Karanlıkta Dans
29 Nisan 2019 Öykü

Karanlıkta Dans


Twitter'da Paylaş
0

“Bir insanın içinde kargaşa olmalı ki, dans eden bir yıldız doğurabilsin.

Ben size diyorum ki, bu kargaşa hâlâ var sizin içinizde.”

Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt

Tuhaflıklar bundan yaklaşık iki yıl önce başladı. Bu tarih, onunla Galata’nın şimdi adını anımsayamadığım, kısa ve dar sokaklarından birinde tanıştığımız güne rastlıyor. O gün o sokakta avangart bir resim sergisi vardı ve geneli öğrencilerden oluşan bir grup sanatsever, iple havada birbirine bağlanmış resimlerin arasında turlayarak, bir yandan ciğerlerine temiz hava doldururken bir yandan da resimleri dilediğince izleyebiliyordu. O günlerde üniversiteden yeni mezun olmuştum ve bir gece kulübünde vestiyer görevlisi olarak çalışıyordum. İşten geriye kalan zamanda da şehirdeki ücretsiz kültür sanat aktivitelerine katılıyordum ki bu da onlardan biriydi. 

“Ne şahane resim ama öyle değil mi?” demişti, arkamdan sessizce yaklaşıp gür ve oturaklı sesiyle konuşarak. Bu sözleri ürkmeme neden olmuştu.

Baktığımız resmin merkezinde bir kadın yüzü vardı ve rengârenk bir girdabın ortasında melankolik gözlerle bakarken resmedilmişti.

“Öyle gerçekten,” dedim.     

“İşte buna dışavurumculuk diyorlar. İşin özü, bir şeyin gerçekte nasıl göründüğü değil, sana nasıl göründüğü ve zihninde ne gibi etkiler uyandırdığı.”

Kırklarında olmalıydı ama at kuyruğu yaptığı saçları ve sakalı bir hayli beyazlaşmıştı. Uzun boylu, sıska bedenini hareket ettirdikçe âdeta canlı bir iskeleti andırıyordu. Buna rağmen, sohbet ettikçe ona ısındığımı hissediyordum. O da benimle sohbet etmekten hoşlanmışa benziyordu. Bunu yapmaya o günden sonra da devam ettik. Hep aynı yerde, Asmalımescit’te bir barda buluşuyor, bira ya da şarap içip saatlerce sohbet ediyorduk.

Bir gün bana, “Böyle resim sergilerine katıldığına göre, sanatla ilgili biri olmalısın,” demişti, içkilerimizi yudumlarken.

“Öyle sayılır,” demiştim. “Gerçi ben edebiyatla ilgileniyorum asıl.”

“Hımm! Yazar filan mısın yoksa?”

“Aslında yazmaya çalışıyorum sadece. Yazdıklarım bir yerde yayımlanmadı henüz.”

“Ama bu da bir şeydir, öyle değil mi?”

“Yani.”

“Şu sıralar yazdığın bir şeyler var mı peki?”

“Uzun zamandır tek kelime bile yazmadım. Kalemle kâğıdı elime ne zaman alsam zihnim kurak bir çöl gibi ıssızlaşıyor çünkü. Giderek umudumu kaybediyorum. Gerçi artık istesem de yazamam. Ev arkadaşım işten ayrıldı ve sürekli evde. Bu yüzden, yazmak pek mümkün olmuyor şu sıralar.”

Dediğine göre, ailesi oldukça varlıklıydı. Bu sayede tüm hayatını hiç çalışmadan, ülke ülke, şehir şehir gezerek, bir etkinlikten bir diğerine koşturarak gönlünce yaşayabilmişti. Ona gıptayla bakmıştım. Ailesi hakkında sorduğum soruları ise her seferinde usulca geçiştiriyordu. Ben de sormayı bir süre sonra bıraktım. Böylesine esrarengiz bir adam için biraz daha gizem göz çıkarmazdı herhâlde.

Yine başka bir gün bana, “Gökteki yıldızlara hiç bakıyor musun?” diye sormuştu, damdan düşer gibi.

“Yıldızlar mı?” demiştim. İnsan böyle sorulara bir anda mantıklı yanıtlar düşünemiyordu. “Bilmem. Uzun süredir onlara bakmıyorum sanırım.”

“Onlara dikkatle bakınca, bir süre sonra hareket etmeye başladıklarını, oldukları yerde yuvarlaklar oluşturarak titreştiklerini göreceksin. Sanki dans ediyorlar gibi.”

“Dans mı?” diye sormuştum.

“Evet,” demişti. “Karanlıkta dans.”

İki hafta sonra aradığında yine aynı yerde buluşmak istediğini sandım ama bu kez beni evine davet ediyordu. Daveti beni şaşırtmıştı çünkü bu ilk kez oluyordu. Evi Ulus’un tepelerinde bir yerdeydi ve boğazı boylu boyunca gören bir terası vardı. Oraya gittiğimde her yerde valiz yığınları duruyordu. Valizlerin arasından ilerleyip bulduğum boş bir koltuğa oturunca bana yıllardır hayalini kurduğu, durmaksızın ilerleyerek dünyanın çevresini dolaşma planından bahsetti. Kendini bu seyahate nihayet hazır hissediyormuş ve artık zamanının geldiğini düşünüyormuş.

Ayrılık zamanı geldiğinde elime bir anahtar destesi tutuşturdu ve, “Bu ev artık sana emanet,” dedi, gür sesiyle. Şaşkın yüz ifademi görünce, “İstediğin gibi yazman için burası ideal olsa gerek he, ne dersin?” diye de ekledi. “Müzikle birlikte kelimeler de parmaklarından dökülecektir, merak etme. Aynı şiir gibi.”

Bu sözlerine de bir anlam veremedim ama bunu ona sormadım. Olanlar yeterince kafamı karıştırmıştı zaten. Kendimi akışa bırakmaya karar verdim ben de. Bu akıntı beni nereye sürükleyecekti bilemiyordum ama kaybedecek bir şeyim de yoktu sonuçta. Nasıl olsa aradığım cevaplar bir şekilde karşıma çıkar, diye düşünüyordum. Öyle de oldu, ertesi sabah en azından şu müzik muamması birdenbire halloluverdi. Sabaha karşı uykuya dalmayı nihayet başarmıştım ki, yüksek volümlü bir müzik sesiyle uyanıverdim. Bu müzik önce derin bir dip dalgası şeklinde uğultuyla başlıyor, ardından trombon ve davulun katılmasıyla ihtişamlı bir yoğunluk kazanıyordu. Daha önce bir yerlerde kulağıma çalınmış olmalıydı ama kimin eseri ya da adının ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Uyanır uyanmaz yaptığım araştırma sonucunda, beni uykumdan uyandıran bu etkileyici müziğin Richard Strauss’un, Friedrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabına ithafen bestelediği bir senfonik şiiri olduğunu öğrendim. Anlaşılan benim esrarengiz dostum da onu çalar saatine uyandırma müziği olarak kaydetmişti.

Esrarengiz dostumun öğüdüne uydum ve o gittikten sonraki dört ayımı bu geniş evin yüksek duvarları arasında bilfiil yazarak geçirdim. Güne sabah bu yüksek volümlü müziğin etkileyici sesiyle uyanarak başlıyor, vakit kaybetmeden de elime defterimi ve kalemimi alıp tam konsantrasyonla yazmaya koyuluyordum. Ancak yazdıklarım hâlâ pek umut verici görünmüyordu gözüme. Onları okuduğumda, sanki bir başkasının elinden çıkmışlar gibi geliyordu. Bir süre sonra ise umudumu tamamen yitirdim ve yine hiçbir şey yazamamaya başladım.

Böylece hayat daha da çekilmez bir hâl almaya başladı benim için. Karamsarlık ve ebedî boşluk, zihnimde nefes alacak küçük bir temiz alan bile bırakmıyordu artık. Esrarengiz dostum, yola çıkarken söz verdiği gibi, gittiği şehirlerden kartpostal atmayı sürdürüyordu ama son zamanlarda onların da arası uzamaya başlamıştı. İşe gitmeyi de bırakmıştım. Hayatla bağımın giderek koptuğunu hissediyordum. Ta ki bir sabah gözlerimi yepyeni bir sürprize aralayıncaya dek. O sabah müzik yoktu ama onun yerini, yatağımda iki büklüm bir hâlde, açık ağzından derin soluklar alarak uyuyan bir kadın almıştı. Üstelik üzerinde kıyafet yoktu. Durumu bu manzaradan da şaşırtıcı kılansa, benim de üzerimde hiçbir kıyafet olmamasıydı. O şaşkınlıkla ne yapacağımı bilediğimden, sessizce giyinip evden sıvışmakta bulmuştum çareyi.            

Birkaç saat sonra ben anahtarla kapıyı açar açmaz, “Demek o sendin,” diye seslendiğini duydum, içeriden. Mutfakta yüz yüze gelince de, “Merhaba,” diye devam etti. “Sabah seni korkutmamışımdır umarım.”

Bu kez elbiseleri üzerindeydi. Konuşmakta tereddüt ettiğimi fark etmiş olacak ki sürdürdü konuşmasını.

“Anlaşılan kafan bayağı karışmış. Öyleyse sana kısa bir özet geçeyim istersen. Burada yaşayan ve buraya gelirken öğrendiğime göre sana evin anahtarını bırakıp dünya turuna çıkan şu acayip şahıs var ya, işte o benim babam olur. Dahası biz burada birlikte yaşıyoruz ve anlaşılan sen benim yatağımda uyuyorsun. Üstelik çıplak bir vaziyette. Ama seni suçlayamam, çünkü -buna talihsizlik mi demeli- ben de hep çıplak uyurum. Gece eve geldiğimde öyle yorgundum ki kıyafetlerimi çıkarıp yatağa girer girmez uyumuşum. Evet, sabaha karşı bir ara uyandım ve yatakta birinin daha olduğunu fark ettim – ki görünüşe göre o senmişsin. Ama dedim ya, öyle yorgundum ki, bu sorunu uyanınca hallederiz diye düşünüp devrildim yeniden. Başka soru?”      

Yatakta benim de çıplak oluşumun sebebi gizemini hâlâ korusa da, bu açıklamasıyla kafamdaki soru işaretlerinin çoğunu temizleyivermişti. Onlu yaşlarının sonlarında olsa gerekti. Fakat gözlerindeki ifadede yaşını almış bir kadının olgunluğu vardı.

O günden sonra bir süre ortalarda görünmedi. Evdeki izlerine bakılırsa eve gelip gitmeye devam ediyordu, ama ziyaretlerini oldukça kısa tutuyor olmalıydı ki bu sürede bir kez bile karşılaşmadık. Onun haricinde evde her şey yine eskisi gibiydi. Geceleri de uyumak için kendine başka yerler buluyor olsa gerekti, çünkü yatağı her sabah dokunulmamış bir şekilde öylece duruyor olurdu.

Ertesi hafta nihayet ortaya çıktı. Bir sabah uyanınca mutfağa adım atar atmaz onun da orada olduğunu fark ettim. O gün cumartesiydi ve dışarıda bulutsuz, açık bir hava vardı.

“Baksana,” dedi, başını mutfak penceresinden görünen boğaza çevirerek. “Hava bugün şahane olacağa benziyor. Çıkıp İstanbul’u şöyle güzelce bir gezeyim diyordum. Bana katılmak ister misin?”

Boğaza nazır bir lokantada sağlam bir kahvaltı ederek başladık gezintimize. Sonra da şehirde ilçe ilçe, semt semt turladığımız uzun bir gezintiye çıktık. Aralarında ilk kez ayak bastığım yerler bile olmuştu. O, önde hızlı adımlarla etrafa bakınarak ilerliyor, bense elimden geldiğince büyük adımlar atmaya özen göstererek aramızdaki mesafenin açılmamasına gayret ediyordum. Yürürken arada bir ona göz ucuyla bakarken, içinde sonsuz bir yaşam enerjisi olmalı, diye geçiriyordum içimden. Hayatı bütünüyle içine çekmek istiyormuş gibi bir hâli vardı. 

“Görünüşe göre bu şehri karış karış biliyorsun,” dedim, günün sonunda terasta yığılıp kaldığımız sandalyelerin üzerinde. Güneş, karşı yakanın binalarının ardına gizlenmiş, yeryüzünün bize ayrılan parçasındaki sahnesinden çekilmek üzereydi.

Kafasını ileri geri hafifçe salladı. Bir süre öylece oturup boğazı izledik. Deniz araçları karanlık suyun üstünde farklı yönlere doğru yavaşça ilerliyordu. Vakit ilerleyince ise bir kırmızı şarap açmaya karar verdik. Kadehlerimiz birbirini izlerken gözlerimizi şimdi de gökyüzünde parıldayan yıldızlara çevirmiştik. Artık başım dönmeye başlamıştı hafiften.

“Bu şehri çok seviyorum,” dedi, bir süre sonra. Gözlerini kısmış, boğazın eşsiz manzarasına bakıyordu. Benimle mi konuşuyordu, yoksa kendi kendine bir sayıklama mıydı bu, anlayamamıştım.

“Nedenini bilmiyorum ama bu şehri çok seviyorum,” diye devam etti. “Bana yaşadığım birçok acıyı anımsatmasına rağmen. Bu ev örneğin. Burada yaşadıklarımı düşününce, acıdan başka hatıram yok bu evle ilgili. Ama yine de bu terasa çıkıp bu manzaraya bakınca… Büyüleyici değil mi sence de?”

“Evet,” dedim. “Buradan şehir olağanüstü görünüyor.”   

Ona tekrar baktım. Gözünü ayırmadan boğazın karanlık suyuna bakmaya devam ediyordu ama gördüğü şey başkaydı sanki. Gözyaşları yanaklarından ince ince süzülürken, içini çeke çeke sessizce ağlıyordu.

“Neden ağlıyorsun?” diye sordum.

“Çünkü çok güzel,” diye yanıtladı, usulca.

“Yoksa yaşadığın acılarla mı ilgili?”

Yine bir süre konuşmadı. Tekrar konuşmaya başladığında gözyaşları da dinmek üzereydi. “Bu eve geldiğim günü hiç unutmuyorum,” dedi, gözlerini etrafında gezdirerek. “Yine böyle sıcak bir yaz akşamıydı. Annemi yeni kaybetmiştim. Babam da beni aldı ve bu sessiz eve getirdi. Çocukluk yıllarımı burada, bu evde geçirdim. Ta ki yıllar sonra üniversite için Londra’ya taşınıncaya dek. Düşünüyorum da, o zamanlar bu evde bir başıma yaşıyordum neredeyse. Babam hayatta kalabilmem için gereken şartları sağlıyordu ama onun haricinde evde yaşayan bir hayaletten farksızdı benim için. Hep dışarıda bir yerlerde olurdu. Ben de yalnız başıma bu terasa çıkıp boğazı izlerdim. Ve hayaller kurardım. Kendime hayalî arkadaşlar yaratır, onlarla dilediğimce eğlenirdim.”

Konuşmasını, elinden daha fazlası gelmiyormuş gibi bir edayla aniden bitirdi ve kalkıp demir korkuluğa yürüdü. Sonra da bir yerlerde bir müzik çalıyormuş ve onu bütün benliğiyle hissedebiliyormuş gibi karanlık göğün altında ağır hareketlerle dans etmeye başladı. Karanlıkta onun kıvrak hareketlerini izlerken, kendimi hiç olmadığı kadar melankolik ama huzurlu hissediyordum. Âdeta yerimden kıpırdayamayacak hâldeydim.

O geceyi de aynı yatakta ve yine çıplak olarak noktaladık. Ancak sabah uyandığımda yatakta yoktu. Böylece onu evde beklemeye başladım. Nereye gittiği hakkında (telefon numarasını almayı unutmuştum) hiçbir fikir yürütemiyordum. Saatler ilerledikçe merak katsayım da artıyordu. Böyle büyülü bir gecenin ardından neden tek söz etmeden ortadan kaybolmuştu ki? Bütün gün evin içinde bu düşüncelerle dönüp durdum. 

Ertesi gün evde bir not kâğıdı buldum. Notunda benimle güzel zaman geçirdiğini, fakat buradaki hayatından sonsuza dek ayrılması gerektiğini, çünkü bundan böyle sonsuz huzur bulmaya ihtiyacı olduğunu yazmıştı. Ve ona göre bu ancak her şeyden vazgeçerek başarabileceği bir şeydi. Ayrıca, fırsatım olursa bu yazdıklarını babasına da –-ondan küçük kızını affetmesini beklediğini de ekleyerek–- iletmemi rica ediyordu benden.

O gece uyumaya çalışırken bu sözlerinin bir intiharın ayak sesleri olabileceğini fark ettim. Ve o andan itibaren gözüme bir damla bile uyku girmedi. Gözümün önüne canına farklı şekillerde kıyarkenki görüntüleri geliyordu durmadan. Kiminde kendini bir köprüden boşluğa bırakırkenki hâlini görüyordum, kiminde de bir avuç ilacı tereddüt etmeksizin midesine indirdiğini. Bir çeyrek saat sonra bu ihtimale daha da fazla inanmaya başlamıştım.

Sabah ilk işim en yakın polis merkezine gitmek oldu. Bana inanmak bir yana, sözlerimi dikkate bile almadılar. Herhâlde beni aklını kaçırmış biri olarak görmüşlerdi. Şayet gerçekten intihar ettiyse, büyük olasılıkla onu bir hastanenin morguna koymuşlardır, diye düşünerek bu kez de şehirdeki tüm hastaneleri dolaştım. Öğrendiğime göre şehirde bu sürede birkaç intihar vakası yaşanmıştı ama hiçbiri onlu yaşlarının sonunda bir kız çocuğuna ait değildi. Biraz da olsa rahat bir nefes alabilmiştim böylece. Ancak bu ihtimalin başka bir şehirde ya da ülkede yaşanmış olabileceği gerçeğini değiştirmiyordu bu durum.

Neyse ki birkaç gün sonra onu evin önündeki caddede gördüm. Karşı kaldırımda dükkânların camekânlarına bakınarak ilerliyordu. Onu takip etmeye karar verdim. İki kilometre boyunca onu yaklaşık yirmi adım uzaklıktan izledim. Yürüyüşü Bebek’te, sahil yolundaki iki katlı bir otelde son bulmuştu. Otelin önünde gece yarısına kadar bekledim ama dışarı çıkmadı.

Ertesi sabah otelin kapısında aniden göründü ve doğrudan benim olduğum karşı kaldırıma doğru yürüdü.

“Beni neden takip ediyorsun?” diye sordu, yakındaki bir banka yan yana oturur oturmaz.

“Bıraktığın not kâğıdında yazdıkların yüzünden sanırım,” dedim. “Sonsuz huzur bulmaktan bahsetmiştin, hatırladın mı?”

Hafifçe kıkırdadı. “Sen de kendime bir şey yapacağımı sandın, öyle mi?”

“Yapmayacak mısın?” diye sordum.

“Bilmem,” dedi. “Geleceğin ne getireceği bilinmez.”

“Notundaki maksadın bu değildi öyleyse.”

“Evet, öyle.”

“Buna sevindim işte.”

Bir süre sessizce oturduk. Ona arada bir kaçamak bakışlar atıyordum, düşünceli bir şekilde denizi izliyordu. Sonra yine hafifçe kıkırdadı ve “Çok tuhaf,” dedi, boynunu bükerek.

“Neymiş o çok tuhaf olan şey?” diye sordum.

“Aslında bunu denedim, biliyor musun? İntiharı yani. Saatler önce otel odasında bir avuç ilacı mideme indirmek üzereydim neredeyse. Neden bilmiyorum. Daha önce böyle bir hisse kapılmamıştım hiç. Ama nedense bunu yapmak için yoğun bir arzu duydum. Bütün bedenim bu arzuyla yanıp tutuşuyordu. Ama sonra... sonra bu his birdenbire yok oldu. Ve o andan itibaren kuş gibi hafiflediğimi hissettim. Sanki gökyüzünde süzülmeye başlamıştım.” Bu sözlerinin ardından tekrar sessizliğe büründü ve gözlerini kısıp boğazın durgun suyunu izlemeye devam etti.   

Aklında çok uzaklara gitmek gibi bir fikir olduğundan, ama bunun için bir süre hazırlık yapacağından bahsetti son olarak. Sonra da kalktı ve ağır adımlarla otele doğru yürüdü. İçim her ne kadar aksini söylese de, ona ne itiraz edebildim ne de onu bu kararından döndürmek için bir şeyler söyleyebildim. Ne de olsa bunun için birçok haklı nedeni vardı.   

Birkaç hafta sonra, çalıştığım gece kulübüne (yeniden işe gitmeye başlamıştım) beraberinde bir adamla geldi. Onları gördüğümde pistin ortasında samimi bir şekilde dans ediyorlardı. Yanına gidip ona nerede yaşadığını ve neden bu adamla bu şekilde dans ettiğini sordum. Sorar sormaz da pişman oldum ama olan olmuştu bir kere. Yüzüme öfkeyle baktı, ardından da hızlı adımlarla gece kulübünün çıkış kapısına doğru ilerledi. Arkadaşı da onun arkasından.

Onu tekrar görmek biraz da olsa umutlanmamı sağlamıştı ama gece kulübüne bir daha gelmedi. Gerçi artık gelmeyecekti, dediği gibi sonsuza dek hayatımızdan çıkmıştı, bunu anlayabiliyordum. Babasından da hiçbir haber yoktu. Arada bir gönderdiği kartpostallar da artık gelmez olmuştu. Böylece bu evde bir işimin kalmadığını düşünüp eski hayatıma geri döndüm. İşe gidip gelmeye devam ediyor, fırsat buldukça şehirdeki ücretsiz kültür sanat aktivitelerine katılıyor, bir yandan da yazmayı sürdürüyordum. Yazdıklarım da nihayet biçim almaya başlamıştı. Ağır aksak ilerliyor da olsa, en azından umut var görünüyordu.                                    

Oradan taşındıktan sonra bir gün o eve tekrar gittim ama kapı kilidi değiştirilmişti. Kulağımı kapıya dayadığımda içeriden hiç ses gelmiyordu. Görünürde de orada herhangi birinin yaşadığına dair hiçbir iz yoktu. O günden sonra tuhaf bir ruh hâline bürünüverdim. Öyle ki bir yanım orada hiç yaşamadığımı söylüyordu, o ev de şehirdeki milyonlarcası gibi bana yabancıydı sanki. Ama hemen ardından, yaşadıklarım zihnimde tüm ayrıntılarıyla yeniden canlanıveriyordu. Bu iki düşünce zihnimde sürekli yer değiştiriyor, biri gidince diğeri geliyordu.  

Olanları düşündüğümde, esrarengiz dostum ve kızı gerçekten oradalar mıydı, yoksa ben mi orada olduklarını hayal etmiştim, emin değilim. Bugünlerde hâlâ bazı geceler kafamı gökyüzüne kaldırıp gözlerimi yıldızlara dikiyor ve titreşen yıldız olup olmadığına bakıyorum. Garip bir duygu sarıyor her yanımı o an. Sanki hâlâ o evin içindeyim ve müziğin sesi aynı tınısıyla kulaklarımda. Derken karanlıkta dans eden bir kadın silüeti beliriyor gözümün önünde birden.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR