Kamiran Bedir-Xan • Yaşlı Kartal
7 Temmuz 2017 Ne Haber

Kamiran Bedir-Xan • Yaşlı Kartal


Twitter'da Paylaş
0

Emir Tacîn yaşlıydı, fakat sarayında taze ve bir içim su cariyeleri vardı, hepsi de Emir’i severdi, çünkü Emir delişmen ve güçlü bir adamdı. Öpüşleri tatlı ve sıcaktı. Kadınlar tatlı ve sıcak öpüşleri sever. Kadınlar her zaman ateşli ve duygulu adamları sever, o adamlar gençmiş, yaşlıymış, fark etmez. Gençlik aşktır, gençlik kalpteki alevdir, yoksa yumuşak ten ve al yanaklar değildir. Hepsi ihtiyarı severdi, fakat ihtiyar onlardan sadece birini, fiengalli bir kız olan Perîxan’ı severdi. Evinde sarışın, mavi gözlü, esmer, yeşil gözlü, inci dişli ve gül dudaklı, hepsi de bir mayıs güneşi ışığı gibi duru, mart çiçekleri gibi güzel üç yüz cariyesi vardı. Fakat hiçbirine karşı fiengalli kıza duyduğu aşkı hissetmiyordu, hiçbirinin aşkı Şengalli’ninki kadar bol yapraklı ve ateşli değildi. Bu üç yüz kadın, zamanlarını hoş kokular sürünerek, lezzetli yemekler ve güzel tatlılar yiyerek geçiriyordu. Kaval, kemençe, davul ve tef, güzel şarkılar dinleyerek dinleniyorlardı. Emir çoğunlukla fiengalli’yi yanında isterdi. Emir’in her şeyi; dünya malı, kadın güzelliği, inci ve mücevher çeşitleri ve özgürlüğün getirdiği mutluluğu vardı. Sarayının bir köşesinde yorulan bedenini dinlendirip ömrünün son demlerini keyif içinde geçiriyordu. Oğlu Gurgîn, mertlikten ve yiğitlikten nasiplenmiş bir delikanlıydı, babasının adını gitgide yüceltiyordu. Yaptığı talanlardan sarayın hazinesi ağzına kadar dolmuştu. Emir Tacîn, Gurgîn’e hep sevgiyle bakardı. Oğlunun elinde olduğu sürece adının asla kendinden bir şey kaybetmeyeceğini, namının hep daha fazla yürüyeceğini, dost düşman karşısında hep onurlu kalacağını biliyordu. Gurgîn, gittiği her talandan eve pahalı kumaşlar ve kadifeler, altın kabzalı ve gümüş kınlı kılıçlar, inci gerdanlıklar, ipek halılar, peri yüzlü kızlar ve kadınlar getiriyordu. Gurgîn, günlerden bir gün büyük bir savaşta düşmanlarını mağlup etmişti. Halkı, onunla gurur duymuştu. Beyler, ağalar ve aşiret liderleri, cümle göçerler ve yerleşikler onu ziyarete gelip babasının kalesinde ona yedi gün yedi gece süren düğün dernek kurdu, son gece babası tahtından inip oğluna baktı, ona şöyle dedi: – Gurgîn, sen, iyi bir oğulsun, Allah sana hep yardım etsin, Allah ne kadar büyükmüş ki senin yiğitliğini sağlığımda bana gösterdi ve şu yorgun gözlerimle görüyorum ki adım ve ailemin adı hep seninle yaşayacak. Sen, babanı geçtin. Allah’ım, bencileyin kuluna iyi bir oğul, aklı başında bir oğul, cömert bir oğul verdin. Gurgîn, hadi de bakayım bana, baban sana ödül olarak bir şey vermek ister, ne dilersin bakalım? Yüreğindeki dilek her neyse, almalısın. Babasının diyecekleri bitmeden Gurgîn’in gözleri gökteki yıldızlar gibi parladı, titreyen bir sesle dedi: – Babam, benim ulu emirim, fiengal dağlarının kızı Perîxan’ı bana ver, yüreğimdeki dilek budur! Emir, bir süre sessiz kalakaldı, yüreğinin acıklı imdadını duyuyordu. Sonra güçlü ve aceleci bir sesle: – Al onu, düğün dernek dağıldıktan sonra senin olsun! Gurgîn kızardı, gözleri sevinçten parladı, yerinden kalkıp babasına,
– Onu bana vereceğini biliyordum, ulu komutanım babam, emrindeyim. Uğruna kanımı dökerim, bu kan senin kanındır, damla damla akacak canımdan! Emir, – Bir şey istemem, dedi.
Der demez başı göğsüne düştü.
Eğlence bir saat sonra dağılmış, Emir’le oğlu yan yana, sessizce eve doğru gidiyordu. Etraf zifiri karanlıktı. Bir bulut, göğü ve yıldızların yüzlerini gizlemişti. Babayla oğlu böyle böyle yürüyordu, en sonunda Emir Tacîn söze başladı: – Hayatım her geçen günle birlikte sönmekte, ihtiyar kalbim her gün biraz daha gevşemekte, göğsümdeki ateş gitgide azalmakta, bir tek fiengalli güzelin aşkı, hayatımın ışığı ve sıcaklığı olmuştu. Gurgîn, de bakayım bana, onu çok mu seviyorsun? Evdeki cariyelerden yüzlercesini al, bir tek o kalsın yanımda. Gurgîn, acı bir sesle nefes alıp veriyordu. Emir devam etti: – Şu dar-ı dünyada birkaç günüm kaldı, sadece birkaç kısacık gün... sayılı günler. Perîxan yüreğimin son sevinci oldu. O beni tanır, beni sever, benimle avunabilir. Ondan başka kim beni, bu ihtiyar, ele ayağa düşmüş adamı sevebilir ki? Hiç kimse... onlardan hiçbiri... Gurgîn suspus olmuştu. – Nasıl olur da ben yaşayacağım ve senin onu kucakladığını, öptüğünü bileceğim? Gurgîn, kadın söz konusu olunca, ne baba kalır ne de oğul! Hayatımın akşamı bana çok zor gelecek. Keşke eski yaralarım deşilseydi, kanım o yaralardan aksaydı da bu geceyi görmeseydim. Oğlu hâlâ suspustu. Cümle kapısının önünde durdular. Başlarını önlerine eğdiler. Karanlıktan göz gözü görmüyordu, sert bir rüzgâr sarayın pencerelerini titretip çatılarda, ağaç dalları arasında vahşi bir şarkı tutturmuştu. Gurgîn, babasına usulca dedi: – Baba, ben ona çoktandır vurgunum.
Babası onu şöyle yanıtladı: – Evet, bunu biliyorum ve onun seni sevmediğini de biliyorum. Gurgîn: – Onu ne zaman hatırlasam, bir türlü yüreğimden söküp atamadığımı görüyorum. Kıssalarımız güzel kadınların savaştan daha zor olduğunu söyler, eğer güzellerse yabancılar onlara vurulur, eğer çirkinlerse kocalarının kalpleri azaplar içinde yanar. Emir: – Hikmetli, derin sözler, kalp acısına derman olamaz. Oğlu onu yanıtladı: – Babacığım, böyle karşılıklı ağlayıp sızlayacak mıyız? Birbirimizi teselli etme peşinde miyiz?
Emir, saçlarına aklar düşmüş kafasını kaldırdı, tasalı ve kederli bakışlarla oğluna baktı, oğlu söz aldı: – İstersen onu öldürelim, ne dersin? – Sen, benden ve ondan fazla kendi nefsini seversin. – Sen de. İkisi gene suspus oldu, sonra Emir konuştu: – Evet, ben de! Emir, bu ânın verdiği dert ve kahırdan âdeta bir çocuğa dönmüştü. Oğlu bir daha sordu: – Ne diyorsun... onu öldürelim ister misin? Babası, ağlamaklı bir sesle: – Onu sana veremem... yapamam! Oğlu: – Ama ben artık onsuz yapamıyorum, ya beni öldür ya da onu bana ver. ‹stersen onu nehre atalım, ne dersin? Babasının sesi sanki bir rüyadan geldi ona: – Evet, onu nehre atacağız.
Saraya girdiler, Perîxan, güzel ve rengârenk bir halının üzerinde uyumuş kalmıştı, karşısına geçip onu seyre daldılar. Sıcak gözyaşları, Emir’in gözlerinden yuvarlanıp ak sakalına düşüyor, inci misali parlıyorlardı. Oğlu, kendini çok zor tutuyordu, incecik bir sesle Perîxan’a seslendi. Perîxan, uykudan uyandığında Emir’i gördü. Kiraz dudaklarını ona uzatıp dedi: – Yaşlı kartal, öp beni!
Emir, sesini yumuşatıp ölgünce: – Kalk... bizimle gelmelisin... Perîxan zeki bir kadındı, niyetlerinin ne olduğunu anlar anlamaz: – Geliyorum. Demek kararınız bu, ne sana yâr olayım, ne de ona, yiğitler öyle yapar. Üçü, ses çıkarmadan nehre doğru gidiyordu. Sarp ve dolambaçlı bir patikada ilerlerken rüzgâr vahşice uluyordu. Perîxan çıtkırıldımdı, tez yoruldu, ama yoldaşlarının fark etmelerini istemezdi. Gurgîn, Perîxan’ın geride kaldığını görünce, – Korkuyor musun? dedi. Perîxan bir şey demedi, tatlı bakışlarıyla ona baktı, yara bere içinde kalmış, kanayan ayaklarını gösterdi. Gurgîn ellerini ona uzatıp, – Seni taşıyayım! dedi. Perîxan Emir’in kucağına atılıp kollarını Kartal’ın boynuna doladı. Emir onu kaldırıp ağırlıksız bir şey gibi kollarına aldı. Perîxan elleriyle ağaç dallarının kapadığı yolu açıp Gurgîn’e yüz çeviriyordu. Gurgîn arkadan geliyordu, ansızın babasına, – Bırak ben öne geçeyim, dedi, kızıl ateşin alevi kalbimi tutuşturur, arkadan boynuna bir hançer sallamaktan korkarım. Emir: – Geç öne, Allah senin kusuruna bakmasın, bu dediğinden dolayı seni affettim gitti, aşk ne demektir bilirim. Çağıldayan suyun sesini duyar oldular. Büyük bir kayanın tepesine vardıklarında, nehir suyu altta, dipsiz, karanlık bir çukur gibi göründü onlara. Dalgalar acı acı köpüklenip vuruyordu. Gurgîn, Perîxan’ın karşısına geçip eğildi: – Allah’a emanet ol. Perîxan, içinde su darbelerinin ölüm şarkısı söylediği çukura baktı. Çukurun kenarına geldiğinde bedeni titredi, elleriyle göğsünü sıkıp dedi: – Atın beni! Gurgîn ellerini uzatıp kederle nefes alıp verdiğinde, Emir, Perîxan’ı çekip göğsüne bastırıp öptü, kayanın üstünden suya attı. Çıt çıkardığını, inlediğini bile duymadılar. Gök karaya kesmişti; bulutlar giderek kararıyordu, rüzgâr sesi artık ölümün sesine dönmüştü. Gurgîn, babasına dedi: – Hadi baba, gidelim. Emir usulca, Dur, deyip kulak kabarttı, bir ses duymak istiyordu ama bir şey gelmiyordu. Bir süre geçti, oğlu gene, baba, hadi gidelim, dedi, Emir ona, az biraz daha bekle, dedi. Bir süre daha geçti, Emir, hadi gidelim, dedi. Beraber birkaç adım gittiler, Emir ansızın durup, – Ben, nereye gidiyorum ki? dedi. Ne için gidiyorum! Bütün hayatım onunlaydı, o gittiyse, hayat ve rahat benim için ne ifade eder, neye yarar ki! İhtiyarım, artık hiç kimse beni sevmez, aşksız hayat, delilik değildir de nedir? Oğlu:
– Babacığım, namın yedi düvelde yürümüş; asarsın kesersin, cezalandırırsın affedersin, para pul, hepsi senin elinde. Emir: – Gurgîn, onun dudağından, Perîxan’ın dudağından bana bir buse ver, al bütün servetim senin olsun. Bu sayılan şeyler, ölü, cansız şeylerdir, sadece aşk ve hayat renkli ve kokuludur, abıhayat olan kadındır. Aşksız olan hayatı yaşamıyordur, perişandır, günleri gamla, kederle, tasayla, gözyaşıyla geçer. Allah hep sana yardım etsin Gurgîn, günlerin ve gecelerin düğün dernekle, güzelliklerle geçer umarım. Emir bu sözleri söyleyip nehre doğru gitmeye başladı. Gurgîn, baba diye bir çığlık attı, durdu, bir şey daha ekleyemedi söylediğine. Hayatı kararmış, ölümün güldüğü ve kendine çağırdığı bir adama ne denebilir ki? Babası, ona dönüp, – Bırak beni, dedi. Oğlu: – Allah ne der bu yaptığına? Emir: – O, her şeyi bilendir, deyip kayanın tepesine vardı, kendini nehre attı. Rüzgâr, ağaçların ve dağların arasında sertçe, keskince uğulduyordu. Gurgîn, göğe bakıp seslendi: – Ey Allahım, bana da güçlü bir yürek ver! Emir Tacîn’in gözleri, ölümün karanlık gecesinde parladı.

Öykünün Kürtçe adı: “Evloyê Pîr”

Kürtçeden çeviren: Kawa Nemir

Kamiran Bedir-Xan Kürt yazar, gazeteci, öykücü, çevirmen ve kültür adamı. 21 Ağustos 1895 yılında İstanbul’da doğdu. 1840’lı yıllarda Osmanlılar tarafından yenilgiye uğratılan ve sürgün edilen Bedirhanîler sülalesinden ünlü Kürt aydını Celadet Bedir-Xan’ın kardeşidir. Almanya’da hukuk doktorası yaptı. Ardından Beyrut’a yerleşti, avukatlık yaptı. Hawar (Çığlık) dergisinde yayımlanmış birçok yazı ve çevirisinin yanında, 1943 yılında Beyrut’ta Roja Nû (Yeni Gün) ve Stêr (Yıldız) gazetelerini çıkarmıştır. 1947’de Fransa’ya geçti, orada Kürt Araştırmaları Kurumu’nu kurdu. O sıralarda Paris Üniversitesi’nde Kürtçe dersleri vermeye başladı. Farklı konularda ve farklı dillerde otuzu aflkın kitap yazdı. Bütün hayatını Kürt kültürüne, edebiyatına ve diline adayan Kamiran Bedir-Xan, 1978 yılında Paris’te öldü. • Nâzım Hikmet’in ona gönderdiği bir mektup, Kürt ve Türk halkının yakalaması gereken ilişki biçiminin belgesidir. Eyloyê Pîr (Yaşlı Kartal) adlı öykü kitabı 2007’de, Lîs Yayınları tarafından yayımlandı.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR