***
Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Tezer Özlü, Bilge Karasu, Sevim Burak, Vüs’at O. Bener, Leylâ Erbil, Ferit Edgü, Hulki Aktunç, Tomris Uyar... Son yirmi yılda genç yazarların röportajlarında en sık andıkları yazarlar. Bu anmalarda kuşkusuz yazar atölyelerinin de etkisi var. Atay, Atılgan, Özlü üçlüsü okurlarıyla kolayca buluşmuşken, Karasu’nun, kendi mitinin gölgesinde kaldığını görüyoruz. Yazarlığının en başlarında yediği “yabancı” damgası, artık dile gelmese de, sanki alttan alta geçerliliğini koruyor. Öte yandan, yeni yazarlar arasında Atay, Erbil, Özlü, Bener, hatta Burak öykünmeleri göze çarpıyor. Oysa Karasu’ya öykünen bir yazara, en azından bugüne dek, ben rastlamadım. Onu okumak ne kadar zorsa onun gibi yazmak daha da zor olmalı. Tam burada, şiir de yazıp çevirmiş Karasu’yu şairlerle şiirseverlerin özel bir bağlılıkla sevmesinin nedeni metinlerindeki şiirsel güç müdür acaba, diye bir soru düşüyor aklıma. “Okunması güç” denirken “anlaşılması zor” denmek istenen, anlaşılıp anlaşılmama aşamasından beğenilip beğenilmeme aşamasına kolay geçilemeyen bir yazar Karasu. En sevilen kitabı masalsı dilinden, akışkanlığından dolayı Göçmüş Kediler Bahçesi. Sözgelimi anlatısallığın sınırlarını bozan, enikonu “disiplinlerarası”, tumturaklı metinlerden oluşan Kısmet Büfesi’ne sevenleri bile ender uğrar. Resimden müziğe, antropolojiden mantığa, felsefeden uygarlık tarihine, imbilimden etimolojiye uzanan atkılarla, çözgülerle dokunmuştur onun metinleri. Kendi söz dağarıyla özgün bir biçem geliştirmiştir. Bir mantık dizgesi içinde şiirsel bir lirizmle düşünsel bir imge üretimi nasıl yan yana, uyumla koşturulur, onu göstermiştir. Dünya görüşünü, kişisel seçimlerini, yaşama biçimini tamamen yazınsal gereçlerle, tutarlı bir biçimde anlatılarının zeminine döşemiştir. Haldun Taner’in deyişiyle “entelektüel bir hikâye tarzının mümessili” oluşu bundandır. Karasu nereden bakılsa gerçekten hep uçlarda kalıyor. Ulaşılması özel bir çaba istiyor, tadına varıldıktan sonra da öbür yazarları sanki gözden düşürüyor. Yapıtlarının özünü kavrayabilmek için uçurumun yüzeyinde dolaşabilen dağ keçisi gibi yetenekli, yaratıcı bir okur olabilmek gerek, demiştim bir konuşmamda. Gerçekten izinden gidilmesi olanaksız yazarlardandır. Klasik anlatı onun kaleminde çığırından çıkmıştır, ama kendisi de bir çığır açmamıştır. O yüzden yeni öykücülerin sıklıkla adını anmalarına bir yandan sevinirken bir yandan da, nasıl bir Bilge Karasu’ları var acaba, diye düşünüp dururum. Her biriyle tek tek, uzun uzun Karasu konuşma isteği uyanır içimde. Her yazar kendi okurluğu ölçeğinde beğendiği yazarlardan söz açar, açabilir. Ama bu, onlarla arasında metinsel bir ilişki kurma kolaycılığına düşürmemeli biz okurları, hele hele eleştirmenleri. Ad saymaları istendiğinde toyların başka boy beylerinin bambaşka hesapları –sözgelimi etkilendiklerini gizlemek için okurlarını ters köşeye yatıracak adlar sıralamak, unutulmuş yazarları anarak araştırmacı yönünü göstermek, yazınsal bir yakınlık duymadığı bir yazarın çevresindeki ilgiden yararlanmak, minnet altında kalmak, kendine yazınsal bir sınıf belirlemek gibi taktikleri– olabileceğini hesaba katmalı. (Bu hinlikleri samimiyetle dile getirirken, yazarlardan her zaman “samimiyet” beklenmemeli, derim.)***
“Entelektüel bir yazın kişisi olma”nın yollarını araştırdığım lise yıllarında, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda tanıdım Bilge Karasu’yu. Yazan-ben’den okuyan-ben’e doğru koyu karanlıklarda ak sayfalara kalem sürtüp emeklerken karşıma çıktı. Sonra Troya’da Ölüm Vardı, Göçmüş Kediler Bahçesi, Kısmet Büfesi, Gece kodesinde duvarlara çarpıldım. Hani, bilmediğiniz bir kıyıdan suya girersiniz de ayaklarınızın yerden kesildiği yerleri iskandil etmek için durup boy vermeye kalktıkça korkuya kapılır, yüzmeye ama bu kez kıyıya doğru, üstelik can havliyle daha hızlı yüzmeye başlarsınız ya, Karasu’nun yapıtlarına işte böyle böyle sokulduydum başlarda. Bizi ürküten derinlikler, çeken derinliklerdir de. Kim bilir kaç kez okuduğum, bazı tümcelerini ezberlediğim kitaplarına göz atmayı, o sayfalarda kurumuş eski terlerimle karşılaşmayı sürdürüyorum. 1991’de Taksim’deki Gezi Pasta-nesi’nde tanışmamızı, Ankara’da geçirdiğim hafta sonlarını, İstanbul’da Füsun Akatlı’nın evinde ziyaretlerimi, yazışmalarımızı, telefon konuşmalarımızı çok yerde anlattım; Nilgün Sokak’taki evinde 1995 Şubatı’ndaki “son görüşme”mizi Kontrol Kalemi’nde biraz olsun yazabildim. Dolayısıyla bu kısacık yazıyı 15 Nisan 1991 tarihli ilk mektubundaki bir pasajla bitirmek uygun düşer: “Yazarı, kaygılarım arasından çıkaralı yıllar oldu; karşı karşıya gelen, metin ile okurdur. Okurun kurabileceği yazar ile metni yazmış yazar arasında birtakım benzerlikler bulunması düşünülemeyecek şey değil elbet! Gene de, okurun kurduğu yazarın bir önemi olabilir; ‘gerçek’ denebilecek yazarın ne önemi var ki? Bu konudaki tutumum bu; bilesin diye yazıyorum.”





