. Weber, bürokratik örgütlenmenin ideal tipini ortaya koyduğu tip günümüzde hala geçerliliğini sürdürmektedir.

Franz Kafka 1901-1906 yılları arasında Prag’taki Alman Üniversitesi’nde hukuk öğrenimine başladığı sırada, öğretmeni Alfred Weber’in derslerinin etkisinde kalır. Weber’e göre toplumsal yaşamın bürokratikleşmesi modern kapitalizmin yapı taşı konumundadır. Bürokrasiye dâhil olan herkes Weber’e göre işlerinin başına seçimle değil de, tepeden inme gelen insanlardır. Bu kimseler ömürleri boyunca görevde kalma hakkına sahiptirler ve belirli bir maaş alarak yüksek statülü görevlerine sadakatle bağlıdırlar. Weber, bürokratik örgütlenmenin özelliklerine şöyle değinir: Yasalar ve yetki alanları vardır. Hiyerarşik bir örgütlenme yapısına sahiptirler. Yazılı belgelere (dosyalara) dayandığı için geniş bir yazıcı kadrosu vardır. Büro yönetimi esaslı bir uzmanlık eğitimi gerektirir. İşyeri yönetimi öğrenilebilir genel kurallara bağlıdır. Weber’in genel olarak bürokrasiyi bu karakteristik çizgilerle tanımlaması ondan önce, “kırtasiyecilik”, “büroların iktidarı” gibi kavramlarla tanımlanan bürokrasi “belirli özelliklere sahip örgüt” anlamıyla irdelenir. Weber bu örgütsel yapının bireyleri robotlaştırdığını, davranışlarda tek tipleştiremeye götüreceğini belirtir. Kurallar çevresinden hareket eden insan, bu kuralları içselleştirir. Bu noktadan sonra örgütler birey ve toplum için, bir “demir kafes” oluşturur; bu kafesin dışına çıkamazlar, sınırlı bir alanda, sınırlı davranış kalıpları ile kişiselliklerini kaybederler. Toplum insanı birlikte yaşamı düzenleyici kurallara, gelenek ve göreneklere aynı zamanda da yasalara uymaya zorlar. Böylece, bürokrasi denilen insanın kendini örgütleme gücü onu aleyhine işler ve insanı bu kurduğu sistemin kurbanına dönüştürür.

Bürokraside insan ilişkileri değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evraka dönüşmüştür. Kişi evraka belirlenen sayı ile ifade edilir ve bir varlık olarak değil bir sayı olarak evrakın akışına girer. Evrak işleme girdiği andan itibaren kişi yalnızca bir “olay”dır. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası yürek çarpıntısı, olması istenen bir şeydir. Vatandaşın özgür iradesini ve tepki verme kabiliyetini körelten bu sistem içinde bireyler kukla tiyatrosundaki bir kuklacı gibi kullanılıp suiistimal edildiklerini anlasalar da anlamasalar da bu sisteme isyan etmek imkânsızdır.

Kafka’nın Şato romanında Bürokrasi

Kafka Şato adlı eserinde Weber’in ele aldığı modern bürokrasi ve bunun toplum üzerindeki etkilerine farklı bir açıdan yaklaşır. Roman bürokrasiye akıl bağlamında değil saçmalık bağlamında yaklaşır. Roman en ince ayrıntılarla bürokrasinin kırtasiyeciliğine, alınan kararların akılsızlığına ve bu katı bürokrasi kurallarının insanlar üzerinde kurduğu baskıyı ele alır. Bürokrasinin getirdiği baskı mekanizması bireylerin özgürlüğünü ve bireysel farklılıkların baskılandığını Frankurt Okulu savunmuştur. Ancak son sayfalarda bütün bu ayrıntıların, kırtasiyeciliğin, alınan kararların ardında yatan şey “saçmalık”tır.

Kürşad Kızıltuğ, “Kafka ve Modernlik” adlı denemesinde modern kapitalist sistemin iktidarı merkezîleştirdiğini ve gündelik hayatı yatay bir ağ içine aldığından söz eder. Kapitalizm l8. yüzyılın ikinci yarısı ve 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişle beraber bireyin özgürlüğünü kısıtlayan tahakküm ve geliştirdiği iktidar mekanizmaları ile kurumsallaşmasını tamamlar. 18. ve 19. yüzyıllarda bireyselleşme, özgürlük, aklın üstünlüğüne dair teoriler, 20 yüzyılda ise iktidar-tahakküm, ideloloji gibi bireyin itaatinin ve özgürlük yokluğunun nedenlerini açığa çıkarmaya çalışan teoriler gündeme gelir. Anlaşıldığı gibi, modern toplumun sosyolojik olarak gelişim aşaması Kafka’nın yaşadığı döneme denk gelir. Kafka 1924 yılında ölmüş olmasına rağmen, bir yazar olarak kapitalizmin altın çağı olarak adlandırılan l945 sonrası modernliğin sorunlarını eserlerinde ele almıştır. Fordizmle beraber üretimde akılcılık (rasyonalite) “hesaplanabilirlik” ve “standardizasyon” gibi tartışmalarla beraber Weber’in geliştirdiği bürokrasinin ideal tipine bu dönemde ulaşılır. Bu bağlamda bu döneme ait bilgi vererek evrensel bilgi birikimine katkı sağlayan birçok film vardır. Bunlardan biri de Chaplin’in Modern Zamanlar filmidir.

franz kafka

Şato romanında Weber’in rasyonellik üzerine kurduğu bürokrasiyi, Kafka bir dizi saçmalıklar parodisi olarak okura hissettirir. Örneğin Kadastrocu K. ölçümler için gelmiştir köye, köylüler ise köyde kadastro işlerinin olmadığını söylerler. K. köye kadastrocu olarak şato tarafından çağrıldığını bir türlü anlatamaz. Modern devlet, tüm geçmiş yönetim sistemini yıkmaya çalışırken insanların zihninde kendini ulaşılamaz bir kutsal varlık olarak halkın üzerine baskı kurar. Bu durum eserde Şato’nun başında bulunan Klamm aracılığıyla anlatılır. Köylülerle Şato ve onun başında olan Klamm arasında derin bir uçurum vardır. Klamm mistik ve ulaşılamaz bir öğe olarak köylülerin gözünde öznelleşirken, insanlar nesnelleşmiştir.

“Dinleyin, Sayın Kadastrocu! Bay Klamm, Şato’dan bir bey; işgal ettiği mevkiiyi olduğu gibi bir yana bırakalım, yalnız bu kadarı bile yüksek bir payedir… Klamm gibi bir adam sizinle konuşacak! Klamm sizinle görüşecek ha! Ama onun köylülerle konuştuğu yok ki! Hiç de bugüne kadar köyden biriyle konuştuğunu görmedim.” (Şato, 2018, s. 61)

Theodor W. Adorno’nun (1903-1969) kültür endüstrisini yorumlarken kitlelerin aldatılışını ve nesneleştiklerinden söz eder. Ona göre birey var olamıyor ve kapitalizm tarafından yönetilen dünya için şekillendirilmiş bir “toplumsal nesne” haline getiriliyordu. Frankfurt Okulu’ndaki bilim insanlarının daha önceki çalışmaları, ataerkil toplumdaki baba rolünü artık devletin yerine getirmekte olduğunu gösterir. Bu açıdan baktığımızda şatodaki Klamm, modern devletin düzeninin alt-üst ilişkisini ifade eder. Klamm görünmezliği, ulaşılmazlığı ile insanları nesneleştirerek onları yönetmektedir.

1940 doğumlu Amerikalı sosyolog George Ritzer, bürokrasilerin, insanları aşırı ölçülerde sınırlayan birer “cezaevi” gibi oldukları yorumunu getirir. Toplumun McDonaldlaşması eserinde, bu sektörün yapılarının renklerine, paketleme sistemine, tek düze çalışan kıyafetlerine, genç çalışan modeline hatta çalınan müziğe kadar hepsinin bilinçli bir şekilde tasarlandığı, toplumun uyuşturulduğunu söyler. McDonalds’ı toplama kampı modelinden ilham alarak bütün dünyayı “akılcılığın demir kafesi” içine hapseden toplumsal, ekonomik, kültürel bir sistem olarak görür. Bu sistem temelinde çok iyi tasarlanmıştır, tüketiciyi içine çeken bir girdap söz konusudur, neyin ne olduğunu tüketicinin bilmesine rağmen tüketici bundan kurtulamaz. Günümüz modern toplumunda bürokrasi kapitalizmin içinde yer almaktadır. Şato romanında Kafka bürokrasinin katı kuralları içerisinde insanların Weber’in “demir kafes”ine nasıl hapsolduğunu gösterir. Kadastrocu K. köydeki bu hayata katılmak istese de, köylüler tarafından kabul görmez, köyde kurulu olan sistem karşısında yabancılaşmıştır.

Whyte, The Organization Man (Örgüt İnsanı) adlı yapıtında modern toplumda bireyin “örgüt adamı” haline geldiğini ve örgütlerin birey üzerindeki hâkimiyetine odaklanır. Ona göre birey örgütsel koza içinde baskılandığından kişisel değişim geçirir. İnsanın standartlaşmakta olduğunu, biricikliğini yitirerek bürokratik aygıtların tutsağına dönüşmektedir. İşgörenler bağlı oldukları örgütlerde yönetime katılmazlar, örgüt içi planlarından ve politikalarından haberdar edilmezler; işgörenden istenen talimatlara birebir uymak, hiçbir şekilde karşı çıkmamaktır.

Argyris de, Whyte gibi, bireyin örgüt insanının baskılanmış olduğu üzerinde durur. Argryris’e göre, birey özgün yanlarını örgüt içinde gizler, kendi kişisel özelliklerini sergileyemediğinden yabancılaşır ve kendini gerçekleştiremez. İşgörenin gereksinmeleri ile örgüt arasında uyum eksikliği vardır; birey daha fazla bağımsızlık isterken, örgüt bireyden itaat ister.(Modern Örgütlerde Yabancılaşma, DotuzEylül Ün. Edebiyat Dergisi, Cilt 1, sayı 2, 2012, İrem Tükel)

Romanda Mekân Kişi İlişkisi

George Simmel (1858-1918), yaşadığımız çağın çelişkilerini metropol insanıyla anlatır. Simmel toplumu bir şey ya da bir organizma olarak yani biyolojik bir oluşum gibi ele almamıştır. “Toplum bireylerin tek tek toplamından fazla bir şeydir” fikrini benimsemez. O, daha orta bir yolla toplumu etkileşim seti olarak alır. Simmel’e göre toplum birbirleriyle sürekli etkileşimde bulunan bireyler arasındaki karmaşık ilişkilerden oluşmaktadır. Metropol insanının zihni birbirinden farklı birçok öğe ile karşılaşır. Modern toplum düzeninde mekânlar insanda patolojik bozukluklar yaratacak şekilde yapılmışlardır. Çünkü kapitalist düzen bu örgütlenme biçimini gerektirir. Geniş ve özgür mekânlar içinde yaşayan birey kendini bir anlamda bu alanlarda kaybolmuş hissetmeye başlar. Mekânsal bir genişleme söz konusudur ama bu genişleme alanının bedelini insan yalnızlığı ile ödemektedir. Simmel’e göre metropollerde iş bölümü artar, kentler genişledikçe iş bölümlerinin koşulları da artar. Bu durumu Şato romanına taşırsak, köyde her işi yapan ayrıdır, kayıt tutan, kadastro sorumlusu, kadastro koruyucular hepsi farklı kişilerdir, işler çoğalmış, kendi aralarında bölünmüştür; bu bölünmüşlükten doğan bir uzmanlaşma söz konusudur. Öyle ki, şatoda Klamm’in ne yaptığını köylü tam olarak bilemez ama bildiği kesin bir şey vardır ki, şatodan o sorumludur; Klamm kendilerinden daha yüksel bir mevkidedir. Belirli bir mekânda konumlanmıştır. Ona bağlı olanları belirli bir uzaklıktan yönetir. Bu mekânla özdeşleşmiştir. Başkahraman şatoya ulaşmak için mekândan mekâna geçse de, bu uğurda ne kadar zaman harcasa da, bu süreçte kendini onlar gibi hissedemez, köylülerin arasında yabancılaşmıştır. K.’nın şu sözleri bu konuda açıklayıcıdır: “Şimdiden kendimi yalnız hissetmeye başladım; ne köylüler arasına karışabileceğim, ne de sanırım şatodakilerin…” Romanda K.’ya şatodan olmadığı her fırsatta hatırlatılır: “Sayın Kadastrocu, Bay Klamm Şato’dan br bey; işgal ettiği mevkiiyi olduğu gibi bir yana bırakalım, yalnız bu kadarı bile çok yüksek bir payedir. Siz ise şatodan değilsiniz, köyden değilsiniz, bir hiçsiniz o kadar.”

Elias Cannetti, Kitle ve İktidar kitabında güç ve iktidar arasındaki ayrımı kediyle fare arasındaki ilişkiyle çok basit bir biçimde şöyle örnekler: “Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynamasında bir başta etken daha vardır. Kedi farenin gitmesine izin verir, birazcık kaçmasına, hatta arkasını dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca fare artık güce maruz değildir. Ancak hâlâ kedinin iktidar alanının içindedir ve her an tekrar yakalanabilir. Derhal uzaklaşırsa, kedinin iktidar alanından kaçar; ama artık ulaşılamayacak olduğu noktaya varana kadar hâlâ kedinin iktidar alanının içindedir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, yani uzam, umut, dikkatle izleme ve yok etme niyetine iktidarın fiili bedeni, ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denebilir. Bu yüzden, gücün aksine, iktidara içkin olarak uzamda ve zamanda belirli bir genişleme vardır.”

Canetti’nin belirttiği gibi her iktidar yakalanmaktan kaçma amacıyla mesafelere önem verir. Romanda şato ulaşılmaz bir mesafededir, insanlar ne kadar yaklaşırlarsa yaklaşsınlar ona ulaşamazlar. K. yürüyerek gitmeyi bir türlü başaramaz. Yöneticilerin yaşam alanı erişilmezliğini garantilemek için başka yapılarla çevrelenmiş, giriş kapısına muhafız konularak koruma altına alınmıştır. Şato kendini şiddet ve karmaşadan uzak tutacak bir uzlaşma zemini sağlayan bir ortamda konumlanmıştır. Bu bir tür kendini koruma altına almadır. Hiç çaba sarf etmeden, sorumluluk almadan, hataları üstlenmeden, bedel ödemeden kendi varlığını sürdürme isteğidir. Romanda otoriteyi koruyan, onu benimsemiş olan, sinmiş, susmuş köy halkıdır. K.’nin şatoya gidişine yardım etmedikleri gibi ona engel olmaya çalışırlar. (Gürhan ve Seyhan, http:/www.franzkafkatr.com/2012/05/futuristika-sato.html)

Kafka’nın eserlerinin çıkış noktası kendi yaşadıklarının yansımasıdır. Onun edebiyatı kendi içindeki öfkedir, dünyaya karşı duyduğu öfkedir; adaletsizliğe, haksızlığa, eşitsizliğe, merhametsizliğe duyduğu öfkenin dışavurumudur. Diyebiliriz ki, Kafka için edebiyat bir sığınaktı. O, has bir edebiyatçı, has bir sanatçıydı. Dünyaya tek başına, yeteneğinden aldığı güçle, kendi bozulmamış doğası, masumiyeti ve saflığıyla karşı çıkıyordu. Bir muhalifti, çizgi dışıydı. İnsanın her çeşit itiraz ve başkaldırı isteğini elinden almış, herkesi birörnekleştiren sisteme bir itirazdı.

Kaynakça

Duygu Altınoluk Düztaş, Franz Kafka romanlarında insan doğası üzerine sosyolojik bir inceleme

Esra Kara, http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt5/sayı21/pdf/1

Ernst Fischer, Kafka, Kavram, 1989

Franz Kafka, Babaya Mektup, Can, Ocak 2015

Franz Kafka, Şato, Cem, Nisan 2018

Ömer Aytaç, Modern Bürokratik Kurumlar ve Baskı Düzenleri, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Fırat University Journal of Social Science Cilt: 15, Sayı: 1, Sayfa: 249-278,

K. Wagenbach, Kafka, Yaşamöyküsü, Cem, Ocak 1977

Uğur Keskin, Franz Kafka’nın eserlerinde çalışma hayatında yabancılaşma ve aşırı gayretkeşlik, Temmuz 2016

Uğur Keskin, Franz Kafka’nın eserlerinde aşırı bürokrasi ve otoriter yönetici imgesi, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 17, Sayı 2, 2016 s. 253-274


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR