Kıbrıs, Bir Ada Hikâyesi
27 Mayıs 2019 Gezi

Kıbrıs, Bir Ada Hikâyesi


Twitter'da Paylaş
0

“Bizim hem İngiliz hem Türk hem de Kıbrıs pasaportumuz var, ama kendimize ait bir kimliğimiz, kendimizi ait hissetimiz bir yerimiz yok.”

Kıbrıs’a geç kaldığımı oraya gittikten sonra fark ettim. Belki de istediğim zaman gidip görebileceğim yakın bir yer olmasından ya da adının, pek ilgimi çekmeyen kumar ve alkolle özdeşleşmesinden, bilemiyorum. Orada tatil yapan İngiliz arkadaşım davet etmeseydi, sanırım bu geziyi birkaç yıl daha erteleyecektim. Arkadaşım iyi bir gezgin ve anlatıcı, kendimi onun rehberliğine bırakıyorum uçaktan iner inmez. Öğleden sonra Girne’de kalacağım butik otele gittik. Otel müşterilerinin çoğu kışın üç beş ayını adada geçiren İngilizler. Otel eski pazar yerinde, sekiz yüz yıllık birkaç dükkândan oluşmuş. Duvarlarda Yunanca yazıların olduğu tahta işlemeler, Meryem Ana bibloları, azizlerin portreleri, geniş pencere boşluklarına özenle dizilen antika eşyalar, otelin geçmişle bağlarını canlı tutuyor. 1975 nüfus mübadelesinden önceki sahibi Rum, şimdi Güney’de yaşadığı söyleniyor. Adada trafiğin sağdan ilerlediğini biliyordum ama İngiliz tipi üçlü priz kullanıldığını bilmiyordum. 1960’lı yıllarda adayı terk eden İngilizlerden kalma birçok kural geçerliliğini koruyor, sanırım İngilizlerin adayı tercih etmelerinin nedenleri arasında  bu kurallar da var, kendilerini yabancı hissetmiyorlar.

İlk gün David’le otele yürüme mesafesinde bulunan Girne Kalesi’ne gittik. Girişte Batık Gemi Müzesi. Yıllar önce bir sünger avcısı tarafından bulunan dünyanın en eski batığı. Bir yanı deniz, bir yanı liman olan kalenin surlarından etrafı izliyorum. Denizin mavisiyle adanın yeşilinde turkuazın bütün tonlarını görmek mümkün. Kalenin dibindeki şirin, küçük liman kaleye demirlemiş bir yelkenli gibi naif, sade ve gösterişten uzak. Etrafını balık restoranları, hediyelik eşya dükkanları ve eğlence mekanları sarmış. Şehrin küçük, turistik merkezi kalenin etrafında. Yönümü denize döndüğümde Torosları, adaya döndüğümde Beşparmak Dağlarını görüyorum.

Bir gün sonra adanın ikiye bölünmüş başkenti Lefkoşe’ye doğru yola çıkıyoruz. Yol boyunca striptiz kulüpler kapalı birer kutu gibi, yan yana değil de sanki rasgele tarlaların ortasına serpiştirilmiş. Gece Işığı, Mavi Ay, Playboy, Tutti Furitti ve cinsellik çağrıştıran benzer isimleri sesli okuyup gülüyoruz. Arabayı Lefkoşe’de Girne kapısına yakın bir yere park ettik. Şehrin merkezi Lokmacılar sınır kapsına yürüyoruz. Sokaklar dar, caddeler bakımsız, binalar eski, mağazalar şatafattan uzak. Küçük çarşıda yer alan Osmanlı mirası Büyük Han sanki bir Ermeni ustanın elinden çıkmış, daha önce Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgelerde birçok benzerini gördüm, hatta aynısının Bursa’da olduğu söyleniyor. Osmanlıdan ve daha öncesinde Selçuklulardan kaçan Ermenilerin adaya yerleştiğini, adanın çok kültürlü yapısına büyük katkı sağladığını, Kıbrıs hakkında yaptığım okumalardan öğrendim. Adada altı tane kilisesi ve çok sayıda okulları bulunmakta. Ayrıca Maruniler, Latinler de en az Rumlar ve Türkler kadar adanın yerlilerinden, belki de daha eskilerinden.

Sınır kapısında, kuzeyi gezen bir turist kafilesi geri dönmek için pasaport sırasında uzun bir kuyruk oluşturmuş. Biraz takılalım, sonra geliriz, dedi David. Sınıra yakın Lüzinyanlar zamanında yapılan St. Sophia Katedrali’ne gittik. Camii olarak kullanımı 1571’de, Osmanlı’nın adayı işgal ettiği yıllara rastlıyor. Adı Selimiye olarak değiştirilmiş. Haç işaretli devasa pencereleri, çan kulesine yapılan minaresi, halıların altında yatan azizlerin mezarları ve yatay kubbesiyle camiye dönüştüğü pek söylenemez. İçeride namaz kılan az sayıda kişi, fotoğraf çektiren ve etrafı inceleyen çok sayıda turist var. Kapıdan girer girmez istavroz çıkaran birine bakıyorum. Gözleri kubbede, görmek istediği ve inandığı şey, o an camide değil de katedralde olduğu.Tekrar sınır kapısına gittik. Önümüzde dört beş kişi var. David, vizem olmasına rağmen bana geçiş izni vereceklerinden emin değil, önce benim geçmemi bekliyor. Onun geçişinde sorun yok. Ben de ikiye bölünen çarşının devamını, sınır olarak belirlenen bu noktadan sonra gezebileceğimi düşünüyordum, sıra bana gelince polis, “Buradan geçişinde sorun yok, mührü basarım, ama öbür tarafta giriş izni vermezler,” dedi, mecburen vazgeçtik. Devlet olarak tanınmayan bir ülkenin sınır kapısından girişe izin yok, aynı vizeyle herhangi bir başka devlet üzerinden adanın güneyine geçebiliyorum ama oradan değil. Güneylilerin kuzeye geçişinde sorun yok. Günü birlik alışverişe gelen, hatta arabalarının depolarını ucuz yakıtla dolduranlar var. Kaçakçılık kanun kitaplarında yazmasa da sınırda yaşayan herkes için doğal bir hak, ucuz ürün hangi taraftaysa, sınırda yaşayanlar oradan satın alır.

100%

Tel örgünün öbür yanındaki metruk binaları izleyerek sınır boyunca yürüyoruz. Yollar bakımsız, dükkânlar yıkık dökük ve insanlar fakir görünümlü. David, adanın her iki yanına da Avrupa Birliğinden para yardımı yapıldığını söylüyor.

“Pek yeterli değil sanırım,” dedim.

“Öbür tarafa yetiyor olmalı, çünkü orada yollar bakımlı, şehirleşme daha düzgün,” dedi. Arab Ahmet Mahallesi’nde bir Ermeni kilisesinin yanından geçiyoruz, kapısı kapalı. Şehrin silueti o noktadan sonra değişiyor. Dar sokakları ve birbirine benzeyen farklı renkte evleriyle olabildiğince sakin ve huzurlu bir mahalle. Tek ve genellikle iki katlı evlerin bazıları cumbalı, ahşap kapıları işlemeli, renkleri canlı. Mahallenin bittiği noktada, kapısı açık bir park çıktı karşımıza. Parkı çevreleyen tel örgülere asılı tabela, “askeri güvenlik bölgesi, girilmez” olduğunu belirtiyor. Köşede terk edilmiş Birleşmiş Milletler gözetleme kulesi. Birileri dur diyene dek parkta yürüyoruz. Parkın sonunda, tel örgülerin ardından güneyde süren yaşamı görebiliyoruz artık. David daha önce orayı nasıl oldu da görmediğine şaşırıyor. Güneye geçmeye çalışan çok sayıda göçmen olduğunu, rahatlıkla o tellerden öbür yana geçebileceklerini söyledi. Arada dikenli teller var, filmlerdeki gibi, ceketlerini telin üzerine atınca yaralanmadan karşıya geçebilirler.

“Battaniye de olabilir, daha güvenli,” dedi.

Yaşam Evi ya da Birleşmiş Milletlerin kontrolündeki tampon bölgeye geçiyoruz. İki yaka arasındaki bu bölgelere yeşil hat deniyor. Kimlikle girdim, aradaki kafeyi geçtik, öbür kapıya kadar yürüdük, geçmeme izin verilmedi. David gülüyor halime, üzülme, diyor, Avrupa Birliğine üye olduğunuzda burada sınır kalmayacak.

“Olacağımızı düşünüyor musun?” dedim.

“Ben, bütün sınırların kalkmasından yanayım,” dedi.

Kıbrıs’ta bölünmeyi derinleştiren, Yunanistan’da darbeyle iktidara gelen askeri cunta, İngilizlerin adadan çekildiği altmışlı yıllarda adanın tamamına sahip olmak istedi. Böyle durumlarda savaş sebebi yaratmak için karışıklık çıkarmak, iki halkı birbirine kırdırmak tarihte sömürgeci devletlerin başvurduğu ucuz ama geçerli bir yöntem. Aynı yıllarda adanın cumhurbaşkanının avukatı Paulo Paolidies, meşhur bir silah kaçakçısı olarak cunta yönetimine dolaylı yollardan hizmet ediyor. Paolidies’in yaşadığı, şimdilerde askeri bölgede bulunan on üç odalı Mavi Köşk’e gidiyoruz. Yolda arabanın tekeri patladı. Bagajdan stepne ve krikoyu çıkarıyoruz, derken yanımızda bir minibüs durdu. Şoförü yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sormadan bijon anahtarını eline aldı, tekeri söktü. Teşekkür ediyoruz, yardımsever bir adalı daha, dedim kendi kendime.

100%

Kimliklerimizi nizamiyedeki askerlere bıraktık, okları takip ederek köşkün önüne park ettik arabayı. Köşk dışarıdan ihtişamlı görünmüyor. Giriş katın geniş salonunda süt banyosu ve bir de piyano var. Sophia Loren de köşkün ünlü misafirlerinden. Paolidies hiçbir masraftan kaçınmadan, zamanın teknolojisini kullanarak yaptırmış köşkü. Perdeler ses geçirmez. Depremden korunmak için yapılan hareketli odanın köşkten bağımsız olduğu, dışarıdan da içeriden de anlaşılmıyor. Birbirinden farklı içki dolapları, İran halıları, biblolar, her odada televizyon ve gizem var. Paolidies’in ibadet ettiği odada halesi som altından Meryem Ana Tablosu ilginç. Odanın neresinde durursanız durun, gözleri ve ayakları size dönüyor. Odadaki küçük aynadan odanın her yanı görülebiliyor. Paolidies sanata meraklı, duvarları değerli tablolar süslüyor, kendi yaptığı birkaç resim de odanın duvarlarında asılı. Hitler de Kenan Evren de resim yapardı, birkaçını internet üzerinden gördüm, kendileri gibi boktan.

Bahçeye çıkıyorum, yüzme havuzu boş, etrafından dolanarak en uca gittim. Önümde yemyeşil bir vadi uzanıyor, uzaktan deniz görünüyor. Toprak altındaki gizli odadan, adaya yanaşan silah yüklü gemiler gözetleniyor, bütün vadi izleniyor, ama karşıdan ya da vadiden bakıldığında köşk görünmüyor. 74’te Türk askeri adaya çıktığında, Paolidies yatağının baş ucunda, yakınındaki İngiliz köyüne açılan tünelden kaçarak köşkü ve adayı terk ediyor.

Bir gün sonra yarım kalan hayatların şehri Kapalı Maraş’tayız. Maraşlılar ütüyü fişte, kitabı sehpada, yemeği ocakta bırakıp bir daha dönmemek üzere evlerinden ayrılıyorlar. O günden sonra şehir, etrafını saran dikenli tellerin arasında yalnızlığına terk edilmiş. Her şeyin yarım kaldığı bu hüzünlü şehirde olmak, bozulan yollarda biten yeşilliğin arasında, yarım kalan yaşamların ayak izinde yürümek istiyorum. Dört bir yanında askeri güvenlik bölgesi, girilmez yazılı tabelalar asılı. Video ve  fotoğraf çekmek yasak ama akılıma ve mantığıma uymayan yasakları çiğnemek hoşuma gidiyor. Gece el ayak çekilince tel örgülerden yasak bölgeye geçmek, hayalet şehri gezmek heyecanlı olabilir. Düşüncesi bile beni heyecanlandırmaya yetiyor, etrafı kolaçan ediyorum, görünürde asker ya da herhangi bir güvenlik görevlisi yok. Sahildeki restoranın önünden kumsala, oradan da tel örgülere yaklaştım. Marks&Spencer mağazasında indirimler 1974 yazından kalma. Bir zamanlar dünyanın en güzel tatil beldelerinden, hatta İngiltere kraliyet ailesince yaptırılan Golden Sands, dünyanın ilk yedi yıldızlı oteli.

Dünyanın dört bir yanından öğrenciler üniversite okumak için Kıbrıs’ı seçiyor, onlardan siyahi birkaçı elbiseleriyle denizde, birbirlerinin üzerine su atarak şakalaşıyorlar. Hava soğuk, patlamaya hazır bulut silsilesi tepemize toplanmış ve birkaç dakika içinde gök patlıyor. Kendimizi kumsaldaki restorana dar attık. Her yanımız ıslandı. Kahvemizi içerek yağmurun dinmesini bekleyeceğiz. David denizde oynayan kızlı erkekli öğrencilere bakarak, “Çok tehlikeli, şimşek çakıyor, onların üzerine düşebilir,” dedi. Bir saat sonra güneş açtı, tekrar yola düştük, önce Salamis Harabeleri. Otelden aldığım broşürde saat beşte kapanacağı yazıyor. Efes’le aynı yıllarda inşa edilmiş, Efes’e çok benzeyen bir şehir devleti.

Sonraki durağımız Namık Kemal Meydanı. Salamis’ten sonra bir başka açık hava müzesindeyiz. Kıbrıs’ta bu kadar tarihi yerin, böylesine farklı medeniyetlerin yaşamış olması beni şaşırtıyor ve tekrar gezmek için daha geniş bir zaman ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Meydanda yeni olan tek şey Namık Kemal heykeli ve betonarme birkaç şekilsiz, çirkin bina. Namık Kemal yaşadığı dönemin önde gelen muhalif gazetecilerinden, Vatan Yahut Silistre oyunundan dolayı Mağusa’ya sürgün ediliyor. Yazılarıyla Osmanlı’da ilk meclisin açılışında etkin rolü oldu. Meclis kapandığında tekrar sürgün ediliyor, cezası, günümüz muhalif gazeteciler kadar ağır değil elbette. Birçok konuda padişahla ters düştü, yazı yazmamak koşuluyla affediliyor, ama farklı isimlerle Diyojen adlı mizah dergisine fıkralar yazmaya devam ediyor. Müzeye dönüştürülen, biz oradayken kapalı zindanın demir parmaklıklarından içeriye bakıyorum. Taş duvarın dibindeki yatağın başucuna, kendi yazdığı şiirden iki mısra, durumu yeterince açıklıyor.

“Zalim ne kadar pervasız olsa, yine zulmün esasını biz yakarız;

Toprağın dibine atsalar bizi, küre-i arzı patlatır çıkarız!”

David’e Namık Kemal’i anlatıyorum, ona, “Türkiye kurulduğu günden beri onun fikirleriyle yönetiliyor,” dedim.

“Neden bu kadar sorun olduğu anlaşılıyor,” dedi.

“Nedenmiş,” diye sordum.

“On dokuzuncu yüzyılın fikirleriyle yirmi birinci yüzyılın sorunları çözülemez,” dedi. Namık Kemal, Fransa’da yaşarken Fransız ihtilalinin dilden düşmeyen üç sloganından sadece birini yurda taşıdı, o da özgürlük. Kardeşlik ve eşitliğin yerine vatan ve milleti koydu, ama bu kavramlar özgürlüğü ayakta tutamadılar. David haklı, belki de bizi kurtaracak tek şey, uygulamada geç kaldığımız eşitlik ve kardeşlik. Halklar eşit olmadıkça kardeşlikten söz etmek mümkün değil.

Lala Mustafa Paşa Cami, yani St. Nicholas Katedrali, Notrdame de Paris’le aynı yıllarda yapılmış ve benzer mimari özellikleri taşıyor. Yapı Fransız asıllı Lüziyanlara ait. Kıbrıs, 1571 yılında Osmanlı paşası Lala Mustafa tarafından ele geçirilinceye kadar adayı yöneten onlar. Katedralin yanı başında yedi yüz elli yaşında gümbez, bir anıt ağaç, katedralle aynı yaşta, yan yana zamana direnerek günümüze kadar ayakta kalmışlar.

Deniz kenarındaki Othello Kulesine çıktık. Kule adını Shakespeare’in ünlü oyunundan, oyun da konusunu kulenin hikâyesinden alıyor. O dönem şehrin valisi Christoper Moro, karısı Desdemona’yı kıskanıyor ve kulede öldürülmesini emrediyor. Shakespeare’in Moro’yu Faslı olarak düşündüğü için oyunun kahramanına Othello adını koyduğu sanılmakta.

Kaldığımız oteli işleten Kıbrıslı Türklerden karıkocayla adadan ayrılmadan önce sohbet etme imkanı buluyorum. Türkçeyi rahat konuştukları söylenemez, kendi aralarında daha çok İngilizce konuşuyorlar. Kadının dedesi, henüz ada tek parçayken Kıbrıs’ın güneyinde yaşıyor, pek Türkçe bilmiyor, savaş çıkınca yapılan mübadeleyle kuzeye geçiyor ve Türk olduğunu ispatlamak zorunda kalıyor. Güneyde iki yüz dönüm araziye karşılık kuzeyde iki dönüm yer veriliyor. Hem kadının hem de kocasının aileleri Barış Harekâtı sırasında adadan kaçan, İngiltere’ye yerleşen çok sayıda Kıbrıslıdan. Karıkoca Londra doğumlu. Kadının ilk kocası Kıbrıslı Rumlardan, ondan iki çocuğu var. Şimdiki kocası işsiz kalınca ev kredilerini ödeyemiyorlar. Banka evlerine el koymuş, aileler ve çocuklar Londra’da, onlar Kıbrıs’ta. Karıkocanın biriktirdikleri bir miktar para İngiltere’de yer edinmelerine yetmiyor. Köyleri ve köylerinde yaşayan birkaç akrabaları dışında onları Kıbrıs’a bağlayan tek şey doğası ve o an sahip oldukları iş. Adadan yer almak istiyorlar ama henüz devlet olarak kabul edilmeyen, yarın ne olacağı bellisiz bir yere yatırım yapmak, kadının deyimiyle, parayı denize atmaktan başka bir şey değil. Kısacası, “her yerde yabancıyız,” diyor adam.

“Bizim hem İngiliz hem Türk hem de Kıbrıs pasaportumuz var, ama kendimize ait bir kimliğimiz, kendimizi ait hissetimiz bir yerimiz yok,” dedi kadın.

“Her yerde yabancıyız. Ayşe tatilden dönerse, belki adada yeniden barış sağlanır,” dedi kocası. Ayşe, dönemin dış işleri bakanının kızı, 1974’te “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla Türk askeri adaya çıkıyor. Adayı ikiye bölen bu çıkış, tarihe Kıbrıs Barış Harekâtı olarak geçiyor. Savaşın parçaladığı ve yarım asırdır barışın sağlanamadığı adada yeni bir yaşam kurmaya çalışan karıkoca, Kıbrıs’la aynı belirsiz kaderi paylaşıyor.

İbn-i Haldun’un deyimiyle, coğrafya kaderse, değiştirmeye gücümüzün yetmediği kaderi bir ömür yaşamak, acı ve keder biriktirmekten başka bir şey değil.

Kıbrıs kimin ya da kimlerin, Kıbrıslı kim, bir insan aidiyet duygusunu ne zaman kaybeder ya da kendini bir yere ait hissetmesi için orada kaç yıl yaşaması gerekiyor, bütün bu soruların adada yaşayanlar için net bir cevabı yok.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR