Kapitalizm Çözümün mü, Sorunun mu Kaynağı?
11 Mart 2020 Ne Haber Doğa Kitap

Kapitalizm Çözümün mü, Sorunun mu Kaynağı?


Twitter'da Paylaş
1

Kapitalizmin tarihin her döneminde dünyaya bugünkü kadar zarar verdiği iddiasında değiliz. Bir dönem, büyüme ve GSYH verileri anlamlı olduğu gibi kapitalizm ve getirdiği maddecilik de topluma şu andakinden çok daha fazla hizmet ediyordu. Ancak artık bu anlamda işlevini tamamlamıştır.

Kapitalizm doğası gereği rekabete dayalıdır ve rekabeti teşvik ederek insanlık için en iyi ve en verimli sonuçların bu şekilde elde edileceğini savunur. Verimliliğin artışı anlamında bu kısmen doğrudur da. Ancak çoğu zaman buna ek olarak yaratılan vahşi rekabet monopol ve oligopol şirketlerin doğmasıyla sonuçlanır. Tekelleşme ise toplum çıkarlarının aksi yönünde çalışan bir mekanizmadır. Piyasadaki çok fazla marka ve ürün alternatifi nedeniyle ilk anda bu tekelleşme dikkatimizden kaçabilir. Mesela gıda sektöründe binlerce ürün sunan yüzlerce marka iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda şirket tarafından piyasaya sürülmekte ve pazar domine edilmektedir. Unilever’i ele alırsak 400’den fazla markaya sahip olduğunu, yıllık 50 milyar eurodan fazla ciro yaptığını ve 190 ülkede, yani hemen hemen dünyanın her köşesinde tüketiciyle buluştuğunu görürüz. Bu çerçeve özellikle son otuz kırk yılda küresel şirketlerin çoğu için geçerli duruma gelmiştir. 

Rekabetin getirdiği bir başka özellik, toplumun bütününün göz ardı edilmesi ve bireylerin kendi çıkarlarının ön plana alınmasıdır. Bu da yozlaşmaya, sosyal katmanlaşmaya, çalışanların mümkün olan minimum maaşlarla maksimum süre çalıştırılmasına ve sonuçta parası olanın bir anlamda diktatörlüğüne yol açar. Bu yaklaşımlar da toplumsal, ailesel ve çevresel yıkımlara zemin hazırlar.

Kapitalizm en üst düzeyde yaşandığı ülkelerde bile görece eşit ve tüm vatandaşlar için insani bir yaşam sağlayamadı ve halen de bu konuda umut vermiyor. OXFAM’ın 2013’te yayınladığı rapora göre İngiltere’de kendine ve ailesine bakabilmek için gıda bankalarına başvuranların sayısı 500 binin üzerinde. Bu sayı 2012’ye göre üç katlık bir artışa denk geliyor. Yine rapora göre, yardıma başvuranların sayısı 2007’den beri istisnasız her yıl artmış. Benzer koşullar en özelleşmiş ve en kapitalist ülke olan ABD için de geçerli. Günümüzde ABD en çok mahkûm barındıran ülkelerden biri. Kapitalizmin yarattığı yoksulluk ve eşitsizlik bu durumun en temel kaynağı olarak göze çarpıyor. ABD bütçesi incelendiğinde adalet sistemi ve kolluk kuvvetleri için yüklü miktarda para harcanıyor olması dikkat çeker. Oysa yoksulluğu azaltmak ve problemin temellerine inerek çözüm oluşturmak için rol oynayacak sosyal devlet uygulamalarına gereken önem verilmemektedir. Çünkü kapitalizmde aslında yoksulluğun ortadan kaldırılması değil, sadece kontrol altında tutulması hedeflenir. Bunun nedeni de toplumun bir bölümünün yoksulluğunun diğer bölümünün zenginliği anlamına gelmesidir. Ekonomist Atilla Yeşilada’nın ifade ettiği gibi, “Serbest piyasa ekonomisi gelir dağıtımında adaleti sağlayamaz, aksine adaletsizliği artırır.” 

Kapitalist görüş daha önce de bahsettiğimiz gibi büyümenin ve dolayısıyla GSYH’nin artırılmasının tüm insanlara fayda sağlayacağını iddia ediyor. Oysa GSYH’deki artış geçmişte yaşanan üretimin son derece kısıtlı olduğu, zaman zaman kıtlıkların yaşandığı dönemlerde anlamlı olsa da artık çok sığ ve toplumun çoğunluğunun durumunu yansıtmayan bir bakış açısı sunmakta. Bunun temel nedeni GSYH’de belirli bir seviyenin üzerindeyken yaşanacak artışların kişilerin yaşam standardına minimal düzeyde etki etmesi ve mutluluklarına hemen hiç katkıda bulunmamasıdır. Bir diğer neden, GSYH’nin doğrudan yaşam standardıyla ilgili olmamasıdır. Örneğin, sağlıksız beslenip obezite sorunu yaşayan insanlar hem tüketimleri hem de sağlık harcamaları dolayısıyla GSYH’ye katkıda bulunur. Bir anlamda yaşam kaliteleri düşerken büyüme verisini olumlu yönde etkilemiş olurlar. 

GSYH’yi yükseltmenin yollarından biri de problem yaratıp onu çözmektir. Savaşlara bağlı olarak savunma sanayisinin büyümesi, yıkılan şehirlerin imarının inşaat sektörüne katkısı, ihtiyaç içindeki insanların aldığı kredilerle bankaların kârlarındaki artış, suçlarda, ihtilaflarda, boşanmalardaki artışa bağlı olarak hukuk sisteminde harcanan paraların büyümesi GSYH’yi artırıp ekonominin iyiye gittiği algısına katkı sağlarken aslında toplumun sorunlarındaki artışı yansıtmaktadır. Bir başka deyişle sistemdeki verimsizlikler sayısal olarak ekonominin iyiye gittiği şeklindeki yoruma açıktır. Oysa toplumun mutluluğu savaşlara değil barışa, hastalığa değil sağlığa, ihtilaflara değil huzura endekslidir. GSYH ile doğrudan bir ilişkisi yoktur.

Bugün özellikle gelişmiş ülkelerde toplumun büyük bölümü için bu durum geçerli. İçinde ekonomist, ekolojist, psikologların bulunduğu çok sayıda uzman da onlarca yıldır bu sorunun farkında ve daha doğru ölçümler yapabilmek için yeni yöntemler geliştirmek için çalışıyorlar. Bu süreçte önerilen alternatif ölçüm yöntemleri arasında Çevresel Sürdürülebilirlik Endeksi, Gerçek İlerleme Göstergesi, Ekonomik Refah Endeksi, Çevresel Performans Endeksi, Sürdürülebilir Ekonomik Refah Ölçümü gibi birçok gösterge bulunuyor. Bunlardan hiçbiri henüz genel olarak kabul görmüş olmasa da en azından bazı yönlerden GSYH’ye kıyasla daha anlamlı veriler sağlayabiliyorlar.

Ekonomik sistemimizin çarpık yönlerini gözler önüne seren bir örnek de altın madenciliğidir. Son teknolojik gelişmelere rağmen çevreye ciddi zarar verilerek yürütülen madencilik faaliyetleri sık sık çevrecilerin eylemleriyle de gündeme gelmekte. Bugün altın madenciliği dediğimizde büyük oranda yapılan şey, milyonlarca metreküp toprağın işlenerek içindeki az miktarda altının çıkarılması, sonrasında da merkez bankalarının kasalarında saklanması, yani tekrar yeraltına indirilmesidir. Bir başka deyişle, ticari olarak kullanımı sınırlı olan altının çevreye verilen zarar pahasına çıkarılmasının en temel amacı tekrar gömülmesidir. Bu eylemin de insanlığa bir yararının olmadığı açıktır. 

Kapitalizmin tarihin her döneminde dünyaya bugünkü kadar zarar verdiği iddiasında değiliz. Bir dönem, büyüme ve GSYH verileri anlamlı olduğu gibi kapitalizm ve getirdiği maddecilik de topluma şu andakinden çok daha fazla hizmet ediyordu. Bunun temel nedeni kapitalizmin o dönem için üretim artışının ardındaki temel dinamik olması, bir başka deyişle kıtlıktan bolluğa geçişin arkasındaki güç olmasıdır. Ancak artık bu anlamda işlevini tamamlamıştır. 

Sürekli artan borçluluk, sağlanan refahın da gelecekten borç alınmış bir refah olduğunu gösteriyor. Halihazırdaki borçların sürekli artıyor olması, birileri zenginleşirken birilerinin de sömürülerek fakirleşmesi anlamına geliyor. Şekil 3 incelendiğinde küresel borcun sürekli arttığı net olarak görülebilir. Borcun hem ekonominin iyi gittiği hem de kriz yaşadığı dönemlerde artıyor olması da sistemin kronik sonuçlarından biri. Varabileceğimiz bir diğer sonuçsa bu artışın kısa vadede olmasa bile uzun vadede sürdürülemez oluşudur. Dolayısıyla ekonomik sistemimizin öyle ya da böyle ciddi şekilde tökezlemesi kaçınılmazdır. 

Kişinin mutluluğu açısından baktığımızda da durum benzerdir. Geçmişte farklı dönemlerde iyi bir yiyecek stoku, sağlam bir ev ya da belki iyi kötü bir araba kişinin en önemli mutluluk kaynaklarındandı. Mülkiyet duygusu kişiyi tatmin ediyor ve toplumda statü sağlıyordu. Bugünse maddi mutluluk kaynakları yerlerini giderek deneyimlere bırakıyor ve temel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra elde edilen eşyalar kişiyi daha fazla mutlu edemiyor. Dolayısıyla kapitalizmin uğraş verdiği daha fazla tüketim mutluluk açısından da anlamını kaybediyor. 

Kapitalist ekonomi kâr maksimizasyonunu merkezine alan sınırsız bir tüketim ütopyasıdır. Bu yönüyle küresel ısınma başta olmak üzere birçok insani ve çevresel sorunun kaynağıdır. Tüm insanlığın refahını artırma iddiasıysa sadece maskesidir. Kapitalistler rahatça hedeflerine ulaşabilmek için bu ekonomik sistemin çalışma prensiplerini yalanlarla meşrulaştırır. Toplum bu yalanlara inandığı sürece herkes üzerine düşeni yapar ve her şey yolunda gider. Başka bir deyişle, tüm bu sistemin devamı medya ve eğitimle beyinleri belirli bir şekilde düşünmeye programlanan nesillerin sayesindedir. Goethe’nin dediği gibi, “Kimse özgür olduğuna inanan birinden daha iyi köle olamaz.”

Zaman zaman ne düşüneceğimizi ve ne hissedeceğimizi bile dikte eden kapitalizm bizi demokrasi içinde yaşadığımıza ve özgür olduğumuza inandırmıştır. Bunun bir halüsinasyon olduğunu ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı Louis Brandeis, “Ya demokrasiye sahip olabiliriz ya da bütün zenginlikleri elinde tutan birkaç kişiye, ama ikisi birden olmaz” sözleriyle ifade etmiştir. Bu konuda Eliot Dalga Prensibi ve sosyonomi konularındaki çalışmalarıyla tanınan Tuncer Şengöz’ün tespiti de çok yerindedir: “Kapitalizmi zenginler değil (çünkü sayıca çok azlar) yoksullar yaşatır. Çünkü kapitalizm onlara bir gün sınıf atlayıp çok zengin olabilecekleri (boş) umudunu verir. Eşitlikçi toplum yoksulların değil, zihinsel olarak gelişmiş insanların ütopyasıdır.”

Ekonomik sistemimizin siyasete bir tezahürü olarak son dönemde popüler olan bir sav ise devleti şirket gibi yönetmenin tüm vatandaşlar için daha iyi bir sonuç doğuracağı iddiasıdır. Bunu dile getirenlerin temel tezi, şirketler için uygulanan ve verimliliği artıran yönetim modellerinin gelişmelere ayak uydurmakta yavaş kalan devlet yapılarına da uygulanmasının vatandaşa sunulan hizmetleri iyileştireceğidir. Ancak burada atlanan nokta, şirketlerle devletlerin amaçları açısından birbirine benzemez oluşudur. Şirketlerin tek kuruluş amacı kâr etmekken, devletlerin amacı vatandaşlarının sadece ekonomik değil her anlamda iyi bir yaşam sürmesini sağlamaktır. Amaçlar farklı olduğundan izlenecek ideal yönetim uygulamalarının da birbirinden farklı olması doğaldır.

Örneğin, yapılacak bir imar artışı elinde arsa bulunan tüm şirketler için doğrudan kazanç demektir. Kâr amacıyla kurulan şirketlerin bu uygulamayı desteklemesi, hatta lobi faaliyetleriyle teşvik etmesi en rasyonel davranış biçimidir. Ekonomik olarak bakıldığında imar artışları devlet için de önemli bir gelir ifade eder. Verilecek inşaat ruhsatlarından elde edilecek gelirler, sonrasında toplanacak emlak vergileri ve inşaat sektörünün diğer onlarca sektörü canlandırıp ekonomiye yapacağı katkı devletin imar artışı sağlamasını teşvik edici nedenlerdir. Oysa devletin herhangi bir konuyu tek bir açıdan ele alması beklenemez. İmar artışının vatandaşların yeşil alan ihtiyacına vuracağı darbeden getireceği trafik problemine, yaratabileceği olası hava kirliliği ve mikro klima değişikliklerinden sağlık, eğitim gibi hizmetlere erişimde yaşanabilecek problemlere, hatta kişilerin ruh haline etkisine kadar birçok alandaki yansımaları detaylarıyla ele alınmak durumundadır. Bu analizler sonucunda alınacak kararların ekonomik açıdan anlamlı olsa da toplamda halkın dezavantajına olacağı ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda devletlerin şirketlerden farklı yaklaşım sergilemeleri beklenir. Nihayetinde devletin amacı kâr değil sosyal yarardır.

Benzer şekilde, karar süreçlerinde ve yönetici seçimlerinde şirketlerin hızlı ve çıkarları doğrultusunda karar almaları önem arz eder. Devlet ise liyakate dayalı bürokrat seçimiyle tüm vatandaşları kapsayıcı, maddi çıkarlardan çok toplumun birliğini ve bütünlüğünü öne çıkaran ve en önemlisi şeffaf bir tutum takınmak zorundadır. Ayrıca özel şirkette yapılacak eş-dost-akraba ataması sadece şirket sahibini yani atamayı yapanı etkilerken, devlette yapılacak liyakatsiz bir atama tüm toplumun bedel ödemesiyle sonuçlanır. Bunun sonucunda adalet duygusu zedelenebilir, toplum ayrıcalıklılar ve sıradan vatandaşlar olarak bölünebilir. Bu gibi olası sonuçlar liyakate bağlı atamanın devlet açısından hayati olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla şirketler devletler gibi yönetilemez ve devletler de şirketler gibi yönetilemez.

Burada bir noktaya açıklık getirmek yerinde olacak. Sorunlarımızın kaynağını araştırdığımız bu bölümde örnekleri ağırlıklı olarak ABD’den vermemiz dikkatinizi çekmiştir. Bunun asıl nedeni problemlerimizin temelinde karşımıza çıkan ekonomik sistemimizin, yani kapitalizmin en ideal koşullara yakın, asgari denetimle yaşandığı ülkenin ABD olmasıdır. Dolayısıyla kapitalizmin çözeceğini iddia ettiği sorunları bu ülke üzerinden incelemek çok doğaldır. Bir diğer gerekçemizse özellikle son yüzyılda öteki devletlerin birçok alanda ABD’nin izlediği yolu, farklılıklar içermekle beraber gecikmeli de olsa izlemiş olmalarıdır. 

Diğer tarafta, ilk bölümde değindiğimiz sorunların en çok yaşandığı az gelişmiş ülkeler bu sorunların sebeplerini araştırırken çok karşımıza çıkmadı. Çünkü bu ülkeler ne küresel ısınmayı tetikleyecek ölçüde CO2 üretiyorlar, ne yüksek miktarda üretim ve tüketim yapıp çevresel sorunları domine ediyorlar, ne de finans sistemleriyle tüm dünyayı kontrol etmek gibi bir iddiaları var. Daha ziyade en temel gereksinimlerini karşılamaya çalışıyorlar ve bazı açılardan sistemin kurbanı durumundalar. Yüzyıllar boyunca Batılı güçlerce sömürüldükten sonra bugün de aynı güçlere borçlandırılmış durumdalar. Sefalet içinde yaşam mücadelesi veren halklar bir yandan da bu borçların faizini ödemeye çalışıyor. Dönem dönem bu ülkelerin borçlarının silinmesi gündeme gelse ve bu kısmen yapılsa da güçlü hiçbir kimse ya da kurum onları ayağa kaldıracak bir girişimde bulunmak istemiyor.

Bu ülkelerin sistem kurbanı olduğunu söylerken, içinde bulundukları durumla ilgili hiçbir sorumlulukları olmadığını iddia etmiyoruz. Aksine yönetici elitlerin şüphesiz çok büyük sorumluluğu var. Ancak dünya ölçeğinde yaşadığımız problemlere katkıları gelişmiş ülkelere kıyasla çok daha az. 

Kapitalizmin dünyamızın içinde bulunduğu sorunların en temel nedeni olduğunu gerekçelendirmeye çalıştığımız bu bölüme gazeteci Emin Çapa’nın sözleriyle son verelim: 

Kapitalizm fakirden zengine gelir aktarma modelidir. Kapitalist sisteme hizmet edip yoksulluktan şikâyet etmek söz konusu olamaz. Bu sistemde paylaşılacak gelir varsa, para varsa onu zenginler paylaşır, ödenecek borç varsa onu fakirler, yoksullar, çalışanlar, dar gelirliler öder. Kapitalizmin özü budur. Krizlerde aç kalan zengin görür müsünüz? İflas etseler dahi görmezsiniz. Buna karşın çalışan bir insan işsiz kaldığında yaşam standardı birdenbire aşağı düşer.

Kaynak:Giray Kömürcü, Nasıl Bir Gelecek?, Aganta Kitap, 2020


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Burcu Sütçü
E o zaman biz fakirler toplanıp zenginleri beslemeyelim artık
10:10 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR