Kar
29 Eylül 2018 Öykü

Kar


Twitter'da Paylaş
0

Kar üç gündür devam ediyor. Gökyüzünde kendisine yol yapmış. Kar arkları gökten yere doğru uzanmış, durmadan yağıyor. Yerdeki beyazlık o kadar ki yağan kar tanelerinin gölgeleri her defasında ayrı bir resim çiziyor. Kavak ağaçlarının dallarında biriken kar, kimi ağaçları yere kadar eğmiş. Eğilemeyecek kadar büyük olanlar üzerlerindeki yükten kurtulmak için dallarını feda etmişler. Kar böyle devam ederse, eğilenlerin bir kısmı daha kırılarak kara gömülecek. Dün kırılanların yattıkları yerde, şimdi küçük tümseklerden başka bir şey gözükmüyor. Köyün dışında kalan okul binasına bitişik lojmanla köy arasındaki yol kaybolmuş. Pencerenin hizasına kadar yağan kar sadece nesnelerin değil, aynı zamanda seslerin üzerini de örtmüş. Dışarıda, ne bir ses, ne bir soluk, beyaz sonsuzluğun derin sessizliği. Dışardaki kar döşemenin altında her gün oynaşan fareleri de korkutmuş olmalı. Ya korkularından, ya üşüdüklerinden sesleri çıkmıyor. Yoksa şu ana kadar tahtalarının altında çıtır çıtır sesler duyulurdu. Yorganın altından dışarısını seyrediyorum…

Odanın havasını kontrol etmek için elimi yavaşça yorganın altından çıkardım, çıplak koluma toplu iğneler sokuluyor. Odanın içine buz yağmış. Uyanmam, daha doğrusu kalkıp sobayı yakmam lazım. Ama cesaret edemiyorum. Şimdi kalk, yün çoraplarını giy, iyi ki anam bunları örmüş, sen giy oğlum, bunlar kışın kanını satın alır, demişti de ben çok oralı olmamıştım. Kapıyı aç, dışarıdaki boş kovayla küreği al, getir sobayı boşalt. Külü nereye dökeceğim. Kar kapının yarısına kadar dolmuştur şimdi. Hadi boşalttın, sonra odun tezek getir, sobayı tutuşturmak için uğraş. Düşünmesi bile insanın içini üşütüyor. Vazgeçtim, biraz daha yatarsam, ısınır sonra kalkarım. Başucumda komodinin üstünde duran (komodin dediğime bakmayın, ağaç meyve kasalarının üçünü üstü üste koyup etrafını jelatin kâğıtla kapladım) pilli radyonun düğmesini çevirdim. Sunucunun tok sesi odayı doldurdu. Haber bülteni. Çukurova bölgesinde şubat ayı boyunca hava koşullarının hububat ekimi için olduğu, Marmara bölgesinde zeytin hasadının başarılı geçtiğini anlattı. Bizim kar haber değeri taşımıyor olsa gerek. Öyle ya kar altında kalan adamın haberi olsa ne olur. Köye haber bülteni sona erdi. Bundan sonra beraber ve solo türküler, arkasından Demirbank bize iyi günler diledi.

Yatağın içinde durmakla olmayacak, kalkmaktan başka çare yok. Yavaşça yorganı kaldırdım berbat soğuk. Sanki soğuk yorganın üstünde birikmiş de içeri girmek için fırsatı korkuyormuş gibi. Anamım bu günler için ördüğü çoraplarımı ayağıma geçirdim. Zaten iki kat pijamayla yatağa girmişim, hiç onlara dokunmadan yerde duran kazağı da üstüme geçirip kalktım. Soğuk insanın açıkta kalan yerlerini ısırıyor. İki göz olan lojmanın odalarından birini kullanıyorum. Kullandığım tek göz odanın kapı, penceresini güya sonbaharda onardım. Naylon çektim, sünger kapladım ama bizimki kuşu ağıla kapatmak. Akşamdan sobayı doldur, soba geçene kadar, odanın içi hamam. Tezekler yanıp geçince bir saat sonra ara ki sıcağı bulasın. Beton duvarlar sıcağı âdeta emiyor. O arada uykun gelir yatağa girersen kurtuldun, oldu ki uykun gelmedi ya da hadi biraz daha oyalanayım dedin. Her şey sil baştan, külü çek, dışarı at, odunu, tezeği kala, tutuştur. Isınmak o kadar kolay değil. Odanın içi sanki hiç soba yanmamış gibi soğuk. Dışarısını merak ediyorum. Naylon görüşümü kapatıyor. İçerdeki çerçeveyi açıp dış kasadaki camın buğusunu iyice siliyorum. Bahçe, pencerenin önünden başlayarak karşıdaki duvarla birleşmiş dümdüz olmuş. Yolun karşısındaki toprak damlı evlerin kireç badanalı duvarlarının kiri şimdi ortaya çıkmış. Damlardaki bacalardan yükselen cılız tezek dumanları fantastik romanlardaki hayaletleri anımsatıyor. Damın çökmesinden korkan birkaç köylü küredikleri karların arasından zor seçiliyor. Dün yağan karın ağırlığına dayanamayarak kırılan kavak ağacının dallarını oluşturduğu küçük tümsekte kaybolmuş. Açlıktan sığındıkları saçak altında büzüşen güvercinlerle kargalar muhtemelen çatı arasında yazdan kalan birkaç tane için kavga ediyorlar. Kavga saçak altından dışarıya taşmıyor. Hepsi kara saplanıp kalınca çıkamayacaklarını farkındalar. O yüzden itişmenin ötesine geçmemeye çalışarak çocuklar gibi cığıldaşıp duruyorlar. Güvercinler efendi, sessizce gurulduyorlar. Kargalar bu halde bile çığırtkanlıktan geri durmuyor.

Kar her şeye hâkim, tüm görüntüleri, sesleri kaybettiği gibi kötülükleri de kaybeder mi diye kendi kendime söylenirken. Gözüm köyün üst tarafındaki mezarlığa kayıyor. Sonbaharda, akşam esiri, günün zevale bindiği saatlerde, jandarma arabası ve sivil bir aracın arkasında toz bırakarak mezarlığa doğru çıktığını görmüştüm. O gün köyde adı konmamış bir huzursuzluk vardı ama bu arabalarla bağlantılı olacağını düşünmemiştim. Araba mezarlığa doğru dönünce sanki köy içinden soğuk ve karanlık bir rüzgâr, köyde ne var ne yok o tarafa doğru sürüklemişti. Arabadan birileri (daha sonra yanlarına gidince onların ilçe savcısı, doktor, hâkim, kâtip, şoför olduğunu gördüm) indi. Okulun paydos saati gelince, mezarlıkta toplananları görüp, meraklı gözlerle dikkatini oraya yöneltmiş çocuklarla beraber bende mezarlığa çıktım. Jandarmalar, muhtar imam, mezarın sahipleri olan iki kardeş ve anneleri dışında kimseyi yaklaştırmıyordu. Mezarlık duvarına sıralanmış, olacakları seyrediyorduk. İlçe doktoru bir an başını benden yana çevirince eliyle gelmemi işaret etti. Bir yıldır tanışıyoruz. İkimiz de bekârdık. Hafta sonu gelince ilçeye iniyoruz. İlçede hafta sonları yapacak iş yok, bekâr memurlar ya öğretmen evinde oyun oynuyoruz, ya da İran transit yolu üzerindeki tesislerin birinde gidip rakı içip sohbet ediyoruz. Trakya’dan bir yerden olan doktor arkadaşla da bu şekilde tanıştık. Eliyle gel derken, içindeki sıkıntı yüzünden okunuyordu. Doktorun çağırdığını gören Jandarma içeri girmeme izin verdi. Mezara yaklaştığımda ellerinde küreklerle çalışan iki kardeş tahtalara ulaşmıştı. Küreklere abanan iki kardeş birbirlerinin yüzüne bakmadan ama aynı hareketleri, aynı hassaslıkta yapıyordu. Sanki mezarın içindeki kardeşlerini uykudan uyandırmamak için özel çaba harcıyorlardı. Ben yüzlerinde gözyaşı ararken boşuna uğraşmışım, ikisinin de ayazdan kararmış çehreleri kireç kesmiş. Sadece gözlerinin akları kalmıştı. Doktor arkadaşın yanın çömeldim. Başıyla bu kim diye bakan hâkim köydeki tek kravatlı adamın kim olacağını tahmin etmiş olmalı ki göz selamıyla geçiştirip olanları kâtibe yazdırmaya devam etti. Yapılan işin çok acı bir şey olduğunda herkes hemfikir olmalı, gerekmedikçe kimse başını kaldırıp başkasının yüzüne bakmıyordu. Bulunanlardan sadece kâtip sanki olan biten normalmiş gibi bir taraftan hâkimin söylediklerini yazıyor, bir taraftan da kardeşleri teselli ediyordu. İçlerinde en gergin olan muhtardı. Bu olay mezarın açılıp kapanmasıyla bitmeyecekti. Gelenler gittikten sonra bu işe engel olamadığı için suçlanacak ilk kişi muhtardı. O şimdiden olacakları biliyormuş gibi elleri bağlı, hâkimin karşısında ayakta dikiliyor, sanki ondan medet umuyordu. Ne olur iş bitince beni de götürün diye gözleriyle yalvarıyordu.

Mevta iki ay önce defnedilmişti. Arazi anlaşmazlığı yüzünden, tarla başında çıkan kavgada mezarda yatan çocuğun kafasına kürekle vurmuşlar, çocuk o yarayla ölmüştü. Kavgaya karışanlarda cezaevine girmişlerdi. Şimdi anlaşılan karşı taraf buna itiraz etmiş, yeniden otopsi yapılacaktı. Tahtalardan birisi çıkarılınca o ana kadar sessizce ağlayan annenin feryadı duyuldu. Başına sardığı kefiyesinin altından doladığı beyaz yazmasını yaşmak yapmış, çenesinin altından doladığı siyah tülbendini yaşmak açılmasın diye dolayıp başını üstünde tekrar düğümlemişti. Yaşlı kadın bunları yaparken sanki yaşadıklarından dolayı uçup gidecek aklına sahip çıkmak için bu kadar çaba harcıyordu. Çektiği acıdan yüzü iyice ufalmış, kararmış teninin canlılığa dair tek belirtisi kımıldayan parmakları ve yaşmağının altında belirli belirsiz titreyerek mırıldanan dudaklarıydı. Dua mı ediyor yoksa ağlıyor muydu belli değildi. O zamana kadar bir taşın üzerine oturmuş, daha doğrusu taşın üstünde canlı cenaze gibi duran anne, tahtalar teker teker kenara alınmaya başlayınca, mezarı yeniden açtıranlara, açanlara, mahkemeye, çocuğunu öldürenlere, verip veriştirdi haklı olarak. Yurdunuz yuvanız dağılsın. Ocağınızda baykuşlar ötsün. Yarı yol, yarı menzil kalasınız. Yüreğim yarıldı. Yüreğiniz yarılsın da evlat acısı neymiş anlayasınız.

Söyledikçe öfkesi soğuyacağına artıyordu. Ölüm bir defalık bir şeydir. O zaman anladım ki mezarı açtırmak insanı iki defa öldürmekmiş. Jandarmalar bu duruma hazırlıklı olmalı ki hemen yaşlı kadının etrafını çevirdiler. Eli silahlı askerler arasında kalan kadın bir iki dövündükten sonra çaresiz yerine oturdu. Bu arada tahtalar açılmış mezarın içi görünmüştü. Mezarlığın olduğu yer kil topraktandı. Aşırı yağan sonbahar yağmurları ellenmiş toprağın içine süzülüp mezarı doldurmuştu. Açılan mezarın içi ağzına kadar suyla doluydu. Tahtalar kalkınca suyun içinde havalanmadan kalan kefenli ceset olduğu gibi yukarı çıktı. Bu sefer bağıran kardeşler oldu. Ölen kardeşlerinin bozulmamış kefenli cesedini görünce, artık onun suçsuzluğuna iyice kanaat getirmişlerdi. Çünkü ellerini yukarı kaldırıp dua eder şekilde, gelin, bakın, daha yeni konmuş gibi, hesabını görmeden gitmek istemiyor. Deyince mezarlığın duvarına dizilenlerde de bir hareketlenme oldu ancak onlarda jandarma engeline takıldılar. Savcı askerlere işaret ederek mezarı açan kardeşlerin kenara alınmasını işaret etti. İki asker su dolu mezara girerek yüzen cesedi kenara çıkardılar. Savcının işaretiyle doktor ağzındaki maskeyi elini tersiyle düzelterek kefenin başındaki ipi kesip cesedin başını ortaya çıkardı. Elindeki bisturiyle kafayı bedenden ayırdı. Şoförün elindeki torbaya koydu. Bu arada hâkim olanı biteni düşük bir ses tonuyla kâtibe söylüyor, yılların tecrübesiyle olsa gerek hemen kucağına yerleştirdiği makinesiyle o da ara vermeden yazıyordu.

İş bitip ceset mezara indirilince kardeşlerin yaklaşmasına izin verildi. Bu sefer anne de gelmişti. Su dolu çukuru temizleyen kardeşler imamın okuduğu dualar eşliğinde başsız cesedi yeniden usulüne uygun defnettiler. Mezar kapatılıp sıra taşın dikilmesine sıra gelince, anne kendini ıslak toprağın üzerine attı, Durun! dedi. Başı olmayan beden kimse değildir. Onu ruhu şimdi acı içinde dolanacaktır. Ne zaman başı yerine gelirse, ruhu da huzur bulur. Kötülüğü cezasız bırakanlar, bedenini başsız bırakarak benim yavrumu ikinci kez öldürdüler. O yüzden taşını dikmeyin, deyip, yazıları toprağa gelecek şekilde kapattılar.

İşi biten heyet geldiği gibi gitmişti. Şimdi kar beyaz örtüsünü mezarların üzerine örtmüş, acaba kötülüğü de örtmüş müdür? Huzursuz ruhlar soğukta da dolaşıyor mudur? İçim titredi, bir an dalıp sobayı yakmayı unutmuşum. Çaresiz külü boşaltıp dış kapıya yöneldim. Kar dış kapının koluna kadar çıkmış. Külü karların üzerinden savurup tezekleri tenekeye doldurdum. Birkaç kök geveni de üstüne koyup içeri girdim. Şu gevenler olmasa kışın soba tutuşturmak zor. Okullar açılmadan önce, güzün çocuklarla beraber hem okulda hem lojmanda yakmak için geven toplamaya gidiyoruz. Bu sene de geven toplamaya gittiğimizde köyün üst tarafındaki tepelerde mağaralardan bahsedilmişti merak edip mağaralara kadar çıktım. Mağaralar çok yukarda olduğu için, bir de anlatılan hikâyeler çok olunca çocuklar cesaret edip gelmemişlerdi. Hatta içlerinden birisi öğretmenim o mağaralarda ecinniler var, siz yerler, gitmeyin. Oraya gidenleri yemiş, kafataslarını da bir yalağa doldurmuşlar, deyince benim merakım iyice arttı. Çocukları aşağıda bırakıp mağaralara kadar bir kilometre kadar dik çıktım. Sarp bir uçuruma bakan mağara ağzına geldiğimde içim ürpermedi dersem yalan olur. Mağaranın içinden esen serin rüzgârında buna katkısı olmadı değil. Girişi güvercinlerle yarasalar tarafından paylaşılmış mağaranın içine doğru gittikçe bunu doğal bir mağara değil, insan yapısı olduğunu anladım. Zamanla gerek doğal erozyon, gerekse çoban ateşlerinin isiyle tavanı iyice kararmıştı. İleri doğru gittikçe mağara iki bölüme ayrılıyordu. Sağdaki alan biraz daha geniş toplantı yerini andırıyor, soldaki tarafın girişi dar ve alçak. İçeri girince genişleyen bu bölümde duvarın dibinde yalak şeklinde bir oyuk olduğunu görünce heyecanlandım.

Yalağa yaklaşınca bir sürü insan kafatası gördüm. Korkuyla karışık bir merakla olduğum yerde kalakaldım. Bir süre sonra kendime gelince, sessizce dışarı çıktım. Çocukların yanına geldim. Çocuklar mağaradan korktukları için zaten bir şey sormadılar. Kendi aralarında bana bakıp ecinnilerin beni neden yemediğini anlamaya çalışıyorlardı. Akşam olup lojmanda işlerimi bitirince köyün yaşlılarından birinin evine gittim. Selam hoş beşten sonra amcaya mağarada gördüğümü anlattım.

Yaşlı adam içini çekerek, Ahh! Hocam ah. Onlar bedenini kaybetmiş ölülerdir. Ta cınıbızlar (Ceneviz) zamanından beri var oldukları söylenir. Üzerlerine bir avuç toprak atılmayı beklerler.

Ee! niye atmıyorsunuz?

Hocam bu dağlarda o kadar bedensiz baş, başsız beden vardır ki, hangisi hangisinindir bizde bilmeyiz. O yüzdendir ki bu dağdan aşağı her rüzgâr estiğinde rüzgâr değil, sahipsiz mezarlarını arayan ölülerin huzursuz çığlığı duyulur. Ne zamanki bu başlar gövdelerini bulur, üzerlerine bir avuç toprak atılır, o zaman ruhları huzura erer.

Aklım karışmıştı. İyi de ta o dağın başında ne işleri var. Kuş uçmaz, kervan geçmez.

Bir avuç toprak hocam, her şey bir avuç toprak için. Kimisi altına girmek için, kimisi üstüne oturmak için ama hepsi sonunda bir avuç toprak için. Bak bu kalu beladan beri böyle. Onlar o zaman bir avuç toprak için birbirinin başını koparmış, aradan bilmem kaç yüz sene geçmiş adam aya gitmiş, biz gene bir avuç toprak için bir birimizin başını yarıyoruz. Bu toprak meselesi çözülmeden... 

Geveni tutuştururken aklımdan geçenleri bir daha sorguladım, kar her şeyin üstünü örter ya kötülükleri de örter mi? Kötülük orada durduktan sonra kar eriyince gerisin geri hortlar. Keşke kar kötülükleri yutsa da baharda erirken alıp götürse, yoksa her defasında eriyip toprağa karışan kötülükler, baharda daha çoğalıp çıkıyorlar. Nihayet soba tutuştu. Kar şimdi daha güzel yağıyor.

Fotoğraf: Eli Pastor


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR