Kara Reçel
17 Ocak 2020 Öykü

Kara Reçel


Twitter'da Paylaş
0

I

Ayağında kara şalvarı, başında takkesiyle Deli Osman kuşkuyla etrafına bakındı. Önünde durduğu kapıyı ittirince girişteki çan şangırdadı. Kuyumcu Gevork, şangırtıya araladığı gözlerini tekrar yumdu. Ahşap sandalyenin gıcırtısında sallanarak kestirmeye devam etti. Oğlu tezgahın ardından öne çıktı, “Buyur emmi,” dedi. Uzun boylu, kara kaşlı, kara gözlü Agop, Gevork’un en büyük oğluydu. Deli Osman, şalvarının cebinden çıkarttığı mendil çıkınını açıp kırık altınları gösterdi: “Anamdan kalma, bunları eritip döven mi?” dedi. Agop, altınları evirip çevirdi, “Olur, güneş tepeyi aşınca gel al,” dedi. Deli Osman çekindi, “Yok ben başında beklerim,” dedi. Sandalyeyi işaret edi;, “Bekle o vakit,” diyen Agop çoktan işe başlamıştı. Deli Osman sandalyenin ucuna oturdu. Agop altınları eritme kabına koydu, körüklüyü açtı. Eriyen altını kalıba dökerken bir yandan da bıyıklarını sıvazlıyordu. Deli Osman gözlerini kuyumcunun ellerinden ayırmıyordu.            

 O esnada Gevork gözlerini ovuşturup doğruldu. Titreyen elleriyle konsolun üzerinde duran evrak-ı havadiis aldı. Haberlerin akışına kendini kaptıran Gevork sesini yükseltti; hürriyet, müsavat, uhuvvet. Fransız İhtilali’nin etkileri. Gevork, buruşuk dudağını büzerek düşünceye daldı. Kafasındaki hesabı bitirince birden köylüye döndü. Gülümsedi, “Sen ve ben artık dengiz,” dedi. Deli Osman başını salladı. Agop itinayla altınları döverken, babası okumaya devam etti. “Balkan Harbi ve Seferberlik,” dedi. Durdu. Gözlerini etrafta hızlı hızlı dolandırdı. Hepimiz Osmanlıyız, vatanımızı korumalıyız, diye söylendi. Bir süre sonra başını öne düşürüp uyumaya başladı. Babasının bu hallerine alışık olan Agop, epey zaman sonra işini bitirip altını köylüye uzattı. Onun yüzündeki memnuniyeti görünce de pat diye ağzından habbeyi çıkardı, “Bak gördün mü, yapacak olsaydım sen varken de altınını çalardım,” dedi. Deli Osman hem şaşırmış hem de utanmıştı.

 Deli Osman, köy dışından gelen herkesin yaptığı gibi evine varmadan Akıl Kaşı’ndaki ulu mazıya yöneldi. Yemyeşil ovada sallana sallana uçan yusufçuk, düzlüğün bittiği yerde yükselen mazının sarkan dallarından birine kondu. Sonra tekrar yükselip kayalıklarda kayboldu. Mazı ağacının altında kadınlar, el birliğiyle türlü türlü işler yapıyordu. Mesela bazıları çiğ örüyor, bazıları bulgur dövüyordu. Çocuklar kuş yuvası gibi açtıkları çukurlarda çakıl taşlarıyla göv göçtü oynuyorlardı. Kimi başının altına çarığını yastık gibi koymuş, uyuyordu. Kimi bir köşede öyle mi yapsam böyle mi diye akıl danışıyordu. Sadece köyün değil yoldan gelip geçenlerin de aklının birleştiği yerdi burası, adı üstünde: Akıl Kaşı.

 Hoş geldin Osman Emmi, dedi bulgur döven genç kadın. Yeni biri yeni bir haber demekti ya, şekerleme yapanlar da uyandı. Köylü başladı, Kuyumcu Agop’tan anlatmaya. Heyecanla dinlediler. Köyün en yaşlısı, “Babası Gevork’u bilirim, dürüst adamdır,” dedi. Osman, “Gevork havadisleri okurken duydum. Balkanlarda gene savaş çıkmış, devletimiz seferberlik ilan etmiş,” dedi. Bu havadisler herkesin içine kurt düşürdü.

II

 Sultan Bacı Akıl Kaşı’nda durdu, yanaşmanın yardımıyla attan indi. Oğlu kucağında uyuyordu, onu yatıracak uygun yer aradı. Ağacın dibini gözüne kestirdi. Çiğ ören genç kadın yerinden kalkıp Sultan’ın elindeki patıskayı yere açıverdi. Sultan; oğlunu bunun üzerine yatırdı, eliyle alnını yokladı, “Haahh, terlemeye başlamış, şükür ya rabbim!” dedi. “Nereye gittin geldin?” diye sordu biri diğerlerinin de adına.

 “Yavrum dünden beri yanıyor cayır cayır. Ne yaptım ettim düşüremedim ateşini. Harbe gidenlerden ses çıkmadı. Babası askerde öldü mü kaldı mı kimse bilmiyor. Onun tek yadigarı. Çok korktum. Gün ışırken bindik atlara, Haruniye’ye vardık. Babamın ahbabı dokumacı Ashot Emmiye uğradık. Kaledeki hekim hısımım, selamımı söyle, o iyi anlar çocukların derdinden, dedi. Çıktık Kurtlar Kalesi’ne. Sağ olsun adam baktı her yanına, ilaç hazırladı içirdi, kalanını da verdi. Sabah akşam tok karnına içecekmiş. İki de genç kızı var, karısı yok heral. Para verdim almadı. Mahcup oldum. Aklıma yola çıkarken heybeme koyduğum kara reçel geldi. Çıkartıp verdim onlara. Hemen baktılar tadına, bu nasıl bir şey, dediler. Bizim köyün, meşhurdur, dedim. Kızlar nasıl yaptığımızı sordu. Anlattım bir bir. İncirleri, kazana koyarız, dedim. Nasıl kazana, dedi büyük kız. Don kazanına, çok yaparız çünkü. Ağzı kapalı harsız ataşta önce suya keser sonra sapsarı olur. Soğuyunca incirleri ezmeden ayırır, suyunu da pekmez gibi kaynatırız. Eee incirler ne olacak, diye sordu aceleci küçük kız. Dur hele anlatıyorum, dedim. Babaları gülümsedi. Altın gibi sararmış incirleri çiğe serip, parmağımızla üstüne pıt dokunuruz. Yalnız bizim buralarda çiğ pek az. Yüksek yerlerde daha çok olur. Bunun için öteden beri çoluk çocuk Zeytun’a çiğ kesmeye gideriz baharda. Çiği, kurumadan daha yeşilken çarşaf gibi öreriz. Lazım olan alır kullanır. Eee sonra,dediler. Güneşte iyice kuruyan incirleri elimizle ufak ufak doğrarız. Hani pekmez gibi kaynattığımız suyu vardı ya, onu tekrar kazana koyup doğradığımız incirlerle bir taşım kaynatır, soğuyunca cerelere doldururuz. Öğlen acıkınca yanında ayranla bir öğün savarız, dedim. Çok zahmetliymiş, dedi küçük kız. He ya çok zahmetli,” dedim.

Sultan kaygıyla oğluna baktı. Hatça Nene, “İyileşir korkma, Allah uzun ömür versin,” dedi. “İnşallah,” dedi Sultan. Elini çocuğun göyneğinden içeri soktu, “ Ohh şükür, terlemiş!”

III

 Yine bir gün Mıher, Zeytun’dan yola koyuldu kendine eşlik eden gençlerle. Yanındakiler her gidişinde değişirdi. Akıl Kaşı’na vardıklarında güneşin batması yakındı. Mıher atın üzerinden inmeden göğe baktı, “Gökte heç bulut yok bak! Hava boyraz, burda her şey kurur işte,” dedi. Yanındaki gençler de başlarını kaldırıp bilinmezliğe bakar gibi baktılar. Ulu ağacın altındakiler evlerine dağılmıştı. Atlara yükledikleri yemyeşil çiği buraya indirdiler. Bu sefer geç kalmışlardı. Karanlıkta, dikenli çalılarla kaplı ormanlık yolda ilerleyemezlerdi. Topal Mustafa’nın evine yöneldiler. Ne de olsa eskiden bu yana birbirlerine gelip giderlerdi.

“Dostum misafirin olalım bu gece.”

 “Başım üstüne dostum.”

 Sofaya hemen döşekler atıldı. Uçları rengarenk iplerle kanaviçe işlenmiş uzun yastıklar duvara dayandı. Oturdular.

 “ Sizin için en güzel çiğleri kestik gene. Akıl Kaşı’na yıktık.”

 “ Eyvallah! Bilirsin ki kara reçel için elzemdir çiğ. Zahmet buyurdunuz.”

 “Ne zahmeti nasıl olsa buradan geçiyoruz. Sizin ta Zeytun’a gelmenize ne gerek var.”

 “Sık gider oldun vilayete Mıher, ortalık karışık. Devletimiz de Cihan Harbine girmiş.”

“He ya bilirim, Allah sonumuzu hayır etsin. Sen de bilirsin ki köyümüz dağlık yerdedir. Def-i ihtiyaç vazifesini bana verdiler.”

 Sofra kuruldu, yemek yendi, söz söylendi, köz küllendi. “Malları sağdınız mı?” dedi Mıher. “He, sağdık,” dedi evin hanımı. “Bugün de sütü ben çalayım,” dedi Mıher. Niyeki acep, diyen gözlerle baktı evdekiler. Bir bildiği vardır elbet diye düşünürken mutfağı gösterdi Mustafa. Mıher, sütü mayalayıp yattı. Evin kadını her zamanki gibi erkenden kalktı. Mayalanan sütün üstünü açtı ki bir de ne görsün, süt kazanı yağa kesmiş. Kadın kocasını dürterek uyandırdı, ona da gösterdi. Hayretler içinde kaldılar. Misafirler gitmeye hazırlanırken, Mustafa, “Dostum, bunun hikmeti ney, bize söylen mi?” dedi. Mıher seyrek dişlerini göstererek gülümsedi, “Söyleyemem dostum; lakin bir emare verebilirim,” dedi. Topal Mustafa ve karısı pür dikkat dinledi, “En üce dağların sırtında, sabah güneşin kendini gösterdiği ilk ışıkta, büyük sarı karınca o otun üstüne ener ener çıkar, ener ener çıkar,” dedi. Ev sahipleri bakakaldı.

İki gün sonra Mıherler, vilayetten keçi kılı çuvallarını erzakla doldurup döndüler. Vakit öğle. Akıl Kaşı’nda dinlenmek için durdular. Mıher’in adamları yükleri ağacın biraz ötesine indirdiler, atları da yan tarafta akan dere kenarına bağladılar. Çiğ ören kadınlardan biri onlara, kara reçel ve ayran ikram etti. Karınları doyan yolcuların üstüne rehavet çökmüştü. Akıl Kaşı’nda uyumak isteyen herkesin yaptığı gibi çarıklarını çıkartıp başlarının altına koyup uykuya daldılar. Onların uyumasından istifade eden iki çocuk, kimselere çaktırmadan yüklerin yanına gitti. Çuvalların etrafını dolanıp elleriyle yokladılar. Bunların içinde kim bilir neler neler vardır, diye düşündüler. Dayanamayıp gözlerine kestirdikleri çuvalın ağzını açtılar: Silahlar, mermiler. “Bir tanesini alsak haberleri olmaz,” dedi biri. “Alalım o vakit,” dedi öteki. Açtıkları çuvalın ağzını aynı şekilde kapatmaya çalıştılar ki anlaşılmasın. Sessizce kayalıklara çıkıp sakladılar hazinelerini. Mıher, kara gözlerini açtı, güneşe bakıp silkindi. Aceleyle yanındakilere, “Geç kaldık hadi kalkın!” dedi. Apar topar toplanıp Zeytun’a doğru yola koyuldular.

Ertesi gün çocuklar, anlaştıkları gibi kimsecikler toplaşmadan kayalıklarda buluştu. Askercilik oynarken silah ellerinde patlayıverdi. Ulu mazıya tüneyen serçeler çığlık çığlığa yükseldi. Tüm köylü sese koştu. Çocuklar korkudan tir tir titriyordu.

“Nerden buldunuz bunu?” diye sordu yaşlı adam.

Biri ağlayarak:

“Mıher’in çuvallarından.”

“Oğorladınız mı adamın silahını?” “Bir sürü vardı.”

Kalabalık birbirine baktı. Herkesin kafasında aynı soru: Mıher, bu kadar çok silahla ne yapacaktı?

IV

Gökşen, firar etmişti. Perperişan halde geldi Akıl Kaşı’na. Dili damağına yapışmış bir halde, “Su,” diyebildi. Testiyi kafasına dikip kana kana içti. Soluklandı.

“Ey koca Gökşen! Tanıyamadık, iğne ipliğe dönmüşsün,” dedi köyün en yaşlısı. Gökşen merak içinde:

 “Avradım nasıl, doğurdu mu sağlıcakla?” diye sordu.

 Hatça Nene:

 “He ya bir oğlun oldu, göbeğini ben kestim. Koşun çocuklar Sultan’a muştulayın,” dedi.

 Sultan, kucağında yavrusuyla seğirtip geldi. Gözleri dolu dolu, çil yüzü kızarmış, saçının bir tutamı yazmasından dışarı çıkmış halde kocasının ellerine kapandı. Öptü. Gökşen bebesini bağrına bastı.

“Kaç sene oldu nerelerdeydin, şehit oldun sandık,” dedi köyün en yaşlısı.

“Bildiğiniz gibi Balkan Harbi’nde askere çağırmışlardı. Şükürler olsun ölmeden döndüm Anadolu’ya. Savaşların ardı arkası kesilmedi. Göndermediler, sonra da Cihan Harbi çıktı. Duydum ki düşmanlar Ermenileri safına çekmiş.”

 “Bak şuna, bizi içerden yıkıcılar,” diye söylendi Hatça Nene.

Gökşen, yutkunarak konuşmasını sürdürdü:

 “Zatı seferberlik emrine de çoğu uymamış. Bizim buralarda Gilikya Ermeni Devleti kurucularmış. Düşman onlara söz vermiş. Bu yüzden de Zeytun silah ve cephaneyle donatılmış.”

Herkes birbirinin gözüne baktı. Topal Mustafa, “Bak sen bizim Mıher’e!” diye söylendi hayal kırıklığıyla. Gökşen devam etti:

“Sadece Zeytun’daki Ermeniler değil, başka yerlerden Ermeni asker kaçakları da burada toplanmış. Çevre köylere baskınlar yapıp yol kesmişler. Osmanlı askerlerini pusuya düşürmüşler.”

Vah vah ,diye sızlandı kadınlar.  “Tüm bunları sen nerden biliyon?” diye sordu Topal Mustafa.

“Hal böyle olunca devlet cepheden Zeytun’a çıkartma yaptı. Ben de bu askerlerin içindeydim. Kadere bak kendi memleketime askerliğe geldim. Benim gibi başka askerler de vardı bu civardan. Sadece çevre köyler değil, biz de çok kaygılandık. Çoğu kişi kışladan firar etti, ailesinin başında olmak için. Eşkıyalar yakında Harnu’ya da gelirler. Oradan da buraya,” dedi Gökşen. Köylü korkuyla evlerine dağıldı.

Günler sonraydı:

 “Koşun koşun Akıl Kaşı’na birileri geldi,” diye bağırıyordu çocuklar. Ev ev dolandılar. Herkes işini gücünü bırakıp ulu mazı ağacının altına koştu.

Yaşlı bir kadın, gelini ve torunlarıyla telaş içindeydi. Ağlayarak, “Harnu’da gavurlar gudurdu. Eşkiyalar evleri bastı, biz ahırda samanın içine pustuk, canımızı zor kurtardık. ” dedi.

Gökşen:

 “Dediydim size, bir şeyler yapmalıyız.”

 Köyün en yaşlısı:

 “Ne yapabiliriz gosgaca devletin baş edemedikleriyle, elimizden ne gelir?” “Elimizden ne gelirse. Evvela bu ağacın başına gözcü dikelim,”

Hatça Nene, “Bunu çocuklar yapar,” diye atıldı.

Gökşen devam etti:

“En azından düşmandan Zeytun’a giden silah akışını durdurabiliriz. Mecburlar bu kestirme yolu kullanmaya,”

 “Birkaç tüfek birkaç kılıçla ne ederik?” dedi biri.

 “Ne edebilirsek olduğu kadar. Çocukların ellerinin altında sapanları, ceplerinde taşları hep olsun. Gelen olduğunda hemen kayalıklara pusar, gerekirse aniden saldırırız,”

 Kışlada askeri nizamı öğrenen Gökşen yaşlı, kadın, çocuk demeden küçük bir köy ordusu kurmuştu. Artık köyden gavurları geçirmeyeceklerdi. Yapabilecekleri tek şey buydu.

Bir zaman sonra koca mazının başındaki gözcü çocuk, Harnu’dan köye doğru tırıs tırıs gelen bir atlı gördü. Ağacın altındakilere taşlarla işaret verdi. Aşağıdakiler sessizce toparlandı. Arka geçeden kayalıklara tırmanıp pusuya yattılar. Atlı, Akıl Kaşı’na gelince durdu. Arkasına Düldül’e baktı, “Düldül’ün başı dumaaan!” diye nida attı birkaç defa. “Kimse yok mu?” diye seslendi ardından. Gelenin Deli Osman olduğunu anlayınca, saklandıkları yerden çıkıp başına toplaştı köylü. “Yardım edin hele, nasıl geldim bilmiyom,” dedi. El birliğiyle attan indirip ağacın altına götürdüler inleyen adamı. Toprağa dayadığı koluna ağırlığını vererek yan bir şekilde durdu.

“Ne ettiler sana böyle yavrum?” diye sordu Hatça Nene.

“Harnu’ya vardıydım. Eşkıyalığa çıkmış gavurlara yakalandım. Hayırsız ettiler her yanımı,” dedi inleyerek.

“Issız yerlere tek başına gidersen olacağı bu,” dedi köyün en yaşlı adamı.

Osman yüzünü buruşturarak kendini sıktı:

“Onlardan bunun acısını çıkarmazsam bana da Deli Osman demesinler!” diye söylendi. Başına birikenlere baktı, “Haydi git söyle herkese, burda Ermeni Devleti kurucuk,” dediler.

V

Günler günler sonra tehcir kararının çıktığı kulaktan kulağa dolaştı. Deli Osman, bu söylentinin rahatlığıyla keklik avına çıkmış ama bir tane bile vuramamıştı. Tepenin ucundaki taşa otururken, “Nereye gitti bu kuşlar?” diye söylendi. Garbi yeli aşağıdan yumuşak yumuşak esiyordu. Üşümüştü. Karşısında mor yamaçlarıyla bulutlara uzanan Düldül Dağı vardı. Çamlıktan yükselen havayı derin derin soludu. Harnu’ya baktı. Kadınların çığlıkları, çocukların sesleri önünden geçip göğe yükseldi. Askerler, sivil görevliler dolanıyor, Ermenileri topluyordu. Evini barkını, çolunu çocuğunu bırakıp gitmek istemeyen insanların çırpınışı yürekleri dağlıyordu.

Osman soğukkanlılıkla seyretti bu olayları. Sonra yerinden kalktı. Tüfeğini omzuna astı. Aşağı yola inerken, “Öcümü alamadım, hah aha da hepsini götürüyorlar,” dedi. Dik yamaçlı yolda, güç bela aşağıya doğru ilerledi. Yol ayırımına vardığında çamların arasından genç bir adam çıktı. Osman tüfeğini ona doğrulttu:

“Kimsin, necisin?” dedi.

“Dur! Yabancı değilim, Derici Ohannes’in oğluyum. Dedem Karepet, o da dericiydi. Adım Sarkis.”

“Hı bildim.”

“Sen kimsin?” diye sordu Sarkis.

“Deli Osman, Akıl Kaşı’ndanım. Ne işin var buralarda, seni götürmüyorlar mı?”

“Bizimkiler ilk kafileyle gitti. Ben saklandım, babamın emaneti vardı, onu bıraktım. Ceyhan Bucağı’nda onlara yetişirim nasılsa,”

“Hı benim yolum da o tarafadır, düş önüme yoldaş olak.”

Ne de olsa Osman yolları, kestirmeleri Sarkis’ten daha iyi bilirdi. Sarkis bu yollardan bir kaç kez anca geçmişti. Osman geride kalsa da komutlarla kılavuz oluyordu Sarkis’e. Yorulmuşlardı. Konaklamak için gölgeye oturdular. Osman:

“Hepinizi götürücüler mi?”

“Erkek çocuklarla, burdan evlenen kızlar kalıyor.”

“Dokumacı Ashot’u bilin mi? Çoluk çocuk bizim karşı köye yerleşmiş, Karaosmanların toprağına.”

“Bilirim, onlar yayla komşusu evvelden beri. Keşke sağlıcakla kalabilseler.”

“Kalırlar kalırlar; Karaosman’ın kılıcından kan damlar, herkes onun şerrinden korkar, Kimse Ashotlara karışamaz.”

 “ Ne iyi, felek Ashot emmilerden yana desene.”

Bir süre devam eden sessizliği Sarkis bozdu:

“Amma bizim ne suçumuz var. Hepimizi bir tuttular yerimizden yurdumuzdan olduk,” Osman başını inanmaz bir bakışla yana doğru eğip, “ Hımm,” dedi.

Sarkis önde, Osman ağır adımlarla ardında… Sarkis yorulunca gölgeye oturdu. Osman da yetişip geldi. Hızlı hızlı soluyordu. Biraz soluklanınca, “İlerde çalılar sıklaşıyor. Aban takılır, gidemen. Çıkart onu. Yakalanırsın. Seni eşkıya sanıp vururlar,” dedi. Osman’ın sözü Sarkis’in aklına yattı, çıkarttı abasını. Gerçekten de ileride kara çalılar sıklaşmış, Sarkis’in gövdesini ince ince çizip kanatmıştı. Abam olsa çalılara dolanırdım, diye düşündü. Acıyan sadece gövdesi değildi. Arkasına döndü. Geldikleri yöne, doğup büyüdüğü yere doğru baktı. İçi yandı. “Osman Emmi, Osman Emmi!” diye seslendi öteye. “Harnu yanıyor amma dumanı çıkmıyor,” dedi. Osman durdu, “Çıkar onun dumanı birazdan, merak etme sen,” dedi uzaktan Sarkis’e bakarak.

Yol ilerledikçe ağaçlarla perdelenen ırmağın çağıltısı kulakları deliyordu. Sanki bir mağaraya doğru ilerliyorlardı. Tam zamanı, burda kimsecikler görmez, dedi kendi kendine Osman. Nişan aldı. Sarkis bir şey söylemek için dönmüştü ki tetiğe bastı:

“Hahh gördün mü, şimdi çıktı dumanı.”

Tenhada patlayan silahın sesi ovada dalga dalga yayıldı. Askerler sese doğru ilerledi.

Komutan, “Kimsin sen, bu yerdeki kim?” dedi.

“Derici Ohannes’in oğlu Sarkis,” diye cevap verdi.

“Sen mi vurdun bu adamı?” diye sorusuna devam etti komutan. Osman bir ileri bir geri adım attı. Komutana doğru döndü.

“Ben vurdum!”

“Neden vurdun, bu emri kimden aldın?”

Osman, komutanın tutumu ve sorusu karşısında kekeleyerek bir şeyler demeye çalıştı. Bir elinde silah diğeriyle baldırını sıkarken gözüyle Sarkis’i işaret etti, “Onlar yaptı, bunu bağaa onlar yaptı!” dedi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR