Kemal Tahir’in Öykü ve Romanlarında Tarih Algısı

Kemal Tahir’in Öykü ve Romanlarında Tarih Algısı


Twitter'da Paylaş
0

“Batı’nın kişi dramına karşılık, ben toplumun dramını işlersem, kendi romanımı vereceğim,” diyen Tahir eserlerinde bireyi hep var olduğu toplumsal koşullar içerisinde ele almıştır.

Ülke edebiyatında düşünsel ve ideolojik kimliği, edebiyat anlayışı konusunda üzerinde ittifak edilmemiş, yapıtları, düşünceleri en çok tartışılan yazarların başında Kemal Tahir gelir. Aslında onun yazınsal, siyasal duruşuna baktığımızda bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü o dingin günlerde değil hep bir fırtınanın içinde yaşamayı seçmiş, kalıplara, kanona başkaldıran bir sanatçı, düşünür kimliği sergilemiştir. Marksizmi, Osmanlı’yı, Batıcılığı, tarihi yeniden sorgulamış, her şeyde ve her yerde Anadolu gerçeğini aramıştır. Marksistliği yerli bir bakış açısıyla yorumlamış, Osmanlı’ya saygıyla, sevgiyle bakmıştır. Bütün bu yönleriyle, tarih/toplum tezleriyle, edebiyata bakışıyla her kesimin kendine hem yakın hem de uzak bulduğu edebiyatımızın, düşünce dünyamızın ele avuca gelmez isimlerinden biri olmuştur. Kimine göre gerici/Osmanlıcı, kimine göre tartışmasız bağımsız sosyalist bir aydındır. Özellikle Batılılaşmaya karşı duruşuyla yaygın bir sevgi kazanırken, milli mücadele yorumu da resmi/jakoben kesimleri rahatsız etmiştir. Sonuçta solun, sağın, İslamcıların, ulusalcıların bir şekilde görüşlerine saygı duyduğu ilginç bir isim olmayı başarmıştır. Kemal Tahir, gerek romanlarında gerekse öykülerinde bireysel bunalımlar ve açmazlardan çok, toplumsal sorunlara eğilmiş ve “gerçekçi” sanatsal tutumu benimsemiştir. “Batı’nın kişi dramına karşılık, ben toplumun dramını işlersem, kendi romanımı vereceğim,” diyen Tahir, eserlerinde bireyi hep var olduğu toplumsal koşullar içerisinde ele almıştır.

Düşünceye yaslanan bir edebiyat anlayışını savunan Tahir’in yapıtlarındaki tarihsel, siyasal, sosyolojik tespitleri tartışma konusu olmuştur. Resmi görüşe ters tarih tezleri, kabul yanında eleştiriler de almıştır. Batı düşüncesi karşısında muhalif bir tutum takınan Tahir, yerli ve milli unsurların tümünün siyasette, sanatta, gündelik hayatta hâkim unsur olmasını savunmuştur. Osmanlılaşmanın imkânsız olduğunu kabul etmekle birlikte, körü körüne bir mazi düşmanlığına da mesafeli durmuş, gözü kapalı Batılılaşmayı reddetmiştir. Kemal Tahir, ülkedeki Batıcı tutumlara karşı Türk-Osmanlı sanatını savunmuştur. Batılılaşmayı “bilmediklerimizi almak” olarak değerlendirmiş, bildiklerimizi bırakmak olarak algılayanlara karşı çıkmış, eserlerinde de Batıcıları eleştirmiştir. Edebiyatımızdaki Batı gerçeğinin kendi gerçeğimiz olarak yansıtılmasına karşı çıkmıştır. Bununla beraber, edebiyatımızın da kendi gerçeklerimizden yola çıkılarak oluşturulmasını önermiştir. Tarih disiplininin, bütün bilimlerin anası ve tek kaynağı olduğuna inanan Tahir’in pek çok eserinin belgesel bir yanı vardır. Tahir sanat görüşü olarak gerçekçiliği benimsemiş, Anadolu insanına ve onun tarihine eğilmiştir. İnsan dramının kişisel olduğunu kabul etmekle birlikte, bu dramın onun kişiliğinden değil, toplumsallığından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Düşünce ağırlıklı bir sanat anlayışını savunduğu için, onun “mesaj” yaklaşımı hep tartışılmıştır. Tahir, edebiyat eserinin bir doğruyu, bir gerçeği iletmesinden yanadır. Bu nedenle seçtiği tiplerin çoğu, bir doğrunun ispatı için seçilmiş figürler gibidir. Eserlerini kurgularken önce kendi doğrularını, sonra da karşı çıktığı düşünceleri temsil eden karakterler oluşturup bunları çatıştırır. Bu bölümlerde didaktiklik iyice gün yüzüne çıkar. Çünkü ona göre sanat, insanlara hoş vakit geçirtmek için yapılmaz. Eserin bir meselesi olmalı, tümüyle gerçeğe yaslanmalı, tarihsel ve sosyolojik gerçeklerle birlikte iç ve dış olaylarla irtibatlı olmalıdır. Başka bir deyişle düşüncelerle bağlantılı olmalıdır. Kemal Tahir, sanatçının yapıtlarında başka disiplinlerden yararlanırken sanatçı bakışını hiçbir zaman kaybetmemesi gerektiğini savunur. Ama tarih onun eserlerinde hep merkezdedir. 

Tarih ve Edebiyat

Edebiyat ve tarih arasındaki ilişkiler gündeme geldiğinde, bu disiplinlerin kesiştiği ve ayrıştığı yönler, olaylara bakıştaki farklılık ve özellikle “gerçeklik” konusu öne çıkar. Bir edebiyat eserinin tarihi gerçekliklerle ne kadar örtüştüğü, onu yansıtıp yansıtmadığı irdelenir. Kuşkusuz tartışmaların “gerçeklik” konusunda odaklaşması, kurmaca ile tarihin doğasının farklılığından kaynaklanır. Çünkü tarih ve edebiyat disiplinlerinin doğası, olaylara, durumlara bakışları, ele alışları tümüyle farklıdır. İşte tüm tartışma da gerçeklere bağlı kalmak zorunda olan tarih disipliniyle, gerçekliğe hiç de bağlı olması gerekmeyen edebiyat disiplininin aynı olaya, kişiye bakışından doğar. Kurmaca (öykü, roman) ister birebir yaşananları, gerçekleri anlatsın, ister düşsel bir evreni yansıtsın, sonuçta bütün bunlar yazarın disiplininden geçer ve onun müdahaleleriyle oluşur. Yazar, bilgileri, belgeleri, duyguları, durumları kendi dünyasında estetize eder ve sanatın diline dönüştürür. Kurmaca dediğimizde, gerçekliğin bizzat kendisiyle değil yazarca tasarlanmış, planlanmış yeni bir dünyayla karşı karşıya olduğumuzu biliriz. Kurgu, gerçekliğin karşısında üretilen yeni bir dünyayı kavramlaştırır ve ille de birebir gerçekliği temsil etmesi gerekmeyen bireysel bir yaratı, üretme, inşa olayıdır. Bu anlamda bir tasarı, bir plandır. Biz de okur olarak kurmaca bir yapıtı elimize aldığımızda ilk elde bize yansıttığı evrenin gerçeklikle örtüşüp örtüşmediğini sorgulamayız. Bir öykü ya da romanın bir tarih kitabı, gazete, yemek tarifi kitabı olmadığını bilir, kabulleniriz.

Bu nedenle, anlatılanların yaşamsal alanda gerçek olup olmadığı birincil değil ikincil bir sorundur. Kitap bittikten sonra bunların gerçek olup olmadığını, yaşamla bağlantısını düşünebiliriz ama bu soruların muhatabı hiçbir zaman yazar değildir. Çünkü yazar, seçtiği anlatım türüyle (kurmaca) okura böyle bir şey vaat etmemiştir. Okur da eline bir kurmaca metni almakla yazarın sunacağı dünyayı peşinen kabullenmiştir. Bu ise kurmacanın dünyasıdır. Kurmaca bizi aldatmaz, hayal kırıklığına uğratmaz. Çünkü onun kurmaca olduğunu en baştan biliriz. Kurmaca bizzat gerçeği de iletebilir ama bu onun temel özelliği değildir. Bu nedenle kurmacanın doğrudan doğruya gerçekle bağlantısı kurulamaz. Yazar, gerçeği, bazen hayal, düş, olağanüstü ve fantastiğin penceresinden yorumlar. Dünyevi olan gerçekler, dünyevi olmayan bir işleyiş ve kavramlarla izah edilir; böylece yeni bir kurmaca gerçekliği yaratılır. Dil de artık gündelik konuşmadaki anlamından başka bir şeye dönüşmüş, bir bildirişim aracı olmaktan çıkmış, edebiyatın diline evrilmiştir. Kısaca kurmaca, bir bilgi ve anlam aktarıcısı değil güzellik yaratma, değer üretme işlevi görür. Burada okur ve yazar, “kurmaca”nın anlamında gizli bir anlaşma içerisindedir. Yazar anlattığı şeyin, okur da okuduğu şeyin kurmaca olduğunu bilir ve bu iki taraflı kabulle bir metnin oluşumu/paylaşımı sağlanır. Ne var ki yazar bunun kurmaca olduğunu hissettirmemeye, okur da bunu görmezlikten gelmeye kendini inandırmıştır. İşte edebiyat ve tarih ilişkileri, tam da burada “gerçeklik” bağlamında yoğunlaşır. Tarihçinin tutumu ile kurmaca yazarının tutumu bazen farklılaşır bazen birbirine yaklaşır. Aslına bakılırsa tarihçi de bir bakıma yaşananları “hikâye” etmektedir. Bu bağlamda tarihçinin de olayları aktarırken “hikâye etmek” zorunda olduğu, bunu yaparken de yorumlayacağı ve bu durumda da her yazanın elinden tarihin farklılaşacağı bilinir. Çünkü tarih sadece olay ve durumların aktarılması değil, belli bir düzen, kompozisyon ve hikâye içinde anlatılmasıdır. Ama tarihçinin seçme, sıralama ve yorumunun çerçevesi “gerçek”le sınırlıdır. Kurmaca yazarı ise bir gerçeği kendine göre yorumlama gücüne sahiptir. Ne var ki yine de kurmaca eserde anlatıcı böyle bir taahhütte bulunmasa bile gerçeği çarpıtıp çarpıtmamak sorunuyla karşı karşıya kalır. Bu anlamda anlattıkları tarihsel bir olayı temsil etmek durumunda değildir, ancak bilinen bir gerçekliği bozması da sorun yaratır. Kurmaca yazarı, üzerinde bu baskıyı hep hisseder ve gerçekliğe bir anlamda teslim olur ancak kendi yorumunu katmakla yetinir. Kurmaca dünyanın gerçekleri ile dış gerçekliği birleştirecek uyum arar.

O dönem insanının ruh halleri, duygu durumları, hayata ve eşyaya bakışı iyi analiz edilmeden, tüm bu karakterleri bugüne getirip bugünün anlayışı, bugünün insanı yaparak bir kurmaca eser yaratmak eksik ve yanlış bir tutumdur.

Tarihçi ve edebiyatçı yaşananlara, geçmişe elbette farklı yaklaşır. Genel olarak tarih, büyük olayları ve durumları anlatırken kişisel dramlarla ilgilenmez, soğukkanlı bir şekilde olanları aktarır. Ancak edebiyatçı o tarihsel olaydaki bireyin dramına daha fazla eğilir. Tarihi bir başka şekilde okur, yorumlar. Biraz da okurun romandan beklentisinin kuru tarihçilikten farklı olduğunu bilir ve günümüz okuruna seslenir. Tarih olaylarla, edebiyat olayların etkileriyle, sarsıntılarıyla ilgilenir. Edebiyat bilgi aktarmaz, yorumlar, nüfuz ederek o olayın arkasındaki insani yanları ortaya çıkarır. Tarih edebiyatın sadece malzemesidir, o oradan kendi dünyasını kurar, artık burada kurmacanın gerçekliği işlemeye başlar. Edebiyatçı, kuşkusuz muhayyilesini de devreye sokar, yeni karakterler ve durumlar yaratır ve o dönemi yansıtmaya, sanatçı sezgisiyle anlamaya, aktarmaya, yaşatmaya çalışır. Tarihçi olayları aktarırken işin duygu boyutuyla ilgilenmez, ama edebiyatın asıl ilgilendiği tarihi gerçeklerin arkasındaki insani durumlar, duygular ve davranışların nedenleridir. Kurmaca yazarı bütün bir geçmişe bugünden baktığı için tarihten yararlanması, onun verilerini kullanması kaçınılmazdır, ancak satır aralarını okur, insani durumları sezer ve onların üzerine gider. Ancak tarih, ideolojik bir nesne haline getirilip çarpıtılarak kullanılırsa bu aslında hakikatin manipülasyonundan başka bir şey değildir. Bir başka deyişle seçilen kişi tarihi bir kişilikse (Fatih Sultan Mehmet, Yunus Emre, Osman Bey vd.) veya tarihi bir olaysa (Kurtuluş Savaşı, İstanbul’un Fethi vb.) bilinen gerçeklere uymak durumundadır.

Elbette eserde kurmacanın kuralları işleyecek ama bu kişilik ve olaylar dönüştürülmeyecektir. Aksi takdirde itirazlar haklılık payı taşıyacaktır. Çünkü böyle bir durumda bilinen tarihi bir olayın, kişiliğin yerine farklı bir gerçeklik yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Diğer yandan bir kurmaca yazarının tarihi, anlatılan dönemi iyi bilmesi ve iyi analiz etmesi gerekir. O dönem insanının ruh halleri, duygu durumları, hayata ve eşyaya bakışı iyi analiz edilmeden, tüm bu karakterleri bugüne getirip bugünün anlayışı, bugünün insanı yaparak bir kurmaca eser yaratmak eksik ve yanlış bir tutumdur. Çünkü “geçmiş”i bugünün kavramları, anlayışları ve doğrularıyla açıklamak, anlatmak, yorumlamak yanıltıcıdır. Önemli olan eskiyi bugüne getirmek değil, o dönemin gerçekleri, doğrularıyla onları bugün de yaşanır kılmak ve o dünya içinde bütün olaylara bir anlam verebilmektir. Elbette her insan yaşadığı olaylar, koşullar, dönemler içinde var olur ve tüm bu koşullar, çevre, atmosfer onları kuşatır, kişiliklerini belirler. Bu anlamda tarihi bir dönem anlatmak isteyen kurmaca yazarının öncelikle anlattığı dönemi çok iyi bilmesi ve o karakteri ortaya çıkararak şartları iyi analiz etmesi gerekir. Eksik ve yanlış tarih bilgisi dönemin iyi kavranmasını önler ve ortaya gerçeklikten uzak, yaşamayan, yapmacık, karton tipler çıkar. Ancak burada kurmaca yazarının bu tarihi olayı, durumu “bugünün insanına”, okuruna yazdığı da bir gerçektir. Buradaki incelik, yazar elbette tarihe, döneme bugünün okurunun bakış açısından, beklentilerinden bakacak ama o dönemi, o dönemin şartları içinde değerlendirecektir. Edebiyatımızda tarih ve edebiyat dendiğinde ilk akla gelecek isim Kemal Tahir’dir. Kemal Tahir hiç kuşkusuz bütün bir edebiyatını “tarih”e yaslamış, tarihi de eserlerinde yorumlamıştır. Onun eserleri üzerindeki odak tartışmalar her zaman tarih görüşleri, daha doğrusu romanlarına yansıttığı tarih yorumu, sunumu olmuş, tarih ve edebiyat bağlamında Yorgun Savaşçı, Devlet Ana, Kurt Kanunu büyük tartışmalar yaratmıştır. İsmet Bozdağ bir Kemal Tahir portresini şöyle çıkarır: “Masasının üstünde 3000 sayfaya yakın not vardı. Kayı aşiretinin Asya göçünü, 13’üncü yüzyıl Bizansını, Selçuklularını, Moğolunu iyiden iyiye incelemiş, notlar almış, yapılan gravür ve resimleri görmüş. Anadolu Ahilik teşkilatını dikkatle araştırmış; o çağ Asya ve Avrupa milletlerinin sosyal ve kültürel yapılarını gözden geçirmiş, saz şairlerinin hayatlarını okumuş, cönkler karıştırmış ve böylece masanın üstünü kaplayan 3000 sayfaya yakın not çıkarmış. Bütün bunlar, yazacağı yeni roman için...”1 İşte mesele de tam burada başlamaktadır. Bütün bu malzemeler, bilgiler, belgeler romana nasıl yansıyacak, nasıl bir yol, yöntem izlenecek, neler ayıklanacak, nelere yer verilecektir?

Dönemin tarihi kişilikleri, olaylar ve durumlar karşısındaki tavırları adım adım tartışılır. Kemal Tahir, yine tartışmalı, kritik bazı tarih tezlerine yer verir.

Kemal Tahir’e göre, “tarih”i bilmeyen kendini bilemez. Kendini bilmeyen, içinde yaşadığı toplumu meydana getiren insanların özelliğini yani cevherini bilemez. Gerçekçi yazar, insanlarının çeşitli olaylar karşısında nasıl davranacaklarını, neden böyle davrandıklarını en az yanılgıyla kestirme gücünü tarihten alır. Ancak tarihe nasıl bakılacağı onun da meşgul olduğu bir konudur: “Bir sosyolog, tarihe bilimsel açıdan yaklaşacağı için sadece aklını kullanır, fakat bir romancı tarihe bakarken ve onu kendi harcına katarken hem aklını, hem sezgilerini kullanır. Benim benimsediğim tarih romancısına, şair bir sosyolog denilebilir.” Tarih disiplininin bütün bilimlerin anası ve tek kaynağı olduğuna inanan Tahir’in pek çok eserinin belgesel bir yanı vardır. Kemal Tahir sanatçının yapıtlarında başka disiplinlerden yararlanırken sanatçı bakışını da kaybetmemesi görüşündedir. Tarih ve edebiyat bağlamında onun tartışmalı romanlarından biri olan Yorgun Savaşçı’da kritik bir konuya, olaya değinir. Kurtuluş Savaşı’nın perde arkasını, yaşanan sıkıntıları, çatışmaları aktarır. İşgal kuvvetlerinin baskısı altında çıkış yolu arayan insanlar bir yandan direnişi örgütlemekte bir yandan da Anadolu’yu direnişe ikna etmeye çalışmaktadır. İşgal altındaki İstanbul’da tam bir içsavaş yaşanmaktadır. Ülke baştan başa savaş yorgunudur. Yenilginin moral bozukluğu bütün ülkeyi kuşatmıştır. Bir yandan da büyük bir huzursuzluk yaşanmakta, bir ışık beklenmektedir. İttihatçılar, Abdülhamit, İngilizler, Çerkez Ethem, asker-siyaset ilişkisi, harekât ordusu, öldürülen paşalar, sürgünler, halifelik, Ziya Gökalp, Osmanlı toprak düzeni, Kuva-yı Milliye kelime ve kavramları etrafında roman oluşturulur. Tüm kurtuluş ideolojileri masaya yatırılır. Dönemin tarihi kişilikleri, olaylar ve durumlar karşısındaki tavırları adım adım tartışılır. Kemal Tahir, yine tartışmalı, kritik bazı tarih tezlerine yer verir. Çerkez Ethem’i bir kahraman olarak sunar. Bu mücadelenin bir halk hareketi değil bir kadro hareketi olduğu temellendirilir. Kuva-yı Milliye’nin bir halk hareketi olmadığını, bir kadro hareketi olduğunu öne çıkarır. Hedefiyse emperyalizmin saldırısını durdurmak, güçlü ve bağımsız bir devlet kurmaktır. İşte roman bu oluşum sarsıntılarını işler. Yorgun Savaşçı hiç şüphesiz Kemal Tahir’in milli mücadele yorumudur ve karakterleri de bu yorumu temellendirmek, güçlendirmek için kullanır. Bu arada yine onun büyük tezlerinden Osmanlı tartışması da kitabın önemli bölümlerini oluşturur. Osmanlı’daki toprak düzeni bir kez de burada gündeme getirilir: “Osmanlılığın temel düzeninde varlığın tek ellerde birikimi yasaktır. Osmanlılığın tarih içinde üstüne aldığı ödev bence toprağı sahipsiz kılarak çağının derebeylik düzenini küçük işletmelere bölmek, bu küçük işletmelerin zamanla belli ellerde toplanmasını şiddetle önlemektir. Osmanlılıkta hemen bütün topraklar reayasına kiracı gibi verilmiştir. Buna karşılık yetiştirdiklerinin vergisini çoğunlukla mal olarak alır. Bu düzeni sipahiler gözetir. Sipahi tımarları gibi vezir haslarının da temelinde küçük işletmeler vardır. Osmanlı toprak yasaları, bu küçük işletmelerin küçülmemesini de kollar.” Kemal Tahir bir başka önemli tarihi romanı Devlet Ana’da, Osmanlı’nın kuruluşunun sosyolojik, dini, ticari, toplumsal temellerini romanlaştırır. Söğüt’teki aşiretten imparatorluğa giden sürecin dinamikleri romanda gündeme getirilir. Bu yükselişteki pay sahipleri, Osman Bey, Orhan Bey, Şeyh Edebâli figürleri üzerinden özellikle zihniyet/anlayış çözümlemesine gidilir. Romanın odağında hep Osmanlı’nın kuruluş macerası yer alır. Anlatıcı Söğüt’e, oradan Eskişehir’e, Anadolu’ya bakar. Osman Bey’in savaşları, savaş enstantaneleri, ele geçen hisarlar, tepelenen düşmanlar... Öncelikle kuruluş öncesi toplumsal hayata bakılır. Burada ahilik konusu gündeme gelir. Ahiliğin töresi, işleyişi, ritüelleri bir bir sıralanır. Osmanlı toprak düzeni övülür. Romanda Kemal Tahir’in Batı’ya bakışının izdüşümlerini görmek mümkündür.

Kemal Tahir, devlet tasavvuru olan ideolog yazar tipinin bir temsilcisidir. Bu nedenle edebiyatı düşünce ağırlıklıdır.

Onun öykülerinde de tarih yaklaşımı baskındır. Zehra’nın Defteri kitabındaki “Adi Bir Macera”, onun edebiyat/tarih anlayışının tipik bir yansımasıdır. Öyküde, bir gecelik gönül ilişkisi anlatılırken araya bir diyalog girer ve erkek tarih ile mikrobu karşılaştırır. Öykü sadece bunun için yazılmış gibidir. Zaten kahramanın doktor olması da kurgunun bir gereğidir. Kadın, “Tarihi sever misiniz?” der neredeyse durduk yerde. Doktorumuz yanıt verir: “Hayır, mikropları daha çok severim. Tarih, şu veya bu sebeplerle vukua gelmiş hadiselerin insanlar arasında pay edilişidir. Yani eski zaferlerden kalma şereflerin, iktidar mevkiinde olanlar tarafından yağma edilişi. Halbuki bir tarih vakasının bütün kıymeti bize verdiği ibret dersinde ve tecrübe kuvvetindedir.” Kadın, “Mikroplar?” diye yeniden sorar. Buna da erkek şöyle yanıt verir: “Onlar da öyle... Doktorluk, fena mikroplarla daima bir harp halindedir. Bu muharebede de Kosova’lar, Çaldıran’lar, Mihraç’lar var. Mesela Pastör daima cepheden saldırır. Halbuki Kalmet, çevirme hareketi yapmıştır. Evet, mikrobu keşfeden Pastör’ün müteaddit serumları, bir yarma hareketidir. Halbuki verem mikrobunun zararsızını elde eden Kalmet, uzun planlar neticesinde, derli toplu ve kökten bir imha çevirmesinde muzaffer olmuş sayılır.” Bu tartışma ise öyküde bir yama, zorlama, bir ek gibi durur. Oysa öykünün dramatik yapısı, bu tartışmayı kaldıracak bir atmosferde değildir.

Kemal Tahir, devlet tasavvuru olan ideolog yazar tipinin bir temsilcisidir. Bu nedenle edebiyatı düşünce ağırlıklıdır. Tüm eserlerinde iktidarlara, egemen yapılara muhalefet etmiş, tek parti döneminde, iktidara, otoriter yapıya kendisini dayamış, bir yandan halkı sömüren bir yandan da onlara baskı uygulayan işadamlarını öykülerinin odak noktası yapmıştır. Türkiye mozaiğini daha önce hiç yapılmamış bir cesaretle öykülerinde işlemiştir. Çerkezler, Kürtler, Lazlar, Çingeneler Anadolu ağzıyla onun eserlerinde dile gelir. Oldukça kritik cümleleri, bu topluluklarla ilgili halk ağzında dolaşan yargıları sakınmadan kullanmıştır. Kemal Tahir en çok her türlü düşünceyi romanına yerleştirdiği için eleştirilmiş, roman estetiği, dil, ritim, atmosfer gibi modern romanın özelliklerini önemsememekle suçlanmış, ancak tuhaf bir paradoks olarak Kemal Tahir’i günümüze değin getiren de romanlarının tekniği, edebiyattaki yeri değil, bünyelerinde taşıdıkları bu düşünceler olmuştur. Bir başka deyişle eserleri roman olmalarıyla değil, taşıdıkları, aktardıkları düşünceleriyle değerli görülmüştür. Aslında bu gerçek kaçınılmazdır. Çünkü onun romanlarında düşünceler her şeyden önemlidir. Bu anlamda romanlarında tek bir karakter ortaya çıkamaz. Çıkamaz çünkü büyük olayların, durumların altında tümü ezilir. Bu takdirde romandan geriye olaylar, durumlar kalır. Ama tezlerinin romanını yazdığını açıkça söyleyen ve bunu bilinçli bir şekilde üsluba dönüştüren bir yazara bütün bunları bir kusur olarak ileri sürmek çok da adilane değildir. Romanlarında yarattığı dil, belgesellere kattığı hayatiyet çok önemli özelliklerdir. Kemal Tahir’in gündeme getirdiği sorunlar hâlâ güncelliğini korumaktadır. Teklifleri, önerileri, sanat yaklaşımı elbette tartışılabilir. Ne var ki ülkenin düşünce dünyasında, sanat/edebiyat alanından açtığı çığır etkisini sürdürmeye devam edecektir.

1 İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri, 3. baskı, Yaba Yayınları, 2003, s. 94.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR