Kazuo Ishiguro ve Günden Kalanlar: Kutsaldır Vazife Her Şeyden

Kazuo Ishiguro ve Günden Kalanlar: Kutsaldır Vazife Her Şeyden


Twitter'da Paylaş
0

Geriye, mesleğinin kendisine yüklediği o yapay tumturaklılık içinde ölen babasını bırakıp içki servisine koşan ve tutkusunu sevdiği kadına değil kendine de söyleyemeyen yaşlanmış uşak kalıyor, 'günden kalanlar'la baş başa.

Günden Kalanlar’da Kazauo Ishiguro, İngiltere'de, butler denen ve soyu tükenmiş, frakı ve her türlü resmiyeti yerinde, bir malikânenin baş uşağı olan bir kişinin yaşadıklarını anlatıyor. Duygularını disiplinli bir denetim altında tutan, onun için olmadığını bildiği şeye el uzatmayan, birtakım soyut şeref kodlarına karşı gevşemez yükümlülük bağları olan bir insan tipi canlandırılıyor. Kişiliği, hiçbir zaman hayatın ve kaderin ona uygun gördüğü üniformanın içinden çıkmayan biridir Stevens. O baştan sona denetimli, kalıplı ses tonuyla kâhya Stevens bize öyküsünü aktarır. Kendisi için önemli ve başka herkes için son derece sıkıcı ayrıntılar üstünde dura dura, vazifesinin ne kadar önemli olduğunu anlatır. Çünkü o her şeyden önce vazife aşkıyla donanmış biridir, kendinden ve yaptığı işten gurur duyar. Darlington malikânesinin uzun koridorlarında, geniş merdivenlerinde, boş odalarında, kilerinin karanlığında ve bahçelerinin yeşilliğinde konuştuğunu duyarız Stevens’ın. Bu ses kitabı okudukça bize eşlik edecektir. Yaptığı işlerin ayrıntılarını bastıra bastıra anlatırken bir süre sonra asıl anlatılanın, efendisine verdiği hizmet aşkının Stevens’ın gözünde onu nasıl saygın bir konuma taşıdığını anlarız. Ishiguro, Stevens’ın iç dünyasını diyaloglar aracılığıyla aktarmaz, daha çok bir iç monolog havasında –ama bilinçlik akışı tekniğini kullanmadan– anlatır hikâyesini. Stevens’ın sesi tekrarlar üzerine kuruludur. Kendi kendimizi bir fikre, bir hakikate, bir yalana inandırmaya çalıştığımızda yaptığımız gibi, aklındakileri farklı biçimlerde yenden düşünmeyi sever Stevens. Tıpkı bir asker, komutan itaatkârlığındadır. Verdiği emri, anlaşıldığından emin olmak için bir kez daha tekrarlatan komutan gibi ve komutun tam olarak anlaşıldığından emin olmak isteyen komutanın karşısında pısırık, aptal durumunda olan asker gibidir Stevens. Stevens’ı bu emir tekrarına sürükleyen şey, işvereni Lord Darlington’a olan sadakatidir. Stevens sahibinin sesi olur. Yine aynı sadakat duygusuyla efendisinin Birinci Dünya Savaşı’nın ardından önce Almanya’ya, sonra da Hitler ve Nasyonal Sosyalistlere sempatiyle bakışını anlamayı ve anlatmayı ister. Çünkü efendisi Nazilerin yanında yer alıyorsa bunun haklı bir sebebi elbet vardır. Hizmetçi öncelikle bir taşıyıcıdır. Efendisinin hem sesini, hem düşüncelerini başkalarına aktaracak kişidir. Efendisinin sesi Stevens aracılığıyla meşrulaşacak, mantıklı hale gelecektir. Lord Darlington evdeki Yahudi hizmetçileri işten atmaya karar verdiğinde, Stevens efendisinin bu kararını kendi mantık süzgecinden geçirmeden onlara iletmekle yetinir. Efendisinin her kararı doğrudur çünkü. Sorgusuz sualsiz bir teslimiyetle bağlanmıştır efendisine. Butler'in dinleyicisi ortada yok, diyebiliriz ama o da dinleyen biri ya da birileri varmış gibi anlatır. “O inanılmaz sindirilmiş resmiyet... Anlatılan her olayı kesin olgularla ve duygu iniş çıkışlarına izin vermeyen bir saygıdeğerlik akışı içinde sunmak... Ishiguro, işte böyle bir 'anlatı ustası'. Bu tonu bir an aksatmadan götürüyor ve bu müthiş disiplinli tonla duygusallığı, gerilimi hiç de az olmayan bir mutsuz aşk hikâyesi anlatıyor. Mutsuzluğun nedeni de bu ton zaten. Butler, tonuna sığdıramadığı bir şeyin varlığını da kabullenemediği için, bu aşkı (evde çalışmaya gelen bir genç kadınla) söyleyemiyor, söyletmiyor, dinlemiyor, bastırıyor." Romanın olağanüstü ustalığı bu 'ton'un denetlenmesinde olduğunun altını çiziyor Murat Belge. İngiltere’de Darlington malikânesinde yaşayan Mr. Farraday, Amerikalı bir centilmendir. Çoktandır hiç tatil yapmamış olan yaşlı kâhyası Stevens’ın bir tatile ihtiyacı olduğuna inanır, onu seyahata çıkmasını önerir. Stevens bu öneriyi batı İngiltere’de yaşamakta olan Darlington Malikânesi’den eski çalışma arkadaşı Miss Kenton’ı (artık Mrs. Benn’dir) ziyaret ekme arzusuyla birleştirir. Yirmi yıl önce, o ve Miss Kenton, Darlington Malikânesi'nde birlikte çalışmışlardır, o kâhya, Miss Kenton hizmetçidir. Miss Kenton, evlenip Darlington Malikanesi’ndeki işinden ayrımıştır. Şimdi yirmi yıl sonra, eşinden ayrıdır. Stevens onu artan personel sorununa yardımcı olması için Darlington Malikânesi'ne geri döndürmek istemektedir. Özellikle II. Dünya savaşı sona erdiğinden beri malikânenin işleri için yeterli personel bulmakta sorun yaşamaktadır. İngiltere Parlamentosunun icraatlarından dolayı aristokrasinin gücü sınırlanmış, elinde bulundurduğu geniş mülkleri parçalanmaya başlamıştır. Darlington malikânesi de aristokrasinin kullandığı birkaç son malikanelerden biridir.

kazuo ishiguro

Günden Kalanlar’ın olay örgüsü Stevens’ın Miss Kenton’ı ziyaret için yaptığı bir haftalık yolculuk etrafında döner. Stevens’ın yaşamının ahlaki dökümü bilinçakışıyla verilir. Yolculuk boyunca bütün yaşamının zihinsel günlüğü yaratılırken yaşamındaki seçimlere odaklanırız. Kâhya Stevens’ın üzerinde ilk düşündüğü şey bir kâhyayı mükemmel yapan şeyin ne olduğudur. Bu onda bir saplantı halindedir; mükemmel kâhya olmak en çok arzu ettiği erdemdir. Stevens 1920ler ve 30’larda ki elit kâhya derneği olan Hayes Derneği’nin bir üyesidir. Ve o derneğin tanımladığı gibi, saygın hane sakini ve ağırbaşlı kişi olduğundan hiçbir şüphesi yoktur. Onu en çok “saygınlık” tanımı ilgilendirmektedir ve şartlar ne olursa olsun “saygınlığını” korumasının onun profesyonelliğini oluşturduğuna inanır. Anlatının büyük bölümü, Stevens’ın mesleği uğruna insanca duygularını nasıl baskıladığına dairdir. Örneğin, 1923’te Lord Darlington'ın evinde yapılan büyük toplantıda, Stevens toplantının konuklarını ağırlarken üst kattaki odalarda ölüm döşeğinde olan babasıyla başa çıkmak zorunda kalır. Ama ne yazık ki misafirlere yoğunlaşmak için babasından feragat edecek ve babasının son nefesine yetişemeyecektir. Stevens o âna gururla bakar. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, işte şu babasının ölüm ânı gibi, işini aksatmamış, patronuna servis etmiştir. Onun ne kadar işine sadık bir kâhya olduğunu gösteren başka bir olay da Miss Kenton’a olan ilgisine karşı koyması olmuştur. Evet, o her durumda, Darlington malikânesinde sadık kalmış, mükemmel bir kâhya olmuştur. Gözlerinde işvereninin mutluluğu için yapılan fedakârlığın zaferi vardır. Hatta küçük bir anekdotla bunu gözler önüne serer. Stevens, Lord Darlington’ın isteği üzerine, iki Yahudi hizmetçi kızı, işvereninin politik görüşüne katılmasa bile işten çıkarmıştır. Patron Lord Darlington’dur ve tabii ki, onun malikânesinde onun sözü geçerlidir. Olay örgüsünün büyük bir bölümü, 20 yıl önce Darlington malikânesinde Stevens ve yardımcısı Miss Kenton ile olan ilişkisinin aktarılmasına ayrılmıştır. Stevens’ın babası da malikânede çalışmaktadır. Stevens ve Miss Kenton, Stevens’ın babasıyla birlikte çalışmaya aynı zamanda başlarlar. Yirmi yıl boyunca beraber çalışırlar. Miss Kenton’a göre Stevens’ın babası yaşlanıyordur, ve artık aktif görevden çekilmesi gerekmektedir. Ama işten ayrılmaz, çünkü o da son nefesine kadar işine sadık bir kâhyadır. Ölüm döşeğinde yatarken sonuna kadar başında bekleyen yine Miss Kenton olur. Babasının ölümünden sonra Miss Kenton, Stevens’ın hayatında önemli bir yer alır. Onun ailesinden gibidir. Onu seven tek kişi de yine odur. Romanın başlangıcında Miss Kenton gideli yirmi yıl olmuştur. Yirmi yıl önce Miss Kenton onunla evlenebileceğine dair imada bulunmuşsa da, Stevens bu fırsatı değerlendirmemiştir. Çünkü bir kâhya için tüm insani tutkuların bastırılması şarttır. Ne aşka ne de evliliğe yer vardır. Onun görevi iyi bir kâhya olmaktır. Mr. Farraday’ın teklifini değerlendirirken Miss Kenton’u ziyaret etmeyi düşünür, seyahatini onu görme için planlar. Çünkü aldığı duyumlardan evliliği dağılıyordur. Böylece Stevens yolculuğa çıkar. Moscombe’de Stevens’ın arabasını benzini biter ve yolda kalır. Taylor’da bir gece geçirir. Ona yardıma gelenlerle bir akşam yemeği yer. Stevens ileri gelen, yüksek mevkiden kimselerle tanışmasından söz eder ama kâhya olduğunu açığa çıkarmaz. Ertesi gün Dr. Carlisle onu arabasına geri götürdüğünde, doktorun kurcalamasıyla Darlington Malikânesinde kâhya olduğunu itiraf eder. Stevens Miss Kenton’a olan yolculuğunun son kısmına gelir. Amacı hem Miss Kenton’u tekrar Darlington malikânesine geri götürmek hem de ona karşı duygularının değiştiğini söylemektir. Stevens, Miss Kenton ile buluştuğunda, Miss Kenton kocasına geri döneceğini söyler. Stevens çok geç kaldığını anlar, iyi dilekleriyle onu uğurlar ve Darlington Malikânesine günden geriye kalanlarla döner.

Ana Tema

Ishiguro'nın romanında işlenen en önemli tema Stevens’ın görevi ve kişisel arzuları arasındaki çatışmadır. Stevens’a göre saygın bir kâhya, koşullar ne olursa olsun asla görünüşünü ve profesyonelliğini yitirmez. Bu nedenle Miss Kenton’a derinden âşıkken bunu ifade edemez, çünkü emrindeki bir çalışana tutulmak uygunsuzdur, dahası aşk dikkat dağıtıcıdır. Belirtilmesi gereken başka bir nokta da, Stevens'ın saygınlığını korumaya kararlı oluşudur. Kendine duygularını hissetmesini engelleyen koruyucu bir gömlek yaratmıştır. Stevens bu tutumundan zevk almaktadır. Örneğin ölüm döşeğindeki babasını görmezden gelme becerisi, Fransa elçisinin yaralı ayaklarıyla ilgilenmesi ya da efendisi Mr. Farraday’in Nazi taraftarlığını kabul etme becerisi gibi davranışları onu mükemmel bir kâhya yapmaktadır. Romanın sonunda tutkularını tamamıyla feda etmek zorunda kalan Stevens’ın elinde görevinden başka bir şey yoktur.

Stevens'ın kâhyalık üzerindeki düşünceleri

Stevens'ın kâhyalık üzerindeki düşünceleri onun saygınlık tanımı üzerine şekillenmiştir. Emir almak ve onları yerine getirmek onun en iyi yaptığı şeydir, kendine saygı duymasını sağlamaktadır bu. Ona göre bir kâhya, şartlar ne olursa olsun işini sürdürmelidir. Saygınlık çevrende olup bitene rağmen görevini bırakmamaktır. Yolculuğunun sonunda Moscombe’de Taylorların evinde tanıştığı bir adamın farklı bir “saygınlık” tanımı vardır. Ona göre “saygınlık”, kendini tam olarak ifade etmek, özgün olmaktır. Bu adamın tanımında profesyonellik adına kendi duygu ve görüşlerini bastıran kişi onursuz olarak değerlendirilir. Ishiguro hikâyesini saygınlığın iki farklı anlamı üzerine kurar. Böylece bize Stevens’ın ikilemini verir. Sonunda “saygınlık” kelimesinin yanlış tanımı izlediğini keşfederek kendine olan saygınlığını yitirir. Romanda birçok farklı sosyal ilişkilerin keşfine çıkarılırız. Bunların kimi resmi birliktelikler kimi de daha gündelik anlaşmalardır ve hepsi de sınıf farkına işaret eder. Özellikle de romanın geçtiği dönem olan 20.yüzyılın başlarındaki İngiliz aristokrasisine odaklanırız. Stevens ilişkilerindeki resmiyet konusunda son derece titizdir. Bunu ona karşı son derece resmi bir şekilde davranan babasından öğrendiğini sezinleriz.Stevens'ın babası ölüm döşeğinde bile görevi için kaygılanır. Stevens, bu arada resmi tabiatıyla öylesine sarılmıştır ki yeni işvereni Mr. Farraday ile espirili bir şekilde konuşmayı veya şaka yapmaya hiç yanaşmaz. Laubaliliğe hiç yer yoktur onda. Ancak uzun zaman geçtikten sonra şaka yapmayı becerebilir. Hatta yolculuğunda bu yeni yeteneğini kullanmaya çalışır, fakat bu yeni ortamda, burada uşak değildir, esprileri farklı algılanır. Stevens Darlington malikânesinden ayrı kaldığı sürede formalitenin dışında da bir dünya olduğunu bu yolculuğu esnasında farkına varır.

Kazuo Ishiguro

Stevens'ın dünyası

Stevens'ın iki dünyası vardır. Biri yukarındaki, Lord Darlington ve Mr. Farraday’a ve onların misafirlerine hizmet ettiği dünyadır. Bu dünyada katı formaliteler ve nezaketi içeren kurallar geçerlidir. Stevens kendini bu yukarıdaki dünyaya ait görür. O tamamen Lord Darlington’ın bir uzantısı, onun bir temsilcisidir. Bu dünyada Stevens’ın kimliğine ve arzularına yer yoktur. Aşağıdaki dünyada ise, Stevens hizmet eden değildir. Onun emirlerini altında çalışanları tamamen onun kontrolü altındadırlar. Bu iki dünyanın birinde itaat edenler vardır, diğerinde ise dizginleri elinde tutanlar. İki farklı kimliği içermek bu iki dünya arasında çatışmayı getirmektedir. Stevens yukarıda işini profesyonel şekilde yapabilmek için egosunu, duygularını ve arzularını bir kenara bırakmayı öğrenmek zorundadır. Aşağıdaki dünyada insanca olaylar karşısında duygularının sürekli uyandığını görür – babasının ölümü, Miss Kenton’a âşık olması, dini inançları yüzünden iki hizmetçi kızı kovması gibi. Yukarıda hizmet ederken bir maske takar, aşağıda o maskeyi çıkarır. Soru Stevens'nın bu iki dünyayı bağdaştırıp bağlaştıramayacağıdır.

İtaat

Belki de Günden Kalanlar’da ilgi çekici anlardan biri de Stevens Stevens’ın Moscombe’deki Taylorların evinde yediği akşam yemeği ve kâhya olduğunu açığa vurmadan Darlington malikânesindeki hikâyeleri aktarmasıdır. Bu satırları okurken hâlâ egosunu ve erdemini koruyan bir adamla yaşamını başkalarına adamış bir adam arasındaki çatışmayı görürüz. Darlington malikânesinin dışında, Stevens kısa süreli de olsa aristokrasinin gücünü keşfeder. Bir anlığına da olsa kendi olma özgürlüğünün sarhoş edici duygusunu yaşar. Bunu kavradığında rahatlar. Tekrar kendini kâhya olarak görünce gerçeği hatırlatır.

Sadakat

Stevens’ın İngilizceye hâkimiyeti, onun kurallarına yönelik sadakatidir. Dilin iyi kullanımına büyük bir sadakatla bağlıdır. Cümlelerinde dilbilgisi hatası yoktur. Efendisinin kütüphanesinden ödünç aldığı kitaplarla düzenli olarak İngilizcesini kusursuzlaştırma gayreti içindedir. Anlatımı ayrıntılı ve kesindir. Konuşması tutku ve duygu içermediğinden ruhsuzdur. Her şeyi aldığı emirler bağlamında görür. Gerçekten önemli tek şey aldığı emirlerdir. Mesleğinde duygulara yer yoktur.

Arzuların bastırılması

Miss Kenton görevleri ve insani özellikleri arasında denge kurmayı başarmıştır – özellikle cinsel arzuları dizginlemek ve profesyonelliğini korumak arasında. İzinlerinde bir adamla görüşür ve eş olmak ile hizmetkâr olmayı birbirine karıştırmaz. Diğer yandan Stevens aşkı ve insanca arzuları dile getiremez. Miss Kenton’a iltifat etmek ya da romantik bir şekilde yaklaşmak istediğinde, işle ilgili şeyleri söyler. Miss Kenton ise sınırlarını zorlamaktadır, içten içe aşkını itiraf etmesi için ona yalvarmaktadır, böylece her ikisi de yaşamlarını mutluluk içinde sürdürebileceklerdir. Miss Kenton her zaman Stevens'ı sevmiş ve onunla evliliği düşünmesi için ona şans vermiştir. Fakat Stevens arzularını işinden ayıramaz – ve işinin dışında kendini ve duygularını ifade etmenin yolunu bulamaz. Sonunda Stevens Darlington malikânesinde –kendi hapishanesinde– yaşamına devam etmeye mahkûm olurken, Miss Kenton, bir eş ve anne olarak kendine başka bir yaşam bulmak için Darlington malikânesini terk eder. Geriye, mesleğinin kendisine yüklediği o yapay tumturaklılık içinde ölen babasını bırakıp içki servisine koşan ve tutkusunu sevdiği kadına değil kendine de söyleyemeyen yaşlanmış uşak kalıyor, 'günden kalanlar'la baş başa. Kâhya Stevens özgür olamayan ve kendini bu hakkı göremeyen bir kâhyanın trajik hayat hikâyesidir. İnsani eğilimlerinden, hayattan zevk almak, oynamak, keşfetmek, mutlu olmak ve sevmek gibi duygulardan kendini bilerek mahrum etmiştir. Bunu patronu olduğu Mr. Farraday uğruna yapmıştır. Bu açıdan o bir kurbandır. Özgür değildir çünkü inandığı sistem itaate dayalı bir sistemdir ve bu sistem ona kendisi olma iznini vermemiştir. İtaate programlanmış bir zihin özgür olamaz. Ne yazık ki bu itaat zincirini Stevens babasından edinmiştir. İnsandan insana, nesilden nesle aktarılan bu itaat zincirinde Stevens babasının takipçisi olmuştur. Babasından aldığı bu eğitimle kendi üzerindeki kontrolü kalmamıştır, farklı davranması da mümkün olmaz. Sorumluluk duygusu devreye girmiştir. Bir iç ses ona her an sorumluluklarını hatırlatır. “Bir dakika, sorumluluklarını düşün, yapman gereken şeyler var. Çalışmak zorundasın. Hayatını kazanmak zorundasın.” Yaptığı şeyler patronunu memnun etmek, onun tarafından onay ve kabul edilmek üzere yapılmıştır. Kendisini memnun etmek için çok az şey yapmıştır. Hatta bir tatile çıkma fikri bile patronundan gelmiştir. Tüm bu sorumluluklar aklına geldiğinde kendine özgürlük hakkını tanımadığının farkında değildir. Kâhya olarak efendisine hizmet etmiş, ve yalnız onunla ilgilenmiştir. Stevens hizmet ettiği süre boyunca, bir anlamda hizmet ettiği kişinin malı haline gelmiştir. Ancak yaptığı yolculuktan sonra hayatını yaşamadığını anlayacaktır. Orhan Kemal’in Murtaza romanındaki bekçi karakteri Stevens ile benzer durumlar sergiler. Murtaza da iş anlayışı bakımından hiç kimseye benzemez. Yaşadığı mahallenin gözünde bir 'deli' olarak görülür ve öyle tanınabilir. Kendini adadığı görev anlayışı, tutum ve davranışlarıyla üstlendiği görevi 'mükemmel' bir uyum içinde yerine getirir. Mahalledeki bekçiliği ve daha sonra fabrikadaki görevinde amirlerinden aldığı kuralları sorgusuz sualsiz yerine getirmesi onu diğer işçilerle karşı karşıya getirir. Güç ve otoriteyi temsil eden amirlerin yanlarında çalıştırmak istedikleri 'ideal' bir memurdur. Her otoriteyi temsil eden bir 'büyüğün', müdürün, amirin emrinde çalıştırmak istediği, ‘örnek' bir vatandaştır. Verilen her emri tartışmazsız kabul eder Murtaza. Onun için amirinden aldığı bir emri yerine getirmesi yeterlidir. Bu emirlerin 'yanlış' ya da 'doğru' olduğu değerlendirmesinde bulunmaz. Bu emirlere onun asla itirazı olamaz, çünkü onun görevi sadece amirinden aldığı emri yerine yetirmektir. Emre kayıtsız şartsız itaatin temsilidir. Görev başında onun gözü hiç kimseyi görmez. Birilerini kayırmak, ayrıcalıklı davranmak asla onun davranışları değildir. Görevinde eş, dost, tanıdık, çoluk, çocuk ayrımı yapmayan birisidir. Örneğin görevli olduğu çırçır fabrikasında kendisiyle beraber çalışan çocuk yaştaki kızının açlık, yorgunluk, insafsız çalışma ve sömürü ortamında yorgun düşmüş küçücük bedenini 'kutsal görev' başında uyuyakalmış gördüğünde çılgına döner. Zavallı çocuğu öldüresiye döver. Fabrika müdürünün karşısında izahat verirken yaptığından bir an pişmanlık duymaz. Orhan Kemal, Murtaza karakterini çizerken korkunç bir görev makinesinin gayri insani yüzüyle karşılaştırır bizleri. Murtaza insani değerlerini görevi uğruna yitirmiş, robotlaşmış, bir görev makinesine dönüşmüştür. Böyle olmakla kendinden gurur duyan bir kişi olmuştur. Duyguya karşı “vazife”, birey yerine “kitle”, özgürlük yerine “düzen” ve “disiplini” koyabilmektir. Bir düdük sesiyle herkesi hizaya sokma arzusunun romanda cisimleşmiş halidir. Emre ve amire sarsılamaz itaatle bağlı, görülmemiş derecede ciddi, disiplinli, her zaman kahramanlık mitosunu kendine kalkan yaparak, her yerde hazır ve nazır Murtaza ve Stevens farklı toplumlarda aynı kişiliklerin temsilcileridir.

Kaynakça

Kazuo Ishiguro, Günden Kalanlar, Çeviren: Şebnem Susam-Saraeva, YKY, Mayıs 2015, 206 s.

Murat Belge, "İngiliz Japonu", www.milliyet.com.tr

Kaya Genç, "Gizli Müttefikler", Sabit Fikir, Ocak 2012

Mehmet Nuri Gültekin, "Murtaza Emekli Olmaz", adikal.com.tr. l5/6/2007

Semiramis Yağcıoğlu, "Lacan’ın Aynasında Murtaza’yı Okumak", Roman Kahramanları, Nisan/Haziran 2012


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR