Kahire ve her üç kişiden birinin asker, polis veya güvenlik elemanı olduğu Mısır...
4 Mart 2017 Hayat Gezi

Kahire ve her üç kişiden birinin asker, polis veya güvenlik elemanı olduğu Mısır...


Twitter'da Paylaş
0

Sabahın erken bir saatinde, düşmanı kahreden şehir anlamına gelen Kahire’deyiz. Otogarda bir taksiciyle sıkı bir pazarlık sonunda, Kahire’nin iç içe geçmiş beton yığını binaları arasında Tahrir meydanındaki Kahire ulusal müzesine gidiyoruz.
Kadir Işık
Bir gün önce safaride, Kahire’ye beraber gidelim, dedi Turan. Akşam saat sekizde Şarm terminalinden Kahire otobüsüne biniyoruz. Otobüsün yarısı bizim gibi, Kahire’yi, piramitleri görmek için yola çıkan turistler. Biletler numarasız, herkes boş bulduğu koltuğa oturuyor, bize de teker üstü iki koltuk düşüyor. Otobüs yeni, koltuklardaki naylonlar sökülmemiş, oturduğum koltuğun naylonunu yırttım ayakaltına attım. Sarhoş bir Rusla muavin arasında geçen tartışma bitince yol alıyoruz. İçerisi soğuk, birkaç kez muavine klimayı kısmasını ya da kapatmasını söyledim, gitti şoförle konuştu, değişen bir şey olmadı. Şoför kaban giymiş, kafasında bere var. Bir ara televizyon açıldı. Ses çok yüksek, arada şarkı söyleniyor, müzikal bir film de olabilir, değişen sahnede adamın biri kadını dövüyor, kadın çığlık çığlığa bağırıyor. Adam gitmek istiyor, kadın bırakmıyor, adamın önüne duruyor. Yan tarafımda oturan kız parmaklarıyla kulaklarını tıkıyor, öteki kız soğuktan iki büklüm, ayaklarını altına almış. Yol boyunca birçok askeri noktada pasaport kontrolü yapılıyor. Her kontrol noktasında en az yarım saat bekliyoruz. Zırhlı araçların üzerindeki silahların başında farklı giyimli boy boy her yaştan askerler, polisler var. Her üç kişiden birinin asker, polis veya güvenlik elemanı olduğu Mısır’da otellerin kapılarında bile polis ve birkaç güvenlik elamanı bekliyor. Bu durum askeri darbeden sonra oluşan bir güvenlik zafiyeti değil, günlük yaşamın bir parçası. Kendimi savaş alanında bir yerden başka bir yere taşınan rehine gibi hissediyorum. Sabahın erken bir saatinde, düşmanı kahreden şehir anlamına gelen Kahire’deyiz. Otogarda bir taksiciyle sıkı bir pazarlık sonunda, Kahire’nin iç içe geçmiş beton yığını binaları arasında Tahrir meydanındaki Kahire ulusal müzesine gidiyoruz. Şehrin sabah trafiği İstanbul’u aratmıyor. Şehir gürültülü, kirli, tozlu ve tıkış tıkış, rengi gri. Çok katlı dip dibe binalar insanın ruhunu karartıyor. Bazı binalar birbirine o kadar yakın ki, aralarına ip gerilip çamaşırlar asılabilir. Yüksek katlı binalarda tamamlanmamış boş daireler görüyorum. Taksici, binaların dışı için ayrı, içi için ayrı vergi ödendiğini, söyledi, içini yaptırmak dış kabasını yaptırmaktan daha masraflıymış. Kahire’nin kaleye yakın, bizim için tehlikeli Ölüler Şehrine gitmedik, yakınından geçerken taksici gösterdi. Eski bir Memluk Mezarlığı olan Ölüler Şehrinde yaklaşık beş yüz bin kişi yaşıyormuş. Mezarların üzerinde mezarlık bekçilerinin evleri varmış. Bu geleneğin eski Mısır’dan günümüze kaldığını düşünüyorum. Elbette bir geleneğin bu kadar uzun sürmesinin nedeni inançla birleşen fakirlik. Eski Mısırlıların inanışa göre ölümden sonra ruh bedenden ayrılarak üç bin yıl süren bir yolculuğa çıkıyor ve tekrar bedene dönüyor. Yok olma korkusu yüzünden o günlerde en büyük sorun, bedenin en iyi şekilde korunması. O dönemin bilimi bu iş üzerine çalışmış olmalı ki hâlâ piramitlerin sırrı çözülemiyor. Üç bin yıllık yolculuğunu tamamlayan firavunların ruhları, geri döndüklerinde bedenlerini yerlerinde bulamayanınca, muhtemelen başka bedenlere yerleşmişlerdir. Zincirlikuyu mezarlığında ölmeden önce mezar yeri satın alan bazı zenginler yılanlardan, börtü böcekten korktukları için mezarların içini mermer yaptırıyorlarmış, hatta karanlıktan korkanlar içine ışıklandırma bile döşetiyorlarmış. Altmışlı yetmişli yıllarda böyle bir mezarın maliyeti, çoğu zaman çevredeki bir gecekondunun maliyetini aşıyormuş. Nâzım Hikmet, “Ölüme Dair” şiirinde, “Ölümün adil olması için hayatın adil olması lazım” der. Tahrir meydanı, Mısır baharında televizyonlarda söylendiği gibi, üç milyon göstericinin doldurabileceği büyüklükte bir meydan değil. Meydanın farklı yerlerine yerleştirilmiş tanklar ve zırhlı askeri araçlar var. Herkes telaşlı, aceleci. Müzenin kapısı önünden meydana baktım, birkaç fotoğraf çektim. Nereden geldiklerini anlamadığım sivil polislerden biri pasaportumu istedi, öteki makinede meydana ait fotoğrafları sildirdi. Müzeye fotoğraf makinesiyle girmek yasak, makineyi emanete bırakıyorum. Neo klasik bir yapı olan müze Fransız bir mimar tarafından bu yüzyılın başında yapılmış. Müzenin bahçesinde Arkeolog Mariette’nin heykeli var. Mariette tarihi eserlerin yurtdışına çıkarılmasını ve yağmalanmasını engellemiş bir Fransız. Müzenin duvarlarındaki papirüslerde ölüler kitabı sergileniyor. Tutankamon'un maskesi ve mumyasına her ihtimale karşı pek yaklaşmıyorum. Hiyeroglif yazılarda Tutankamon’un mezarı için, “Bu mezara her kim dokunursa ölümün kanatları onu saracaktır” yazıyor. Mezara dokunanların çoğu kısa sürede ya hastalıktan ya da bir kaza sonucu ölmüş. Her tarafta kocaman lahitler var. Devasa sfenksler bakımsız, dağınık, güvenlikten yoksun. Bir rehber etrafını çeviren turist kafilesine, herhangi bir tarihi esere elini koyarak ya da sırtını dayayarak bilgi veriyor. Dört bin yıl önce giyilen parmak arası terlikler, banyoda üzerine oturmak için kullanılan açılır kapanır oturaklar, som altından takılar, ev eşyaları, tabaklar, çömlekler ve daha birçok farklı eser göz kamaştırıyor. Müzede toplam üç saat geçiriyoruz, Turan sıkılıyor, müzenin bahçesinde beni bekliyor. Nil’in kıyısında derme çatma bir gezi teknesine bindikten sonra pazarlık yapmadığımızı hatırladık. Kişi başı onar dolar. Tekne bizi birkaç yüz metre götürdü, karşı kıyıya bıraktı. Meral olsaydı, pazarlık yapmayı unutmazdı, dedi Turan. Eğer Meral olsaymış, ikişer dolara tüm Nil nehrini baştan aşağı gezermişiz. Turan, nehrin uzunluğunu 6650 kilometre olduğunu duyunca, ıslık çalıyor. Meral, diyor, Roma’da dondurma alırken pazarlık yaptı, dondurmacı bir top fazladan verdi, o da sıcakta eridi. Nil İstanbul boğazını andırıyor, boğaz kadar geniş değil, üzerinde bir sürü köprü var. Nehrin her iki yakası beton yığını apartmanlar, iş hanları ve plazalarla dolu.
Dünyanın ayakta kalan son harikası piramitlerdeyiz. "İnsanoğlu zamandan korkar, zaman da Piramitlerden" diyor Mısırlılar.
Öğlene doğru, dünyanın ayakta kalan son harikası piramitlerdeyiz. "İnsanoğlu zamandan korkar, zaman da Piramitlerden" diyor Mısırlılar, binlerce yıldır zamana karşı direnerek ayakta kalan insan yapımı şaheserler karşısında saygıyla eğiliyoruz. Meksika’da, Bolivya’da, Çin’de ve daha birkaç ülkede Mısır piramitlerinin benzerleri var. O dönemlerde kıtalar arası iletişim araçları olmadığına göre, bu birbirine uzak diyarlarda benzer yapıların inşa edilmesi bir muamma. Erich Von Deniken’in kitapları geliyor aklıma, Tanrıların Arabaları, Tanrıların Yolculuğu... Şehrin birçok yerinden görülen üç büyük piramitten Kefren ve Keops’un mumyalar kayıp ama Mikerinos’un mumyası, geçen yüzyılın başlarında tarihi eser kaçakçıları tarafından İngilizlere satılmış. İçinde bulunduğu gemi Cebelitarık’ta fırtınaya yakalanıp batmış, mumya da okyanusun derinliklerine gömülmüş. Keops piramidi dört bin yıl boyunca insan eliyle yapılmış en yüksek yapıymış. Üst kısımları aşınmış, taşların keskin uçları dağılmış. Piramidin dibinde durup yukarı bakınca yüksekliği daha net anlaşılıyor. Keops piramidinin taşlarına dokunduktan sonra diğer piramitlere yürüyorum. Turan, benden bu kadar, birini gördüm, diğerleri de bunun gibi, karşımdalar işte, yoruldum. Bir de şu develerden birini arkama alıp piramitlerle aynı karede bir fotoğraf çektirdim mi, yeter. Sen git gel, ben biraz kestireceğim, dedi, çantasını başının altına yerleştirdi, taşa uzandı. Güneş ortalığı ısıtmaya, sıcak bastırmaya başlamıştı. Geleneksel Arap kıyafeti giyen bir adam beni durdurdu. Peşi sıra yürüyen yorgun devesinin yularını elime verdi, kolunu omzuma attı. Elimdeki makineyi gösterdi, hadi selfi yapalım, dedi el kol işaretleriyle. Deve akıllı, yuları kimin elindeyse onun peşinden giden cinsten. Adam kafasındaki beyaz sarığı da kafama taktı, terlerimiz birbirine karıştı. Sarığı çıkardım, adam oralı değil, yular da sarık da elimde kaldı. Bu samimiyetten bir kâr elde edeceğini düşünmedim. Mail adresini ver sana fotoğrafını göndereyim, dedim, yemedi. Money, money dedi üst üste. Anlamıyorum, ne demek istiyorsun, anlamıyorum seni, dedim, papağan gibi, money kelimesini tekrarladı durdu. Yüzündeki gülümseme hiç değişmiyor. Cebimdeki bozuklukları çıkardım, kabul etmedi. Dilenci bir çocuk geldi yanımıza, sonra başkaları, bir anda etrafım çoluk çocukla doldu. Cüzdanım çantanın fermuarlı kısmında, elim de üstünde. Bozuklukları cebime koydum. Bir dilencinin seçme şansı olamaz. Sarığı devenin hörgücüne bıraktım, yuları boynuna sardım. Adam peşim sıra geliyor, hızlı yürüyorum, Kefren piramidine yaklaştım, o sırada yanımdan geçen bir başka turistin peşine takıldı.   Doğan güneşi ve firavun için yeniden dirilişi temsil eden Gize sfenksine en son gittim. IV. Firavun Kefren döneminde yapılan sfenks, erkek başlı, aslan gövdeli ve kanatsız. Yüzünün doğuya dönük oluşu, Güneş Tanrısı Ra'yı her sabah doğar doğmaz görmesi için. Savaşçı ya da yırtıcı değil, aksine, mülayim ve gizemli. Mitolojiye göre bu sfenks yeraltı dünyasının muhafızı. Sfenks bir yazıtta şöyle diyor: “Mezar şapelini korurum. Mezara ait odanın muhafızıyım. Zorla içeri giren muhafızı uzaklaştırırım. Düşmanları ve silahlarını yere fırlatırım. Mezar şapelinden hainleri kovarım. Bir yere gizlenmiş düşmanları yok ederim. Gizlenecekleri yerleri kapatırım.” Sfenksin pençeleri arasında yıkık dökük bir de bir tapınak var. Kahire terminalinde bizi eski bir minibüse bindirdiler. Her türlü maceraya açığım, bir yanım hep, dur bakalım ne olacak, olayı kaçırma, der. Tanzimat dönemi aydınlarından Direktör Ali Bey yazdığı anılarında, Aden iskelesinden gemiye dönerken, kayıkçı gemiyle iskele arasında durup anlaştıkları paranın iki katını istemiş. Bindiğimiz arabanın bizi yarı yolda bırakmasına şaşırmayacağım. Şoför tek kelime İngilizce bilmiyor. Kahire’yi çıktık, bir saat yol gittik, mola yerinde başka bir şoför aldı arabayı, öbürü çekti gitti. Yeni şoför çok hızlı kullanıyor, belli ki acelesi var. Arkada oturan biri yavaş gitmesi için uyardı, aldırmadı. Bir askeri kontrol noktasında durduk, bekledik, konvoy oluşturacağız, dediler, ama birçok araba bizim yanımızdan geçip gidiyor. Şoför askerlere yalvarırcasına konuşuyor. Ne konuştuğunu anlayamıyoruz, ama bir sorun olduğu kesin. Daracık koltuklarda yarım saat yol alıyoruz yarım saat bekliyoruz, beş saatlik yolu on saatte aldık, ama piramitleri görmeye değdi.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR