Karamazov Yazarların Hikâyesi
24 Mayıs 2018 Edebiyat

Karamazov Yazarların Hikâyesi


Twitter'da Paylaş
0

Dostoyevski de İnsancıklar romanıyla beğenisini kazandığı bu edebiyat kanonunun gözünden Turgenyev'in yabana atılmayacak çabalarıyla düşerken, bir yandan ona hayranlığını keskinleştirir öte yandan da gizli bir öfke biriktirmeye başlar. Turgenyev ise Dostoyevski'yi kontrol edebileceği kadar yakın ama hayatına almayacağı kadar uzakta tutar.
Erdinç Akkoyunlu

Edebiyat tarihinden söz etmek aslında bir savaş kronolojisinden bahsetmektir. İnanmıyor musun? Yazarların pek sevimli ve cana yakın tipler olmasa da birer insan olduklarından hareketle dost edinme güdüleri olduğunu düşün ve o eğilip bükülmez egolarıyla örülü iç dünyalarında, tıpkı kendisi gibi bir yazar içeriye girebilsin diye bir kapı açtığını hayal et. O zaman bu eylemin ne denli kanlı ve acılı olabileceğini de hesap etmen gerekir ki, asıl hikâye de burada başlar. Edebiyat tarihinden söz ettiğimizde adına dostluk denilen, gerçekse ise birer savaştan farksız olan ikili çarpışmaları ele alıyoruz demektir. Dünya edebiyatında patlak vermiş böylesi nice kanlı vahşet varken, beni en çok ilgilendirenler "Fyodor Mihayloviç Dostoyevski - İvan Turgenyev " ile "Stefan Zweig - Joseph Roth" arasında geçenler.

O Büyük Mesafe

19'uncu yüzyıl Rusyası. At arabalarının bir karış yükseklikteki donmuş kar birikintisini yeni bir kar dalgasını delerek geçip, kendilerini eşten dosttan alınmış birkaç kopek borç karşılığında yarım gün kiralamış beyefendileri soylu ev partilerinin bitmeyen gecelerinde beklediği günler. Genç mühendis Dostoyevski, Sibirya sürgününde beş yılını tükettiği hapishanede öğrendiği insan denilen varlığın ne kadar habis, ne kadar çıkarcı, ne kadar tekinsiz ve ne kadar çaresiz olduğunu sonu gelmeyen bir ders gibi akından geçirirken katıldığı soyluların ev partilerindeki tek hedefi, kendini edebiyat kanonuna beğendirmekti. Bunu yapabilmenin yegâne ve en kıymetli yolunun da hayran olduğu ve kendisinden iki yaş büyük Turgenyev'in edebiyatını geçmekle olacağı gibi bir fikre saplanmıştı. Dostoyevski, ölümü doğal yollardan mı yoksa cinayet eseri mi asla belirlenemeyecek ve aklında bir soru işareti olarak hayatı boyunca büyüyecek bir mahalle doktorunun yoksulluk içinde büyüyen oğluydu. Turgenyev ise büyük topraklarını kaybetse bile geriye kalan çiftlikleri hiç de yabana atılmayacak değere sahip, çalışmasa da hayatını pekâlâ çiftçilik gelirleriyle idame ettirebilecek bir soylu. Dostoyevski kendine güvensiz, karanlıkta yoğrulan bir ruhla baş etmeye çalışan bir dengesiz ve düpedüz bir güvenilmez karakterken, Turgenyev ise edebiyat çevrelerine kendini kabul ettirmekle kalmayıp, Rus edebiyatının kendisinin getirdiği anlatım ve teknik yenilikleriyle çağların ötesine kalabileceğine güvenen bir baş belası. Birinci hatta ikinci dereceden prenslerin ve prenseslerin evinde gerçekleşen edebiyat gecelerinde St. Petersburg ile Moskova'daki yeni yazarların metinleri gazetelerin edebiyat köşelerinin ve yayınevlerinin sahipleri tarafından kıymet terazisinde tartılırken, bu uzmanlık ve adalet gerektiren işin başında genç yetenek Turgenyev durur. Dostoyevski de İnsancıklar romanıyla beğenisini kazandığı bu edebiyat kanonunun gözünden Turgenyev'in yabana atılmayacak çabalarıyla düşerken, bir yandan ona hayranlığını keskinleştirir öte yandan da gizli bir öfke biriktirmeye başlar. Turgenyev ise Dostoyevski'yi kontrol edebileceği kadar yakın ama hayatına almayacağı kadar uzakta tutar.

En Aşağılık Adam

Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı, Rusya'da bir yazarın nitelikli bir yazar olup olmadığının tek ölçütü haline getirilince, Dostoyevski ne yaparsa yapsın bu terazide kendi değerinin tam olarak tartılamayacağını anlar. Aynı zamanda kaybettiği kumar partilerinin alacaklıları, kardeşiyle kurup kardeşinin ölüm sonrası kapatmak zorunda kaldığı edebiyat gazetesinin borçluları da ona Rusya'yı yaşanmaz bir yer haline getirince soluğu Avrupa'da alır. Ama bir yandan da Turgenyev ile iletişimi koparmadan ve ondan çoğunu geri ödemediği borçlar alarak, bu parayı roman yazma sözü karşılığında yayıncılardan aldığı paraya ekleyerek Avrupa'yı dolaşır. Kumar oynar. Bir yandan da romanlar yazar. Cinler, Ölü Evinden Anılar, Yeraltından Notlar, Budala ve Delikanlı Dostoyevski'nin Beyaz Geceler ve Amcanın Düşü gibi edebiyat kanonu tarafından çöpe atılan romanlarının kötü izlerini siler. Turgenyev ise geleceğe kalacak yazarın kendisi olduğundan yönettiği edebiyat kanonunun pohpohlamalarıyla o kadar emindir ki, asla gerçek bir dostluk göstermediği Dostoyevski'yi ev partilerinde kötülemeye devam eder. En sonunda Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler Dostoyevski'yi göklere çıkarırken, Turgenyev ise yirmi yıldan fazla süren bu dostluğun Brütüs'ü olarak tarihe geçer. Rivayete göre bir gün Turgenyev, geniş çiftliğinde huzur içinde otururken kapısı çalınır ve hizmetçisi beyefendinin yaşlarında, kirli, çirkin ve hasta bir adamın onu görmek istediğini söyler. Turgenyev kapıya gittiğinde hizmetçinin anlattığından da perişan halde bir Dostoyevski görür ve, "Ne istiyorsun," diye sorar. Dostoyevski ise, "Buraya gelirken trende bir kız çocuğuna tecavüz ettim," cevabını verir. Bu sözler karşısında aklını kaçıracak kadar kızan Turgenyev, "İyi de bunu bana neden anlatıyorsun," diye sorduğunda Dostoyevski, "Bunu söyleyecek senden daha aşağılık bir adam bulamadım," der ve gider...

Habis ve İçten Pazarlıklı

20'nci yüz yıl Avrupa'sı. Birinci Dünya Savaşı'nın Almanya için bitmediği Hitler'in iktidara gelişiyle tescillenirken, bu yaşlı kıta yazarlar için yaşanmaz bir yere dönüşür. 1937-39 yılları arasında savaşın sıçramayacağı düşünülen yerlerin başında Belçika gelirken, kuzeydeki bu az güneşli fakat insanları sıcak ülke kısa sürede yazarlar, çevirmenler, yayıncılar, ressamlar ve diğer bütün Avrupalı sanatçılarla dolup taşar. Sanat için huzur aramayı sanatı yazıda ya da maddede bulmaktaki ustalıklarıyla seçemeyen bu sanatçılar, bir süre sonra Belçika'nın yangının tam ortasında kalacağını görerek büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Tam da o günlerde ülkenin en önemli konukları arasında Avusturyalı yazar Stefan Zweig vardır. Viyana'daki içi Montaigne'den Erasmus'a, Dostoyevski'den Dickens'a kadar dünyaya yön vermiş insanların el yazma eserleriyle dolu köşkünü işgalci Alman askerlerinin vicdanına terk edip, Belçika'ya kaçmıştır. Dünya tarihinin en önemli edebiyatçıları, tarihçileri, kaşifleri ve siyasetçileri yaşamlarını yakından bilen ve kimsenin haberi olmayan detaylara hakim olan bu ayaklı kütüphane, bu hazinesini sürgündeki diğer yazarların nitelikli eserler üretmesi, bu savaş ortamını bir sanat havasıyla yıkması için destek verir. Onlara gönüllü editörlükler yapar. Bir yandan da yazmayı sürdürür. Öte taraftan da 1881 doğumlu Zweig, bir Rus Yahudi'si olan 1894 doğumlu yazar Joseph Roth'un manevi ağabeyliğini yapar. Zweig ne kadar insancıl, cana yakın ve temiz niyetli aynı zamanda da biyografilerini yazdığı Tolstoy, Balzac gibi ustaların geçtiği kapıdan geçmiş büyük bir yazarsa, Zweig'ın kendisini Belçika'ya kaçırdığı ve hâlâ onun verdiği paralarla hayatını sürdüren Roth ise bir o kadar habis, içten pazarlıklı ve yetenek olarak zayıftır.

O Bir Karamazov

Zweig, savaştan önceki yıllarda kendisine hayranlık duyan Roth ile tanışıp, onu her daim koruyup kollayan kişi olurken bu tutumunu Belçika'da da sektirmeden sürdürür. Roth ise Zweig'ın hem kültürel çevresini sömürürken öte yandan savaşın acılarını kullanarak birbiri ardına niteliksiz metinler yazarken, zengin olup Zweig'dan de kurtulma hayalleri kurar. Ve bu düşlerinden Belçika'nın o dönemde her köşe başında bulunan sanatçılarının arasında bahsederken, o sanatçıların anılarının satır aralarında bu saplantılarıyla kayıtlara geçer. Stefan Zweig, pek çok kez nankörlüğüne, kötülüğüne ve ihanetine uğradığı Roth'un en sonunda Amerika pazarına girmek isteyip de kabul edilmeyişi arkasından girdiği kibir bunalımını dayanılmaz bulur. Çünkü Zweig gibi büyük bir yazar için Amerika kapıları ardına kadar açılmıştır ve servet değerinde telifler kazanır. Savaş ülkeyi yutarken, Zweig ve pek çok yazar için Belçika'yı terk etme vakti gelir. Stefan Zweig, rotasını Güney Amerika'ya çevirirken defalarca ihanetine uğradığı Roth'a da onu uzun süre idare edecek küçük bir servet bırakır. Ama Roth bundan da memnun olmaz. O serveti de kısa sürede sevgilileri ile Belçika'daki barlarda içerek tüketen Roth 1939'da arkasında para kazanma hırsıyla yazılmış pek çok popüler eser bırakırken, Zweig ise bu dünyanın acılarına dayanamadığı için 1942'de Brezilya'da intihar eder ve ardında dünyanın en önemli biyografi eserlerini bırakır. Üstelik bunu yapmadan önce de Roth'un pek çok eserine ön söz yazarak, son iyiliğini de eksik etmez. Dostoyevski'yi Üç Büyük Usta eserinde muhteşem bir şekilde ele alan Zweig, Roth için, "Tam bir Karamazov'dur" tabirini kullanır. Yazar ilişkileri için ne doğru bir tabir. Bu dostluklarda taraflardan biri Alyoşa Karamazov iken öteki daima Fyodor Pavloviç Karamazov olur. Varın hangisi hangi Karamazov siz bulun.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR