Kâğıttan Kale
28 Mart 2019 Öykü

Kâğıttan Kale


Twitter'da Paylaş
0

“Burası benim mıntıkam,” diye diklendi Akif. Korkudan gözleri pörtlemiş, yüzü kir içindeki çocuğa. Çocuk bir hayli korkmuştu ama, biraz eğlenmenin ne sakıncası olabilirdi? Sol elinin iki parmağını kırıp göğsünden itekledi. “Anladın mı süt oğlan.” Çocuk itmenin şiddetiyle dengesini kaybedip arka üstü çamurun içine düştü. Dudaklarından cılız bir, “Anladım Abi,” çıktı. Anlamıştı. Akşam yağan yağmurun toprak yolda bıraktığı izler halen tazeydi. Zaten kirli olan elbiseleri iyice kirlendi. Kalkmak için debelendikçe kayıyor tekrar çamura düşüyordu.

Etraftaki veletler gülmeye başladı. Düştüğü yerden kalkmaya çalıştıkça çamura batan çocuğa baktı. Bir an acıdı, ama sadece bir an. Sonra öfkeyle ortasına kocaman kirli bez bir çuval yerleştirilmiş arabasının tutamaç yerlerine asıldı. Boyundan büyük arabaya alışması epey zaman almıştı.

Önünde uzanan uzun yokuşa baktı. Yeterince vakit kaybetti. Acele etmezse diğer çocuklar konteynırları ondan önce talan eder ona da toplayacak fazla bir şey kalmaz. Her gün elinde nereden bulduğu belirsiz arabasıyla yeni biri peydahlanıyor. Hangi birini döveceksin. Biri gidiyor, yerine ikisi birden geliyor. Bu sokaklarda daha büyük Abiler’den daha tıfıl olanlara, elden ele geçen hüzünlü bir miras çöp ve araba… acı acı gülümsedi.

Son günlerde her zamankinden daha erken kalkmaya başladı. Akşamdan kalan çöplerden daha çok iş çıkıyor. Gece boyunca insanlar çöp taşıyor konteynırlara. Onlar da gün boyu şehrin çöpünü ayrıştırıyorlar. Ne kadar plastik, işe yarar kâğıt varsa topluyorlar. Geçenlerde soluklanmak için girdiği kahvede duymuştu. İnsanlık için yararlı bir iş yapıyorlarmış. Topladıkları her plastik, her kâğıt geri dönüşüp ekonomiye katkı sağlıyormuş.

Ellerinin arasındaki çay bardağının verdiği sıcak huzurla sicim gibi yağan yağmura baktı uzun uzun. Yaptığı işin ne işe yaradığını ilk o gün fark etti. Göğsü kabardı, kendi ile gurur duydu. Kimilerine göre pis işti ama, demek anlamı büyüktü.

Yokuşu tam yarılamıştı ki arkasından gelen bağrışmalar onu bir anlığına durdurdu. Başını sallayıp yoluna devem etmek istedi, yapamadı. Geriye doğru kaçamak bir bakış attı. Tahmin ettiği gibi az önce tartakladığı oğlanı yaşça büyük iki velet ortalarına almış, zavallıcık yerden kalkmaya fırsat bulamadan bir diğeri çullanıyor üzerine. Ani bir kararla arabasını kenara çekip aşağı doğru koşmaya başladı.

“Bırakın lan çocuğu, onun bunun itleri.” Bir yandan bağırıyor, diğer yandan el kol hareketleri ile tehditler savuruyordu.

Çocuklar aniden durdu. Üzerlerine doğru koşan Akif’i görünce tabanları yağladılar. O aşağıya varana kadar çil yavrusu gibi dağılmışlardı.

Buralarda çekinirlerdi ondan. Yaşına göre irice olması, araba çekmekten kaslanmış kolları, öfkelendiğinde kıpkırmızı olan suratı etrafındakilerde korku ile karışık saygı yaratıyordu. Saygı, buralarda ancak korkulana saygı duyulurdu.

Oğlan ikinci kez iteklendiği çamurun içinden korkmuş gözlerle, çaresizce bakıyordu. Burnundan ince bir kan sızıyordu. Bu kadar küçük yaşta ne işi vardı sokaklarda? Oğlana baktı, içi acıdı. Sokaklardaki ilk günleri geldi aklına. Gerçi böyle çelimsiz ve küçük değildi ama, kendinden büyük birkaç çocuk onu da hırpalamıştı. Ama o zamanla kendini kanıtladı, öyle boş tehditlere pabuç bırakacak kadar zavallı olmadı hiç.

Buraların müdavimi bir çocuk vardı. İsmini bilen yoktu. Azılı derlerdi ona. Yüzünün sağ tarafını ikiye bölen bıçak izi korkunçluğunu artırıyor, unvanına katkıda bulunuyordu. İlk karşılaşmalarında epey hırpalamıştı Akif’i, ama o pabuç bırakmadı.

Aynı böyle yağmurlu bir gündü. “Burası benim mıntıkam,” diye diklenmiş, üzerine yürümüştü Azılı. Birkaç dakika evvel yaşadığı sahneyi anımsadı. Bir yerlerde okumuştu. Tarih kendini tekrar edermiş. Bu da onun tarihiydi işte.

Azılı itmiş, o inatla düştüğü yerden kalkmıştı. Her kalkışında sonuna kadar açtığı gözlerini yüzüne dikmişti. Yüzü gözü kan içinde kalmıştı ama, yine pes etmemişti. Azılı baktı olmuyor biraz daha uğraşsa elinde kalacak vazgeçmişti. “Allah’ından bul, ölümün elimden olacak yoksa,” deyip bırakmıştı yakasını. O günden beri sokaktaki karşılaşmaları hep gergin oldu. Ama bir daha bulaşmadı ona. O da racon gereği hep saygı gösterdi Azılı’ya.

Sahi uzun süredir yok ortalıkta. Ot kullanıyormuş. Büyük abiler konuşurken duymuştu. Otu alacak parası olmadığından, sattırmaya başlamışlar. Aynasızlar bir ara içeriye almış. Belki hâlâ oradadır. Hapishane sıcakmış, karnı da doyuyormuş insanın. Yalnız gençten çocuklara öyle şeyler yapıyorlarmış ki… Allah korusun. Aç kalmak daha iyi diye düşündü.

Oğlan ayağa kalkmıştı. Kocaman açtığı siyah gözlerini dikmiş bakıyordu. Ağladı ağlayacak. Ne yapsa. Az evvel kaçan çocuklar ilerde bekleşiyorlar. Sayıları giderek artıyor. Onu burada bırakırsa kendisine duydukları hıncı çıkartmak için daha fazla yüklenirler. Fena etti karışmakla. Daha çok kinlendiler oğlana. Kısa bir tereddüt yaşadı. Yan gözle aşağı yolda biriken çocuk kalabalığına baktı. Sesini duyabilecekleri kadar yükseltip, cebinden çıkardığı kirli mendilini uzattı. “Al, sil burnunu,” dedi. Ardından, “Sakın ağlama,” diye tısladı, “ağlama, valla bir güzel döverim seni.”

Oğlan kirli elini uzatıp mendili aldı, ağlamasını yuttu, omuzlarını dikleştirdi. Arif çocuklardan yana hiç bakmadan, “Çocuğa dokunan olursa yakarım. Söylemedi demeyin,” diye bağırdı.

Aferin! himayesinde bir çocuk eksikti, az derdi varmış gibi. Canı sıkıldı. Ama artık geri adım atamaz. Hafif babacan bir tavırla, “Arabanı al da gidelim, geç kalıyoruz,” dedi.

Oğlan mendili uzattı, kirli ellerini ondan daha kirli pantolonuna sildi, ayaklarını sürüyerek boyundan büyük arabasına doğru seğirtti. Arabanın tutamaçlarını yakalamak için atlaması gerekiyordu. İkinci denemede yakaladı. Yan yana yokuşu tırmanmaya başladılar. “Adın ne senin?” Sorduğu sorunun cevabını önemsediği yoktu aslında, yanında ıklaya tıslaya yokuşu çıkmaya çalışan çocuğa baktı. Gayretliydi de oğlan. Çocuğun inatçılığı kendi halini hatırlattı.

Aklı eski günlere kaydı. Babası çalıştığı lokanta sahibinin karısına kapılıp, kadınla beraber sırra kadem basalı iki ay olmuştu. Küçük elini avucuna bıraktığında duyduğu güveni yitireli iki ay…. Birlikte köye gittikleri son yazın üzerinden geçen koca iki ay… Uzun yaz gecelerinde bahçeyi esir alan Ağustos böceklerinin bitmeyen cırıltısını dinlerlerken, babasının anlattığı Karınca ile Cırcır böceğinin hikâyesinin üzerinden geçen iki ay. Henüz Karınca mı yoksa Cırcır Böceği mi olacağına karar veremeden geçen iki ay.

Evde lokma yok. Anası ne yapacağını bilmez halde. Pazarın kurulduğu günlerin akşamı sergilerden arta kalanlardan topladıkları ile karın doyurmaya çalışıyorlar. İşe de yarıyor hani. Atılmak üzere ortalığa saçılan o sebzelerle kaç kişi doyuyor bilseniz aklınız şaşar. Fakirlik zor şey ama kader işte. Kim ister fakir bir dünyaya doğmak.

Anası o akşamüzeri, pazardan arta kalanları toplamıştı toplamasına ama ne ocakta pişirecek gaz ne de yemeğe koyacak yağ kalmıştı. Anacığının mutfak denen o derme çatma tezgâhın önündeki çaresizliği yüreğini dağladı. O an karar verdi. Gerçi epeydir bir şeyler yapması gerektiğini düşünüyor, etrafta ne var ne yok gözlemliyordu.

Mesela, karşı komşunun oğlu, sabaha karşı kalkıyor bez torbalı arabasının gıcırtılı ağırlığıyla gecenin sessizliğini bölerek yokuş aşağıya salıveriyordu kendini. Akşamüzeri de geri geliyordu. Yüzü hep kirli sarı olurdu, üzerinde işe giderken giymek için edindiği kahverengiye çalan eski bir pantolon. Yaz kış hep aynı salaş kazak. Birkaç kez gizliden takip etti. Sonra kendinden yaşça büyük, tıknazca delikanlıya yanaştı. O yanında yürürken diğeri hiç ses etmedi. Nasırlı ellerinin nasıl ustaca çöpleri karıştırdığını, işe yarayanları bir çırpıda nasıl da buluverdiğini, arabasının heybesinde biriktirdiklerini, caddenin gürültülü kalabalığını geçip yukarı mahalledeki fabrikaya nasıl teslim ettiğini, parasını peşin alışını –en çok dta bunu–, hepsini bir bir izledi. İzledikçe iş yatmıştı aklına. Bu arada okula gitmeyi çoktan bırakmıştı. Ufak ufak komşu Abi’ye yardım eder oldu. O da hiç ses çıkarmıyor, yardımını kabul ediyordu. Birkaç gün sonra eline biraz para sıkıştırdı.

 “Aferin Akif, bugün iyi iş yaptın bu da senin hakkın,” dedi, babacan bir tavırla. Oysa ondan sadece birkaç yaş büyüktü.

İşte o akşam, anası çaresizce mutfak tezgâhına bakarken koştu, mahallelinin koyduğu adla “Zengin Bakkal’dan” ekmek aldı, yağ aldı, biraz da zeytin, gaz almaya parası yetmemişti, olsun, o da olacaktı inşallah. Anası gazeteye sarılı zeytine ve ekmeğe baktı sessizce. Nereden buldun diyecek oldu, yutkundu. Bakışındaki çaresizlik aklından hiç gitmedi. Akif sobanın yanındaki mindere oturup önce gazeteye sarılı zeytini açtı, sonra ekmeği ikiye bölüp yarısını anasına uzattı. O iştahla ekmeğini yerken anası küçük lokmalar ona eşlik ediyordu. Kazandığı ilk paranın gururuyla karınlarını doyurdular. Sonra komşu Abi ile nasıl işe çıktığını, neler yaptığını bir bir anlattı anasına. Babasının çok önemsediği şeyleri anlatırken yaptığı gibi sesini kalınlaştırarak, “Ekmek var ana bu işte, pis iş ama olsun, karnımız doyar,” dedi. Son lokmasını yutarken çürümüş ön dişleriyle çocuksu bir gülüş fırlattı, hayat lunaparkta o en sevdiği atlı karıca gibiydi. Dönüp duruyordu. Anası önceleri okulu bırakmasın diye pek direndi ama sonunda çaresiz, kabullendi.

Artık tek sorun kalmıştı. Bir araba edinmek. Biraz araştırdı, sordu soruşturdu. Komşu Abi’nin yardımıyla elden düşme bir araba aldılar, o da borçla. İlk günlerinde birlikte iş tuttular, fazla hırpalanmadı çok şükür. Komşu Abi’si himayesine almıştı. Geçtikleri sokaklarda bir iyi tanıttı Onu diğerlerine. Azılı dışında kimse ilişmedi, o da uzun sürmedi. Fabrikaya da kaydını yaptırdılar. Artık kendi hesabına çalışıyordu. Derken palazlandı, işi iyice öğrendi. Başka mıntıkalar aramaya başladı. Arabanın borcu bitti. Şimdi daha büyük bir arabası var. Karınları doyuyor, iyi kötü bir çevresi de var çok şükür. Komşu Abi’nin hakkını hiç ödeyemez, hapisten bir çıksın, düzen kurması için yardım edecek. Sonra el ele verdiler mi…

“Hasan,” dedi yanındaki cılız ses, “adım Hasan Abi.”

İstifini hiç bozmadan yürümeye devam etti. Kendini en az on yaş büyümüş hissetti. Yokuşun başına az kala, “Hadi Hasan,” dedi. “Acele edelim, epey vakit kaybettik. Şu yokuşu çıktık mı büyük bir mahalle var, oradan nevaleyi toplayıp doğru fabrikaya.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR