Kapı
23 Ocak 2020 Öykü

Kapı


Twitter'da Paylaş
3

Üst kat komşularım, Bay ve Bayan Kahverengi. Zillerinde böyle yazıyor. Beni evlerine davet ettikleri güne kadar (yani bugün) kadınla sekiz, adamla sıfır kez karşılaştım. Kadınla karşılaşmalarımın ilki hariç hepsini planladım. Benim zilimde hâlâ eski kiracının adı var. İlhami Düz. (Kayıpmış.) Oysa Bayan Kahverengi bu sabah kapımı çaldı, siyaha yakın bordo rujlu incecik dudaklarıyla, “Günaydın Bay Işık. Ben üst komşunuz Vera,” dedi, ismimin üstüne basa basa. İsmimi nerden biliyor diye düşünürken, “Hoş geldiniz. Kocam ve ben sizi bu akşam yemeğe bekliyoruz. Saat sekiz gibi. Geç kalmayın,” dedi. Cevabımı beklemedi. Merdivenlerden hızlı hızlı inip gitti. Davetten çok bir emir gibiydi. Arkasında titreşen oryantal kokulu boşluğa baktım, sürmeli kahverengi gözleri hâlâ üzerimde, “Peki,” dedim, *gelirim.”

Vera ile dün sabah da burada kapımın önünde karşılaştık. Dediğim gibi, aslında bu bir karşılaşma değildi. (Planlamıştım.) Üst katta kapının kapandığını duydum, yatağımdan kalktım, geceden hazırladığım çöp poşeti elimde bekledim. Gözetleme deliğinden ışığın yandığını görünce kapıyı açtım, çöpü çıkarıyor gibi yaptım. Yavaşladı, ona doğru bakmasam da baştan ayağa beni süzdüğünü tüm hücrelerimde hissettim. Merdivenlerin ortasına gelince durdu, benim çöp torbasıyla oyalandığım gibi o da çantasını kurcaladı, bir şey arıyormuş gibi karıştırdı. Bakışlarının ağırlığından kafamı kaldıramadım, sadece siyah rugan topuklularının içindeki kemikli ayaklarına, mantosunun etekleri arasından bir görünüp bir kaybolan incecik bileklerine bakabildim. Kapıyı kapatıp hemen gözetleme deliğine yapıştım. Dairemin önünden geçti, aşağı inen merdivenlerin başına gelince birden dönüp bana baktı. Gözetleme deliğinden tam gözümün içine. Aşağı kaydım. Bir süre sırtım kapıda, yerde öylece oturdum.

Mutfağa gittim, kendime papatya çayı demledim. Sakinleşmem gerekiyor. Fincandan çıkan dumanların arasından, sürmeli gözleri belirdi. Yine elim ayağıma karıştı. Herkeste mi böyle bir etkisi var yoksa sadece bende mi?

 

Elimde çayım yatak odasına gittim. Bu akşam ne giysem? Kot ve gömlek Vera’ya hakaret olur. Gardırobuma göz gezdirdim. Kareli gömlekler, polo yaka tişörtler, yün kazaklar, hiçbiri Vera’nın ruhunu onurlandırmaya uygun değil. Askıların en sonunda, kılıfın içinde damatlığım duruyor. Çıkarıp yatağa serdim. Yüz yıllardır lambasında esir bir cin gibi tüttü. Şimdi değilse ne zaman?

Biraz çalışayım yoksa zaman geçmeyecek. Bilgisayarımı açtım. Google’a girdim. Kadınların konuşmaktan hoşlandıkları konular başlığını arattım. Muhabbet başlatmakta berbatım. Gerçi Vera da bu başlıktaki kadınlar arasına girer mi şüpheliyim. Sonuçlara göz gezdirdim. Erkekler, mağaza indirimleri, para, cinsellik, diğer kadınlar, diyet şeklinde saçma sapan bir liste. Vera’nın bunlardan bahsetmek isteyeceğini hiç sanmıyorum.

Yemek hakkında konuşmayı herkes sever. Son yayına hazırladığım kitaptan çok şey öğrendim bu konuda, kullanayım işte. Ne işle meşgulsünüz Bay Işık derse. Agâh deyin lütfen derim. Doğrudan editörüm mü desem yoksa edebiyat öğretmeniyim ama editörlük yapıyorum mu?

Saat sekize çeyrek kala yeni bir çift çorap üzerine ayakkabılarımı giydim, kendinden cilalı süngerle parlattım. Girişteki aynada kendime baktım. Biraz abartılı olsa da etkileyici görünüyorum. Aynada birkaç gülümseme çalıştım. Saat sekize beş kala şarabı da alıp çıktım. Kapıyı acele etmeden kilitledim. Merdivenleri yavaşça çıktım, nefes nefese kalmak istemiyorum.

Yedi numaralı kapı. İki kanatlı, masif ahşap. Şaşırdım. Bir daire kapısı olmak için fazla şatafatlı. Damatlığımın içinde, kapıyla aynı kaderi paylaşıyoruz. Bulunduğun yere hiç ait olamama. Üzerinde sarmaşık dalı kabartmaları var. Ellerimi kabartmaların üzerinde gezdiriyorum, parmaklarımı oymaların içine sokuyorum. Çok eski. Pirinçten kulpları, tokmağı var. Tokmağı kavrıyorum, ağır. Üç kez vuruyorum. Kadim bir çalgı geldiğimi mi müjdeliyor, sur’a mı üfleniyor?

Kapıyı Vera açtı. Ağır bir tütsü kokusu genzimi yaktı. Eşikteyim. İçerisi loş. Bütün mobilyaları kapı doğurmuş. Hepsinde sarmaşık dalları var. Beni içeri çekiyorlar. Vera’nın eli ince, kemikli, soğuk. Salonun uzak köşesinden zen müziği yayılıyor. “Hoşgeldiniz Bay Işık. Şöyle buyrun.” Bordo kadife şilteli berjeri gösteriyor. “Bay Kahverengi yok mu,” diyorum elimdeki şarabı uzatırken. “Birazdan gelir. Şarap için teşekkürler, hemen açıp geliyorum.” Beline kadar siyah gür saçlarını ortadan ayırmış, kocaman kahverengi gözlerini sürmeyle belirginleştirmiş. Bin bir gece masallarından fırlamış gibi. Yürümüyor süzülüyor. O mutfaktayken etrafı rahatça inceliyorum. Duvarda bir resim asılı. Halı dokuyan kadın. Arkası dönük. Uzun siyah saçlarını örmüş. Anadolu değil, başka bir coğrafya. Daha sert, daha acımasız. Yakından bakmak için tablonun yanına gittim. “Anneannem,” diye fısıldadı kulağıma arkamdan, elindeki kadehi uzattı. Tüylerim diken diken oldu. Ne ara gelip bu kadar yakınma sokulmuştu. Keşke evde aç karnına o iki kadeh şarabı içmeseydim. Gerginliğimi alır diye işte. “Çeyizim için dokumuş,” dedi, yerdeki halıyı gösterdi. “Tam iki bin yüz altmış düğüm. Nerdeyse ruhumdakilere denk.” Karşılıklı berjerlere oturduk.

“Ruhunuzda düğümler mi var?”

“Kimin yoktur ki?”

“Benim.”

“Damatlığınız öyle demiyor ama.”

İlk golü yedim. Başımı önüme eğiyorum.

“Yürütemedik.”

“Bazen yürümüyor.”

Şarabımızdan birer yudum aldık. Halının düğümlerini tek tek çözmek istiyorum. Sarmaşıkları köklerinden sökmek…

“Bay Kahverengi?”

“Gelir birazdan. Hormeh Sabzi pişirdim. Sever misiniz?”

Neyse ki bu golü yemeyeceğim. “Kuzu kavurmadan mı?” dedim gururla. Bir kaşını kaldırdı, belli belirsiz gülümsedi. Diğer kaşını da kaldırabilir miyim diye çocukça bir hevesle, “Hormeh, Azeri Türkçede kavurma demek, değil mi,” dedim.

“Bu açıklamanızla Şiraz şarabına terfi ettiniz Bay Işık. Şirazı yalnızca hak edenler içer. Üstelik birazdan yapacağımız sadece şarap içmek olmayacak, bu bir sergüzeşttir. Hazır mısınız?”

Küçük bir fino gibi başımı salladım. Halime acır gibi gülümsedi. Bir kesme şeker atsa, havada yakalayacağım.

“Bakıyorum da etimoloji seviyorsunuz. Bay Kahverengi gelene kadar küçük bir oyuna ne dersiniz,” dedi.

Daha da heyecanlanıyorum.

“Nasıl bir oyun bu?”

“Oynadıkça öğreneceğiniz bir oyun Bay Işık. Tıpkı hayat gibi.”

“Başlayalım o zaman.”

“Çoktan başladık. Üstelik siz fena halde yeniliyorsunuz.”

Kahkaha atarak kazandığım Şirazı getirmeye mutfağa gitti.

“Çok çabuk öğrenirim, haberiniz olsun,” diye seslendim arkasından.

Elinde daha koyu kırmızı şarapla dolu, daha büyük kadehlerle döndü. Masanın başında durdu. “Sizi böyle alalım Bay Işık,” dedi. Koyu renk, ceviz ağacından masif bir yemek masası. Uzaktan kalın bacaklarındakilerin sarmaşık dalları olduğunu düşünüyorum ama yaklaştıkça yılan olduklarını anlıyorum. Çatal dilini dışarı çıkarmış, pul detayları ince ince oyulmuş, kıvrım kıvrım yılan kabartmaları bunlar. İçim ürperiyor ama rakibime sezdirmemek için kibarca gülümseyip şaraba uzanıyorum. Kadeh elinden elime geçiyor, eli elimin üstüne. Yılan gibi soğuk. Bir süre tutuyor. Elimi, nefesini, anı.

“trip Poker bilir misiniz Bay Işık ”

“Bilirim ama iskambil oyunlarını pek sevmem,” dedim. Sesimdeki hayal kırıklığını saklayamadım.

“Basit bir iskambil oyunu oynayacağımızı da nerden çıkardınız,” dedi azarlar gibi. “Strip etimoloji oynayacağız.” Masanın arkasındaki dolabı açtı, şimdiye kadar gördüğüm en kalın etimoloji sözlüğünü çıkardı, küçük bir yükseklikten masanın üzerine bıraktı. Sözlük masayla buluşunca kadehlerimizin içindeki şarap, damarlarımdaki kan titredi. “Umarım sözcüklerle aranız iyidir Bay Işık. Yoksa yemeğinizi çıplak yemek zorunda kalacaksınız,” dedi. Tiz, kısa bir kahkaha attı. Bay Kahverengi’nin gelmesine ramak kalmışken böyle bir şeye cesaret edemeyeceğini düşünüp blöfünü gördüm, kahkahasına katıldım. “Yemeğimi güzel, çıplak bir kadınla yemek çok hoş bir değişiklik olacak benim için.” Kadehimi ona doğru kaldırıp “Sözcüklere,” dedim. Bir kaşını kaldırıp gülümsedi, kadehini yavaşça kadehime dokundurdu. Cesaretime şaşırdım.

“O zaman adımla başlayalım Bay Işık, Vera ne demek biliyor musunuz?”

Meçhul ve müphem olan Vera’nın adıyla başla. İlk soru kolay yerden geldi. Bu sabah sahip olduğum bütün sözlüklerde adının açıklamalarını tek tek okudum.

“Günah ve haramdan kaçınmak için şüpheli şeylerden uzak durma. Takva. Köken Arapça. Kur’an-ı Kerim’de geçmiyor.”

“Peki ya siz Bay Işık bu saydıklarınızdan uzak durabiliyor musunuz?”

“Öyle bir çabam yok.”

“Korkmuyor musunuz?”

“Neden?”

“Mesela İlhami Düz gibi kaybolmaktan.”

“Neden kaybolayım ki?”

“Günah haram ve şüpheli şeylerden uzak duramadığınız için.”

“İlhami Düz ondan mı kayıp?”

“Kim bilir belki de. Yalnızlık yutar insanı Bay Işık.”

Saatime baktım. Vera işaret parmağıyla kadehin ağzında daireler çiziyor.

“Bay Kahverengi çok geç kaldı.”

“Gelmek üzeredir. Sıra sizde.”

Vera’nın üzerinde siyah bir elbise var. Tek bir soru yeterli. Yapmaz herhalde ama yine de kolay bir şey sormalı, bilebileceği bir şey.

“Hafız Şirazi’yi bilir misiniz Bay Işık? Hafız Şirazi demiş ki; Eyvah. Felek, herkesle gizlice ve başka bir tarzda oyun oynadı. Fakat bu hilebaza galip gelen kimse yok. Size bu damatlığı giydirip buraya gönderen feleğe söylemek istediğiniz bir şey var mı Bay Işık?”

Bu da ne demek şimdi? Kafamı mı karıştırmaya çalışıyor.

“Madem öyle benim ismimle devam edelim,” dedim. Terliyorum. Ceketimi çıkarıp sandalyemin arkasına astım.

“Kuralları çiğnemeyelim ama Agâh Bey’ciğim. Soruyu bildiğiniz halde neden soyunuyorsunuz? Şimdi benim de bir parça çıkarmam gerekecek.

Hemen ceketimi geri giydim.

“Agâh ne demek bilmiyorum,” dedi, siyah elbisesini bir çırpıda çıkardı, salonun ortasına attı. Sözlüğü açtı. Okudu. Köken Farsça. Bilen, haberli, uyanık, arif. İnsanı şeytani yaldızların aldatıcılığından ve nefsanî hazların sarhoşluğundan kurtararak agâh bir gönül sahibi kılan en mühim tefekkür ufku şüphesiz ki ölümü düşünmektir.

“Neyi biliyorsun Agâh neyi?”

“Yanlızlığı Vera.”

“Yalnız kalacak ne yaptın? Neden boşaldı etrafın? Herkes kötü, bir sen mi iyisin Agâh?”

“Gittiler.”

“Demek gittiler. Sen kaldın, onlar gitti, öyle mi ?”

“İlhami Düz de yalnız mıymış?”

“Hem de nasıl. Hatta o kadar yalnızmış ki aynalarda aksi, yerde gölgesi yokmuş. Ona sular değmez, rüzgârlar okşamazmış. Ne evlatmış anası öldüğünden beri ne kocaymış karısı gittiğinden beri ne de babaymış oğlu büyüdüğünden beri. Gözetleme deliğinde bir gözmüş yalnızca.

Sarmaşıklar mobilyalardan hışırtılarla uzanıp boynuma sarılıyor, masanın altından yılanlar tıslıyor.

“Sıra bende.”

“Tamam siz kazandınız. Giyin elbisenizi lütfen. Bay Kahverengi bizi böyle görürse yanlış şeyler düşünebilir.

“Olur mu hiç öyle şey Agâhcığım oyunun en heyecanlı yerindeyiz, üstelik soru sorma sırası bende. Nerdamin ne demek?”

Vera’ya bakmamak için kadehimin içindeki son yudumu dairesel bilek hareketleriyle karıştırıyorum. Vera memelerini burnumun dibine kadar sokarak, “Bilmediğinize bahse girerim,” dedi.

Hile yapmak tek kurtuluş gibi görüyor.

“Bir kadeh daha şarap alabilir miyim lütfen.”

Vera mutfağa gidince hemen sözlüğü açtım. Nerdamin diye bir kelime yok. Elim ayağıma karıştı, sözlüğü düşürdüm.

“Kazanmayı bu kadar mı çok istiyorsun Agâh.”

“Soyunmak, çıplak kalmak istemiyorum Vera. ”

“O damatlığın içinde sandığından daha çıplaksın.”

Sözlüğü açtı okumaya başladı. Nermadin; Köken Farsça. Yalnızlıktan kaybolan hiç haber alınamayan ve sonunda kendisi hakkında gaiplik kararı verilen kimse.

“Hile yaptığın için tamamen soyunacaksın Agâh.”

“Son bir kadeh şarap alabilir miyim lütfen?”

“Saat gece yarısını çoktan geçti Agâh. Ay battı. Mey bitti. Soyun.”


Twitter'da Paylaş
3

YORUMLAR


Ceren Esen
Çok sürükleyici, akıcı, merak uyandıran bir hikâye. Ilgiyle, bitmesin diye zevkle okudum. Umarım devami gelir ❣
10:51 AM
Özlem Karalar
Merak uyandıran akıcı ve bir öykü olmuş. Okurken hem eylendim hemde bilgilendim. Başka öykülerini de merakla bekleyecegim
12:11 AM
Öznur Akbaş
Akıcı sürükleyici merak uyandıran güzel bir öykü okurken adeta içindeymişim gibi hissettim kalemine yüreğine sağlık Deniz Saatkaya Eldam
8:23 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR