Kemal Çavuş • Bizim Hatun
11 Ocak 2018 Ne Haber

Kemal Çavuş • Bizim Hatun


Twitter'da Paylaş
0

Şehir çok sıcak. Araçlar geçince her taraf toza boğuluyor. İlk geldiğimde güzel bir otelde kalıyordum ama kararnamem gecikince çıkmak zorunda kaldım. Para hızla eriyor. Birkaç gün ucuz bir otelde kaldım ama çok pisti, fazla dayanamadım. Resmi bir kuruma ait bu misafirhaneye geldim mecburen. Odalar temiz. Gece inşaatların gürültüsü duyulmuyor, ancak tek kişilik oda yok. Tıknaz bir adamla paylaşıyoruz odayı. Kalın camlı gözlükleri var, bıyıkları dimdik ileri doğru çıkık, komik görünüyor. Bu uzak şehre sürülmüş iki suçlu gibiyiz. Kimse bizi tanımıyor. Dostlarımız bizi çoktan unutmuş. Durmadan sigara içiyor, dışarıda iç şunu diyorum ya da yatağının yanındaki camı aç. Olmaz, diyor, soğuk, üşüyorum. Yattığı yerden sigara içmeye devam ediyor. Kalkıp kapıyı açıyorum. Birden öksürmeye başlıyor. Akşam camı açtırdın, bak hasta oldum, diyor. Gene ben suçluyum. Hiç geniş bir adam değilim, durmadan sızlanıyorum. Sabah kalktığında öksürerek uyanıyor, gürültülü şekilde osurarak tuvalete koşuyor. Bütün çamaşırları valizinin üstüne saçılmış. Yağmacı bir barbar tarafından talan edilmiş sanki. Resepsiyona iniyorum, boş bir yer yok mu tek kişilik, diye soruyorum, maalesef, diyor suratsız kız, hepsi dolu. O pis otele dönmek istemiyorum, sıcaktan ve gürültüden yatamadığım geceler geliyor aklıma, leş gibi tuvaletler, sarhoşların kusmuklarıyla dolu lavabolar. İçi meyve dolu poşeti valizinin yanına bırakıyorum, alabilirsin, diyorum. Sağ ol, diyor, alıyor. Ertesi gün o da alıyor meyve. Yatmadan önce poşeti kontrol ediyor, ooo bayağı yemişsin, diyor, şaka mı yapıyor diye doğruluyorum yataktan ama adam ciddi, resmen sayıyor meyveleri. Az önce bizim hatunu aradım, diyor, iyiymişler ama çok konuştum, bayağı masraflı oldu. Ne biçim adam bu, hanımıyla konuşurken bile para hesabı yapıyor. Kararnamem hâlâ gelmedi, birçok insanın gelmedi. Çoğu yeni atanan memur bizim gibi, yani oda arkadaşım gibi, eski bir iki memur var. Bu şehirde unutulduk, kimse bizi hatırlamıyor, buradaki görevlilerin de umurunda değiliz. Atamadaki adama soruyorum her gün, kafasını bile kaldırmadan parmağıyla karşı odayı işaret ediyor. Geleneksel Doğu misafirperverliği. Oradaki uyuşuk kız da gelmedi, diyor, neden bu kadar gecikti, diyorum, bilmem, diyor küçük bir kız gibi omuzlarını kaldırarak. Oda arkadaşımdan rahat yok, her yerde karşıma çıkıyor, lokantada, caddede, ben de seni arıyordum, diyor. Her seferinde yeni haberler getiriyor, yeni atananların yerleri çarşamba günü belli oluyormuş, diyor. İyi, diyorum, odalar boşalır hiç olmazsa. Ya bizimkiler, diye soruyorum. Onlardan daha haber yok, diyor. Bana ne yeni atananlardan. Yanımda getirdiğim kitapları okumaya başlıyorum akşamları. Ne okuyorsun, diye soruyor, roman, diyorum. Kimin romanı, diye soruyor bu sefer de, Camus, diyorum umursamazca. Yataktan doğruluyor, Albert Camus mü? Evet, diyorum, bu sefer ben yataktan doğrularak. Şaşırdığımı anlayınca, yok ben kitap falan okumam, bizim hatundan biliyorum, o çok sever Camus’yü, diyor. Günler hep aynı, sıcak, toz. Lokantanın sahibiyle ahbap oluyoruz, bana şehrin tarihini anlatıyor. Gençliğinde şehir çok modernmiş, bu sarıklı herifler yoktu o zamanlar, diyor, dayısının ve arkadaşlarının siyah beyaz resimlerini gösteriyor. Bak, diyor, bu dayım, bunlar da orkestra arkadaşları. İnanamıyorum, nefeslilerden oluşmuş bir orkestra, trompet, saksafon, trambonlu bir sürü adam. Birisi Fred Astaire gibi şapkasını yana yatırmış. Sen bakma şimdi bu toza toprağa, yolda gezen ineklere falan. Burada tam bir şehir kültürü vardı. Göçlerden sonra bütün şehirler gibi burası da bozuldu. Yeni bir kitaba başlıyorum. Ne okuyorsun, diye soruyor, öykü, diyorum. Eğilip kitabın kapağını okumaya çalışıyor. Borges, diyorum, şu Arjantinli kör adam değil mi, diye soruyor, yine şaşırıyorum. Okumadığını bilerek yine de soruyorum, yok canım, diyor, ne okuması, benim işim olmaz öyle adamlarla. Bizim hatun çok sever o yazarı. Sen ne okursun peki, diye soruyorum, sadece ekonomi haberlerini, diyor, borsa, döviz haberleri falan. Yeni atananların yerleri belli oldu, birer ikişer ayrılmaya başladılar. Odalar boşalıyor diye seviniyorum. Aşağıya inip suratsız kıza soruyorum, boşalan odalardan birine geçebilir miyim, diye. Hayır, diyor. Neden, diyorum, gidiyorlar işte. Hâlâ tek kişilik odamız yok, diyor. Ankara’yı arıyorum umutsuzca, benim kararnamem neden hâlâ gelmedi, diye soruyorum. Nasıl gelmez, diyor karşıdaki, kararnameleri yollayalı yirmi gün oldu. İnanılmaz. Atamadaki suratsız herife gidiyorum hemen, bu sefer o koca kafasını kaldırıyor, gelmedi, diyor, gelse niye söylemeyelim. Hiçbir şey demiyorum, desem ağzımdan başka şeyler çıkacak. Bizim hatunla tartıştık gene, diyor, bir sürü de masraf cabası, neyse yemeğe çıkalım. O yaşlı adamın lokantasına gidiyoruz. Güzelmiş burası, diyor, çatalının ucuna gelmeyen domates parçalarını parmaklarının ucuyla ittiriyor, salatanın suyu parmaklarına bulaşıyor. Ben yine huylanıyorum, bakma öyle, diyor kızdığımı anlayınca, çok küçük doğramışlar, çatala gelmiyor işte, suç benim mi? Yok suç benim, diyorum. Evet, diyor, her şeye kıllanıyorsun. Sonra çay içiyoruz misafirhanenin bahçesinde. Ben odaya çıkıyorum. Kısa süre sonra o da geliyor. Herkes masadan kalktı, diyor, herkes kim, diyorum. İşte o yeni atananlar, hepsi çay söyledi ama sonra kalkan gitti, kalkan gitti kimse hesabı vermedi, diyor, bütün hesap bana kaldı, sen de kalktın gittin. Benimle ne ilgisi var, diyorum, e sen olsaydın hiç olmazsa yarı yarıya verirdik, diyor. Yeni bir kitap mı, diye soruyor, hani başın ağrıyordu? Tiyatro oyunu, diyorum. Oyun okumak beni yormuyor. Kimsenin fazla konuşmadığı bu yerde sadece konuşmalara dayalı kitap okumak eğlenceli oluyor. Kimin oyunu peki? Arthur Miller, diyorum, Satıcının Ölümü, diyor hemen. O değil, diyorum, sen nerden biliyorsun diye sormuyorum artık. Oyunumuza yeniden başlıyoruz. Senin hatun değil mi, diyorum, evet, diyor. İyi ama sen bu kadar yazarın adını nasıl aklında tutabiliyorsun? Bilmem, diyor, ona hep imreniyorum, belki ondandır. Hiçbir şeyimiz benzemiyor, diyor, sigara içmeme kızıyor, yatağımı toplamadığım için kızıyor, borsayla ilgilendiğim için kızıyor. Aynı olmak zorunda değilsiniz ki, diyorum. Buraya gelmeden önce aile psikoloğuna gittik, diyor. E ne oldu, diyorum. İlk birkaç gün iyi gitti ama... Aması ne, diyorum, bilmem kavga etmiyoruz ama eskisi kadar da konuşmuyoruz, diyor. Durmadan kitap okuyor, eskiden de okurdu ama böyle sabah akşam okumazdı. Sanırım o da senin gibi, benimle konuşmak yerine kitaptaki konuşmaları okumayı daha eğlenceli buluyor. Diyecek söz bulamıyorum. Senin hatun başka hangi yazarları okur, diyorum. Bir sürü yazar sayıyor, çoğu benim bildiğim yazarlar. Senin de bu yazarları okuduğuna eminim, diyor. Bu ne demek, diyorum. Biliyorum işte, diyor. Odalar boşaldı. Hemen taşındım. Aşağıdaki kız kimliğimi soruyor, neden, diyorum, iki haftadır burada kalıyorum, şimdi mi aklınıza geldi? Herkesin görev yeri belli oldu, diyor, siz hâlâ buradasınız da. Benim kalmam daha uygunmuş demek ki, diyorum. Bizim arkadaş rahat rahat sigarasını içiyordur artık, hem de camları açmadan. Rahat rahat sabaha kadar öksürüyordur. Bavulunun kustuğu çamaşırları da hâlâ odanın orta yerindedir. Ben de akşamları rahat rahat kitap okuyorum. Akşam yemeğinde mutlaka karşılaşıyoruz, çay içiyoruz beraber ve beraber ödüyoruz. Israrla ne okuduğumu soruyor. Daha da ileri gidip yazarı kendisi tahmin etmeye çalışıyor. Şiir, diyorum, bu sıcakta hiç enerjim kalmadı. Dur tahmin edeyim, diyor, s.ktir, diyorum içimden, nah tahmin edersin. Edip Cansever, diyor, bir seferde nokta atışı yapıyor. Yuh, diyorum, donup kalıyorum. Sonra toparlanıp, ne yaptın, diyorum, valizimi mi karıştırdın? Ayıp oluyor ama, diyor. Kusura bakma ama bu kadarı fazla, diyorum. Gülümsüyor, zaferinin tadını çıkararak, hadi bakalım, diyor, çaylar senden. Sizin hatun gene, değil mi, diyorum. Başını sallıyor, evet bizim hatun. Bir ay oldu, kararnamelerimiz geldi, sonunda maaşımızı almaya başladık. Bizi geçici olarak bir yere verdiler. Gidip, imza atıp dönüyoruz. Ama hâlâ asıl görev yerimiz belli değil. Akşamüstü, orta yaşlı bir kadın ile genç bir kadın İngilizce konuşuyorlar. Kulak kabartıyorum. Sonra yanlarına gidip, merhaba, diyorum. Konuştuğumu görünce arkadaşım da geliyor. Unesco’nun bir projesi için görevli gelmişler. Kadın bize soruyor, durumu anlatıyorum, valiyle görüş, diyor. Maaş aldığımızı da söylüyorum. Çok şaşırıyor, iyi ama çalışmadan nasıl maaş alıyorsunuz, diyor. Yanındaki kız ona dönüp, burası Türkiye Jane, diyor ukalaca, burada her şey mümkün. Ben yine sinirleniyorum. Ayrılıyorum yanlarından. Ne oldu, diyor bizimki, gene neye kıllandın? Boş ver, diyorum. Helal olsun, diyor, ne güzel konuşuyorsun İngilizceyi, sen konuştukça yanındaki nasıl kıskandı. Neden, diyorum. Bilmem, diyor. Umarım senin hatun da İngilizce bilmiyordur, diyorum. Biliyor, diyor sakince. Çayları ben mi ödüyorum yine? Sen bilirsin, diyor, ama bizim hatun asıl Almanca bilir. Anadili gibi konuşur. Yapma yav, diyorum, İngilizceden daha zor. Evet, diyor, sevdiği yazarları Almanca aslından okur. Sakın bu okuduklarından biri de Böll olmasın? Evet, diyor heyecanla, adını hatırlamaya çalışıyordum, öl mü neydi derken sen önce davrandın. Bu sefer çaylar kesin senden, ikide iki yaptım ona göre, diyorum. Tamam, diyor çaresiz. Sıkıcılığımıza diyecek yok. Artık ne kitap okumak ne de arkadaşımın hatunu heyecan veriyor. Yeter artık, diyorum, ben eve dönüyorum. Sen kalıyor musun? Evet, diyor. Tamam o zaman, diyorum, görev yeri belli olunca haberleşiriz. Numarasını veriyor, sen ararsın beni. Tamam, diyorum, sana masraf olmasın ben ararım. Evdeyim. Neden döndün, diyor tanıdıklar, pijamalarımı unutmuşum, diyorum. Bazı “dostlarım” bu kadar uzak bir kente atanmamdan çok memnun, utanmasalar göbek atacaklar. Yolumu çevirip soruyorlar, nerdesin sen şimdi beyaa, Hakkâri mi neresiydi orası? Ananın a.ındayım, diyorum içimden. İlk birkaç gün arıyorum, hâlâ gelmedi, diyor bizimki. Boş ver, diyor, maaşımız geliyor nasıl olsa, sen bak rahatına. Bir hafta sonra dayanamıyorum. Ya geldiyse kararnamem, onun da haberi olmaz belki. Atlayıp gidiyorum. Sıcaklar etkisini biraz azaltmış ama toza devam. Bari, diyorum, bizi şehir merkezine verseler, ne de olsa tecrübeliyiz. Tenha bir yer daha iyi olur, diyor bizimki, şehir merkezinde karışan görüşen çok olur. Daha az konuşuyoruz. Ama ikimiz de onun hatunsuz yapamıyoruz. Başka eğlence yok. Havalar serinlemeye başladı. Çaylarımızı binanın içindeki bölümde içiyoruz artık. Hesap şişkinse beraber ödemeye devam ediyoruz. Nedense herkes bizim masaya geliyor, uzun süre kalmanın verdiği göz aşinalığı. Bizi sorup duruyorlar, niye hâlâ buradayız, sürgün mü yedik. Yok, diyoruz, bizim konumumuz farklı, istifa edip tekrar döndüğümüz için bizim süreç farklı işliyor. Hem de çok farklı, diyor bizimki. Bir hafta sonra heyecanla, benim görev yeri belli olmuş, diyor. Ya benimki, diyorum heyecanla. Bilmem, git bak hemen, diyor. Yakın bir kasabaya çıkmış onun. Lojman da varmış, bir sene dişimi sıkarım, sonra da eş durumundan zıplarım, diyor, bizim hatun sağ olsun. Bak sen de evli olsaydın, eş durumundan zıplardın. Ben kitap durumundan zıplarım, sen merak etme, diyorum. O nasıl olacak, diye soruyor. Romanlardan birine karışır, kaybolur giderim, diyorum. Sonunda göreve başladık. Hafta sonları buluşuyoruz. Çok keyifsiz. Ne oldu, diyorum, bizim hatun, diyor ama sonunu getiremiyor. Olmuyor, diye devam ediyor. Bir türlü anlaşamıyoruz. Akşam telefonda bağırıp durdu. Niye evlendiniz o zaman, diyorum. Ailelerimiz tanışıyordu, birbirimize gider gelirdik. O fazla girişken değildi, içekapanık bir kızdı, durmadan kitap okurdu, ben daha fırlamaydım, onu ikna etmek fazla zor olmadı, diyor. Baktınız olmuyor, boşansaydınız o zaman. Çocuk olunca istemedik, alışırız zamanla dedik. Ama tam tersi olduktan sonra iyice uzaklaştık birbirimizden, diyor. Ne olacak şimdi peki? Bilmem, diyor, tayinim bir çıksa o zaman belki düzelir. Sen en iyisi izin al, git bir görüş, bu kadar uzak kaldığınız için kızmıştır belki sana. Doğru söylüyorsun, diyor, hemen gideceğim. Bir hafta sonra döndü, çok üzgündü. Ne oldu? Bu iş tamam, dedi. Ne tamamı, barıştınız mı? Yok, tamam bitti, son noktayı koyduk, boşanıyoruz, ilk dönem sonunda bu iş biter. Hazırlık yapıyoruz, yeni ev, eşyalar falan. Çocuk konusunda sorun yok. İstediğim zaman görebilirmişim, zaten çocuğun yıpranmasını hiç istemiyoruz. Anlayışlı kadın, çocuğun yanında kavga etmek çocuğu daha çok üzermiş. İlk dönem bitti, evlerimize döndük. Tatilin bitimine yakın bir mektup aldım. Boşanmış. Memurluğa da devam etmeyecekmiş artık. Benim asıl işim ticaret, demiş. İflas edince tekrar memuriyete dönmek zorunda kalmış. Ama bu olaydan sonra kesin kararını vermiş, bu yaştan sonra uzak yerlerde kalmaya dayanamazmış. Mektubun sonunda şöyle yazmış: “Umarım yanlış anlamazsın, biliyorum tuhaf bir durum ama yapmadan edemedim. Bizim hatuna senden bahsettim, onun gibi edebiyat düşkünü olduğunu, neredeyse aynı yazarları sevdiğinizi söyledim. Ayrıca kibar bir beyefendi olduğundan, onun gibi titiz olduğundan bahsettim. Para konusunda biraz savruk dedim, biraz da olur olmaz şeylere kızar dedim. Hep iyi yönlerini söylemek pek inandırıcı olmuyor biliyor musun, reklamcılıktan biliyorum. Neyse bunları söyleyince kızdı, evden kovdu beni. Ama ben onu tanırım, duygularını gizlemek ve zaman kazanmak için bazen böyle yapar. Biliyorum gene kızacaksın ama gelip şu bizim hatunla tanışsan diyorum, nasıl olur? Telefonda söylemeye utandım, yazmak daha rahat olur diye düşündüm. Cevabını bekliyorum, acele etmene gerek yok. Görüşmek dileğiyle…”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR