Kayıp Dünyalardan Pangea’ya Geri Dönüş


Twitter'da Paylaş
0

“20. yüzyılın başlarına dek yerbilimciler Dünya’nın sabit bir yerkabuğunun olduğunu düşünüyorlardı. Yaşamın tüm dünyaya yayılmış olmasının açıklaması, bir zamanlar var olan doğal kara köprüleri olmalıydı.”

1570 yılında ilk modern dünya atlasını Abraham Ortelius çizmişti. Atlantik’in iki tarafındaki kıtaların birer yapboz parçası gibi birleştirildiğinde uyumlu olduklarını fark eden ilk insanlardan biri de oydu. Kısa bir süre sonra, Amerika kıtasının Avrupa ve Asya’dan depremler yüzünden koptuğunu ve zamanla uzaklaştığını dile getirdi. Ama Ortelius’un ortaya attığı bu fikir, bir önseziden öteye geçemedi. Zaten bu fikri o dönem ciddiye alan kimse de çıkmamıştı.

Ortelius’dan yaklaşık 350 yıl sonra, bir  gökbilimci olan Alfred Wegener, kanıtları biriktirip bunu bilimsel bir mesele haline getirinceye dek kimse bu konuya kafa yormadı. Wegener’in ilk kanıtı, Atlantik’in iki tarafında da artık soyu tükenmiş olan bir eğreltiotu türüne ait fosillerin bulunmasıydı. Ama daha garibi, iki kıtada da aynı dinozor soyuna ait fosillere rastlanmıştı. Bu kıtalardaki benzer sıradağ dizilimini de dikkatlice inceleyen Wegener, sonunda mantıklı bir çıkarımda bulundu. Elde ettiği tüm veri, Dünya’da bir zamanlar tek bir kıta olduğuna işaret ediyordu. Ona Pangea adını verdi ve çalışmalarını bilim dünyası ile paylaştı.

20. yüzyılın başlarına dek yerbilimciler Dünya’nın sabit bir yerkabuğunun olduğunu düşünüyorlardı. Depremler, yerkabuğunda küçük hareketlenmeler ve dolayısı ile ancak çok ufak değişiklikler yapabiliyordu. Bu sebeple, yaşamın tüm dünyaya yayılmış olmasının açıklaması, bir zamanlar var olan doğal kara köprüleri olmalıydı. Doğal köprüler, zamanla okyanusların yükselmesinden, aşınmalardan ve doğal felaketlerden dolayı yok olmuş olmalılardı. Wegener’in kanıtları, oldukça kuvvetli olmasına karşın yeterli bulunmadı. Çünkü koca bir kıtayı parçalara ayıracak gücün ne olduğu sorusu karşısında Wegener’in vereceği net bir cevap yoktu. Dünyanın yaşına ilişkin elde ciddi bir veri yoktu ve yerbilimcilerin çoğu Wegener’in kıta kayması varsayımıyla alay etti. Uydurdukları doğal köprüler fikri onlara daha mantıklı gelmişti.

Tarihte birçok bilim insanı keşiflerinden dolayı alaya alınmış ve dışlanmıştır; Wegener bunlardan sadece biridir. Yıllar sonra Marie Tharp ve Bruce Heezen, okyanus depremlerinin merkez üslerinin haritasını deniz tabanı haritasının üzerine yerleştirdiğinde, depremlerin yarılım vadisinin tam üzerine denk geldiğini gördüler. Bu, Wegener’in hareket eden kıtalar varsayımının ve süperkıta Pangea’nın varlığının açık bir kanıtıydı.

Güzel işlenmiş bir önerme ya da ortaya koyulan iyi bir hipotezin, son noktayı kendi koyamasa bile, sunucusu tarafından neticesinin görülmesini dilerim hep. Camiasının bilimsel konferanslarından dışlanan Wegener, Pangea’nın varlığı kabul edilmeden birkaç yıl önce, fikirleri için mücadele ettiği bir keşif gezisinde yakalandığı kar fırtınasında, Grönland’da kaybolmuştu. Alfred Wegener, yıllar sonra tarihteki en büyük yerbilimci olarak anılacağını bilmiyordu…

“Dünyanın sallanmasının mantıklı bir açıklaması var. Buna saçma nedenler uyduran insanları üzerinden atmak istiyor!”

İçinden kaynayan, kapalı bir kazanın üzerinde yaşıyoruz dersek yalan olmaz. Gezegenimizin merkezi demir bir çekirdekten oluşmakta. Onun üzerini kaplayan kısım olan manto ise kayalık olmasına karşın sıcak ve akışkan. Dünya’nın oluşumundan arta kalan ısı ve çekirdekteki radyoaktif elementlerin çürümesi sebebi ile sürekli bir hareket hâlinde. Manto, hepimizin yaşadığı yer olan dış katmanı, yani yerkabuğunu kendisiyle birlikte sürükler. Soğumuş yerkabuğu katı olduğu için fiziksel olarak buna direnmeye çalışır ve bu durumda zaman zaman kırılmalar gerçekleşip sarsılır. Bir bölgede olan kırılma, orada yerleşik insanların herhangi bir dini öğretinin kurallarına uymayıp yaramazlık yapmaları sonucu Tanrı’nın verdiği ceza değildir. Bilgisizlik çağından kalma dogma, cehaletin esiri olan toplumları kandırmaya devam etse de depremin tek sebebi yerkabuğunun altındaki hareketliliktir ve onu yöneten güç, yeryüzünün kendi iç dinamiğidir.

Dünya’nın yüzeyinin durağan olduğuna ilişkin yanılgımız sadece yaşam süremizin kısa olmasından kaynaklanıyor. Gezegenimizi, ancak büyük değişimlerin milyonlarca yıl sürdüğü kendi zaman ölçütünde izleyebilseydik o zaman ne kadar dinamik bir organizma olduğunu algılayabilirdik. Dinozorların yeryüzünün hakimi olduğu dönemde Hindistan’ın bir ada olduğu, bizim dünyamızın cenneti olan Akdeniz’in sadece beş buçuk milyon yıl önce üzerinde hiçbir şeyin yetişmediği bir çöl olduğu gibi, bildiğimiz en yüksek dağlar, en geniş ovalar, en derin sular, uçsuz bucaksız ormanlar ya da çöllerin hepsi geçici. Ne zaman olacağı tam olarak bilinmese de, eninde sonunda Everest Dağı da madalyasını devretmek zorunda.

Değişime yazgılı olan bu coğrafya sadece yeryüzünü değil, barındırdığı canlı yapısını da milyonlarca yıldır şekillendirmekte. Gezegenin kıtalara bölünmesi, okyanus akıntılarını yeni baştan düzenledi ve değişen akıntılar küresel iklimi etkiledi. Bir zamanlar yaşadıkları yerde keyifli bir yaşam süren atalarımız, değişen iklim koşulları sebebiyle ağaçlardan inip uzun yollar kat etmek zorunda kaldılar. Afrika’daki gür ve yeşil orman örtüsü, yerini daha seyrek bir araziye bırakmıştı. Bunu bir düşünün! Gezegenin coğrafyası değişmeye başlayınca ağaçlar ve bitkiler alışık olmadıkları iklime dayanamazlar. Bir zamanlar verimli olan topraklar yavaşça kurur ve çoraklaşır. Yabanda yaşama tutunmak için çok yetenekli ve dirayetli olmanız gerekir. Doğa, sadece değişime ayak uydurabilenleri, hayat karşılarına ne çıkarırsa çıkarsın yaşama tutunabilenleri ödüllendirir. Bu, evrimin temel ilkesidir. Hayatta kalanlar, arka ayaklarının üzerinde uzun mesafeleri yürüyebilme ve gerektiğinde koşabilme yeteneği geliştirenler oldu. Serbest kalan ön ayaklar, toprak, ağaç ve kemikleri şekillendirerek alet edevat yapmakla işe başladı. Ve milyonlarca yıl içinde evrimleşen aynı uzuvlara sahip bir tür, gezegenin ve atalarının tarihini yazmaya başladı.

Geçmiş başka bir gezegen, gelecek de öyle. Birçok jeolog, bundan 250 milyon yıl sonra Dünya’nın karalarının tekrar birleşeceği yönünde hemfikir. Gördüğümüz bütün bu coğrafi güzellikler kaybolacak ve kendi zaman dilimimizdeki Dünya, kayıp dünyalar arasındaki yerini almış olacak. Levha tektoniğinin mekaniği, ne sürüklediği kabuğu ne de üzerinde barınan yaşamı ve sistemi önemser. Bu mekaniğin, milyarlarca yıldır gezegenimizin yüzeyinde neler olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktur; umurunda da değildir. Dünyada en uzun süre yaşamış olan canlılar bile gezegenimizin yaşının yalnızca on milyonda biri kadarına tanıklık etmiştir. Zeki organizmalar olduğumuzu düşünsek bile, kim olduğumuzu ve neden burada olduğumuzu ancak resmin tamamına uzaktan bakarak anlayabiliriz ki bu da çok uzun bir zamanı, evrimin geliştirdiği milyonlarca türü ve çok sayıda dünyayı kapsamakta. Olaya böyle yaklaştığımızda cehaletimiz, kendi kendimiz için bir sır oluşumuz ve kozmik okyanusta minik mavi bir damla olan yuvamızın efendisi olmaktan uzak olduğumuz gerçeği hiç de şaşırtıcı değil!

İleri Okuma: Ending in Ice, Roger M. Mc Coy-2006 Oxford University Press, House of Lost Worlds, 2016 Yale University Press.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR