Kierkegaard’dan Hayat Dersleri
29 Mart 2017 Hayat İnsan Felsefe

Kierkegaard’dan Hayat Dersleri


Twitter'da Paylaş
0

“Hayat yalnızca geriye dönük bir şekilde anlaşılabilir; ama ileriye dönük bir şekilde yaşanmalıdır.”

Kierkegaard’dan Hayat Dersleri, Edvard Munch eşliğinde.

Søren Kierkegaard, Danimarkalı düşünür, ilahiyatçı, şair ve eleştirmen. Bugün ilk varoluşçu düşünür olarak kabul ediliyor. Felsefi yapıtlarında, düşüncelerini ironi ve kinayelerin zenginliğinden gelen bir şiirsellikle işliyor. Felsefesinin çoğunluğunu “Birey olarak nasıl yaşarız?” sorusu oluşturuyor. Soyut düşüncenin ötesinde somut insan gerçekliğine odaklanır. Seçim yapmanın ve kendini o seçime adamanın erdemini vurgular. Kierkegaard erken dönem eserlerinde farklı mahlaslar kullanarak birbirinden bağımsız düşüncelerinin iletişimini sağlamaya çalışıyor. Böylelikle, karmaşık bir problemi de çok yönleriyle inceleme şansı yakalıyor. 1813’te Kopenhag’da varlıklı bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelen Kierkegaard, ölümle çok genç yaşta tanışır. Kariyeri boyuncu ölüm onda bir takıntı halini alıyor. Âdeta eserlerinin ana teması oluyor. Yirmi beş yaşına geldiğinde, bir ağbisi dışında tüm kardeşlerini, annesini ve babasını kaybetmiştir. Kierkegaard, para kazanmak amacıyla değil kendini ve insanlığı kurtarmak amacıyla yazıyordu. Kierkegaard’ın bizden istediği, tüm duyusal illüzyonları bir kenara bırakıp uyanmamız ve harekete geçmemizdi. Modern hayatın gerekliliklerini ve insanların kendini kandırma çabasını sistematik olarak eleştirir. İşe, aşka ve hayatın mutluluk içinde yaşanması gerektiğine olan modern inanca karşı çıkıyor. Zengin ve yaşlı Danimarka burjuvazisi ve Danimarka kilisesinin kemikleşmiş üyeleri eleştirilerinin merkezine alıyor. Hayatla ilgili deneyimlerini şöyle aktarıyor: “Gözlerimi hayata açtım ve gülmeye başladım. O zamandan beri de gülmeyi bırakmadım.” Kahkaha, Kierkegaard için hayatın acımasızlığına verilebilecek en mantıklı tepkidir. Kierkegaard’ın yayımlanan eserlerinden hazırlanan bir seçkiyle, onun modern hayat deneyimlerinin, her noktasına katılmasak da, bize de yol göstermesini diliyoruz. [caption id="attachment_27494" align="aligncenter" width="800"] Uyanış. The Day After (Ertesi Gün), Edvard Munch, 1895[/caption]

1 Uyanış

Kiekegaard’a göre, modern hayatın tüm zevkleri içinde insan kendi hayatını sorgulamaktan kaçınıyordur. Evlilik ve tüm kurumlar, insanların kendilerini kandırması için bir araç olarak görev yapıyordur. Hayatın tekdüzeliğinde kaybolmaktansa yaratıcı olmak gerekir. Bu noktada, hayatın sıkıcılığıyla ilgili ise absürde sığınmamızı buyurur. Absürtlüğü bir oyun gibi görerek hem hayata katılacağımızı hem de bu can sıkıntısından kurtulacağımızı savunur. Sıra, rastlantısal yaşamak ya da kendi dünyamızı oluşturmak sorunsalına gelir. Rastlantısal yaşamak beceridir. Kendi oluşturduğumuz ya da bizi çevreleyen hayatın sınırları içindeki düzende yaşamak yerine kendimizi kaybetmeden olayların gelişigüzel şekillenmesi içinde yolumuzu bulmaksa bir hayli zor. Hayatın sıkıcı bulduğumuz yanlarına odaklanmamız yerine bu sıkıcılıkla aynı zamanda var olan başka hayat kesitlerine dikkatimizi yöneltmeliyiz. Tüm bunlar daha ileriki bir amaca hizmet eden küçük hayat araçlarımız olacaktır. Kierkegaard, hayatın akışı içerisinde rastgele yaşama ulaşabilen insan şunu fark etmesini istiyor: Seçim yapabiliyordur. [caption id="attachment_27495" align="aligncenter" width="800"] The Sun (Güneş). Edvard Munch[/caption]

2 İşin İç Yüzünü Görmek

Kierkegaard için hayatın anlamı, bizim modern dünya görüşümüzden çok farklıdır. İyi bir kariyere sahip olmak veya iyi bir evlilik yapmak, “gerçek benliği bulmak” ya da “içerideki boşluğu doldurmak” için pek de iyi hayat gayeleri değildir. Dayatılmış tüm bu hayat gayelerine karşı, bir oyuncu olmak istemesini şöyle açıklıyor: “Böylece kendimi başkalarının yerine koyarak kendi hayatımdan başka hayatlar yaşayabilir, bu geçici takastan zevk alabilirdim. Bu bende eksik olan ve peşinden gittiğim şeydi.” Bilginin ve iletişimin egemen olduğu yeni modernizede, çok şey bilmek fakat var oluş amacını bulamamak hakkındaysa şunları söylüyor: “Önemli olan kişinin içsel eylemleri, Tanrısal tarafıdır; ne kadar çok şey bildiği değil.” Kierkegaard’ın hayatla ilgili “ciddi meseleler”i komik bir dille anlatması, hayata gülmemizi söylemesi bir yana, işte bu “karanlıktaki kahkaha” bizi uykudan uyandırıp acilen bir şeyler yapmamız için uyarıyor. [caption id="attachment_27496" align="aligncenter" width="800"] Separation (Ayrılık). Edvard Munch, 1896[/caption] 3 Geçmişte Yaşamaktan Nasıl Kaçınmalı? Rasyonalizmin bizi kandıran yanı, bizi bir mutluluk kaynağı olduğuna inandırması ve eğer onu bulursak mutlu olacağımızı söylemesidir. Mutluluk da mutsuzluk da rastlantısal ve gelip geçicidir. Kierkegaard, kendi mutluluk deneyimlerini şöyle açıklıyor: “Shakespeare’in dediği gibi, bir meyhaneci çırağının matematiği bile bu anların azlığını hesaplamaya kafidir.” Bunların dışında da, Kierkegaard geçmişte yaşadığımız mutluluk anlarına verdiğimiz tepkiyi, hatıralara olan takıntımızı ve aynı koşulları yeniden oluşturmaya çalışmamızı gözden geçirmemizi istiyor. Yinelemenin mümkün olup olmadığını anlamak için, yeniden, bir Berlin gezisine çıkar, aynı posta arabasında yer ayırtır, aynı yerde oturamaz; aynı otelde kalır fakat daha önce kaldığı odaya otel sahibi yerleşmiştir. Sonra, daha önce izlediği bir oyuna gider, aynı keyfi alamaz. Bildiği bir kafeye gider, kahve damak zevkine uymaz. En son önceden tanıdığı bir restorana gider ve sonunda aynı deneyimi yaşamayı başarır. Bu kez de yineleme imkânının korkunçluğuna kapılır. Berlin gezisinin sonucunda, yinelemenin imkânsızlığına bir şeyi defalarca yineleyerek emin olmuştur: “Yineleme diye bir şeyin olmadığını tespit etmiş olsam da, şurası da her daim kesin ki insanın esnek olmaması ve gözlem gücünü bile bile köreltmesi, en saçma oyalanmalardan bile daha sersemletici bir tekdüzeliğin yolunu açacak ve bu tekdüzelik insanın ömrü boyunca, bir büyü gibi, giderek daha da güçlenecektir.” (Tekerrür, 1843) Özetleyecek olursak: Hayatın çiçek gibi açılan anlarına (ya da Tanrı’nın sonsuzluk arşivine) güvenirsek geçmişi yeniden yaşama isteğinden kurtulabiliriz; bir saniye sonra başımıza bir saksı düşebilir mesela. [caption id="attachment_27497" align="aligncenter" width="800"] The Dance of Life (Hayat Dansı). Edvard Munch, 1900[/caption]

4 Tatminsizliği Neden Beslemeliyiz

Kierkegaard zihinsel rahatsızlığın iyi bir şey olduğunu düşünüyordu. Zihinsel rahatsızlığın ve hareketin getirdiği bir şey de uzmanların dediklerini peşinen kabul etmememiz ve bize öğretilen şeyleri sorgulamamızdı. Bilmek yetmez, düşünmek gerekir, diyordu. Yine temel meseleye dönmemiz gerekirse, her şeyin özüne inmek, karabasanları üzerimize salsa da, korkusuzca düşünmeye devam etmekti. Tatminsizlikten doğan sorgulama, hayatı, insanı ve kendimizi düşünmeye itiyor. Kierkegaard daha çok, bir korku ihtimalinden söz ediyor. Korkunun bize geride tuttuğunu söylüyor. Bugüne kadar bir düşünceyi sonuna kadar götürmekten vazgeçmeyen Kierkegaard, henüz korktuğu bir düşünceyle de karşılaşmamış. Kendi düşüncelerimizi kendimizden saklamak yerine bunların, korksak dahi, üzerine gitmemizi istiyor. [caption id="attachment_27498" align="aligncenter" width="800"] Inger on the Beach (Inger Deniz Kenarında). Edvard Munch, 1889[/caption] 5 Fazla Düşünmemek Üzerine Kierkegaard, fazla düşünmenin kişiyi pasifliğe ittiğini söyleyerek, pasifliği eleştiriyor. Hayatlarımız, gündelik hayatı güvenli ve rahat kılmak için uğraşmakla geçiyor. Bunda bir problem yok. Burada problem, bu uğraşta aslında çok da mühim olmayan şeyleri en yükseğe taşıyan yeniçağın insanında. Böylece herkesin katılımıyla oturup alkışladığımız bir yaşam miti yaratıyoruz, diyor ünlü düşünür. Bir başka sorun da insanın bu mit içinde sıkışması ve entelektüel cesaret gerektiren her şeyden rahatı için uzaklaşması oluyor. Bu noktada, olması gereken, en güçlü tutkularımıza dönmek ve kim ne derse desin onun peşinden gidip kendimize karşı dürüst olmaktır. Çok düşünen fakat bunu eyleme dökmeyen insan kıskançlık çemberinin tehdidi altındadır. Başkalarının bu olayları gerçekleştirmesine ister istemez içerler. Bunun için, ne olursa olsun istisnasız her gün kendi inanç ve davranış standartlarımızı korumalı ve hareket halinin düşüncemizi takip etmesini sağlamalıyız. [caption id="attachment_27499" align="aligncenter" width="800"] Melancholy (Melankoli), Edvard Munch, 1891[/caption] 6 Susma Zamanı Kierkegaard, var oluş ve konuşma-susma arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Bunun yanında, gününün iletişim çağının insanları sürekli kendini ifade etmeye çağırdığını söylüyor. Yeni iletişim araçlarıyla yaratılan bu atmosferi şöyle özetliyor: “Aslında hiçbir şey olmuyor, ama herkes her şeyden anında haberdar oluyor.” Ses çıkarmadığımızda var olmadığımız fikrine düşmememiz için bizi uyarıyor. Kendi de hayatının sonlarına doğru kendini ifade etmenin sesli yöntemine daha da şüpheyle yaklaşıyor: “Sessizlik kat be kat üstündür konuşmalarla dolu insan dünyasından” diyor. Sessizlik, düşüncenin sesini duyabildiğimiz ve hayat ıstırabına son verecek bir andır. Çünkü üzerine konuşmadığımızda bu ıstırabın kaynağını da olduğundan daha önemli bir hale getirmemiş oluruz ve sorunlarımızın olayların kendi akışı içinde çözülme ihtimali vardır. Acılar üstüne konuşmaksa, sızlanmayı alışkanlık haline getirebilir ve can sıkıcı bir hal alır. Yine de, her şeye rağmen, insan olarak, “Acılar paylaşıldıkça çoğalır” sözünden uzaklaşmak istemiyoruz. [caption id="attachment_27500" align="aligncenter" width="600"] Anxiety (Kaygı). Edvard Munch, 1894[/caption] 7 Umutsuzlukla Nasıl Baş Etmeli Kierkegaard, günümüz kişisel gelişim tavsiyelerinin tersine, umutsuzlukla başa çıkmak için onu kucaklamamız gerektiğini söylüyor. Tabii ki Kierkegaard’ın sözlerinin görünenin ötesindeki anlamını kurcalamayı unutmamalıyız. Kierkegaard, niçin ölüp hayatımıza kendimiz son vermediğimiz sorusunun cevabını Ölümcül Hastalık Umutsuzluk’ta bizlerle paylaşıyor. “İnanmak” bu noktada önemli diyor Kierkegaard. İnanmayı Tanrı’yı kazanmak olarak görüyor. İnsanın acizliği karşısında Tanrı için her şeyin mümkün olması, tek kurtuluşun Tanrı’ya imandan gelen ihtimalde olduğunu söylüyor. “İhtimal olmadan insan adeta nefes alamaz.” İmanı olan kişi, ihtimaller bir bir yok olsa da inanmaya devam eder ve umutsuzluktan çıkışın bir gün Tanrı’dan geleceğini düşünür. “Çünkü Tanrı için her şey her an mümkündür.” Kierkegaard’da kendi adına düşünme merkezde yer aldığı için, bu durumda kilise yerine kişisel bir Hristiyanlık’tan bahsettiğini söyleyebiliriz. Daha önceki pasiflik eleştirisi de din ve İncil öğretilerine karşı tavrını açıklamış oluyor. Kierkegaard, yaşamaya başlamadan önce öğrenimin tamamlanması gerektiği fikrine karşı çıkıyor ve bunun bizi pasifliğe ittiğini söylüyor. Kitapların da en yüksek otorite gibi görülmesinin karşısında duruyor, manevi uzmanlığa soyunanlardan hiç haz etmiyor. Kader inancının da buna benzediğini söyleyebiliriz. Ne yazık ki, gerçek umutsuzluktan akıl yoluyla kurtulamayız ve burada düşünürün din anlayışına da göz atmak gerekir. Hayata ses çıkarmaya gelirsek: “Mesele, hayata inanmak ve kahkahanın gücünü asla unutmamaktır.” [caption id="attachment_27501" align="aligncenter" width="600"] The Scream (Çığlık), Edvard Munch, 1893[/caption] 8 Ölüm Üzerine Düşünmek Kierkegaard, döneminin felsefi düşüncesinin gündelik hayattan kopmasına içerler. Kendi düşünce sistemini soyut bir oluştan ibaret gören düşünürlerle vakit kaybetmek istemez. İnsanların gerçek düşüncelerine, ruha, ulaşma çabalarının artık olmadığını söylüyor. Duyularında ve zevklerde kaybolan insan, gerçek benliğini ortaya koyma çabasından değildir. Dikkatini dağıtan her şeye karşı sonsuz bir istek duyar. Ruhu gerçekleştirmeye cesaretleri yoktur. Bu insanlar umutsuzluk içerisinde olduklarının farkında değildir fakat bu, umutsuzluk içinde oldukları gerçeğini değiştirmiyordur. Bu duyular etkilerini yitirdiklerinde ortaya çıkan umutsuzluğun ta kendisidir. Sağduyulu konuşmalarının birinde, öznel bir yaşam sürmenin kişiye yapacak çok fazla şey sunduğundan bahsediyor Kierkegaard. Hayatın hızıyla akmak yerine hayatı gereğinden çabuk bitiren insanın hayatı yaşama şeklinde problem olduğuna inanıyor. Kendini o çağa ait gören insan, çağdan hızlı gitmek ve onu tüketmek yerine, hıza uyum sağlamalı ve hayatı çabuk bitirmenin cazibesine karşı koymalıdır. Çünkü görev “hayatı doldurmaktır”. Ölüm de bu noktada, hayatın mırıltısı olarak sayılı günlerimizi hatırlatmak ve bizi bu günleri boşa harcamaktan vazgeçirmek için belli belirsiz müziğini fısıldar. Şöyle özetliyor Kierkegaard: “Ama bırakalım hayat da çalışma hakkını tutsun hâlâ gündüzken ve aramızdaki ciddiler de bu işte yardım alsın ölüm düşüncesinden.” [caption id="attachment_27502" align="aligncenter" width="800"] Kierkegaard[/caption] Sonuç: Seçmeyi Seçmek Kierkegaard, varoluşçuluğun sağlam temellerini atan bir düşünürdür. Avrupa ve Amerika’da 1950’ler sonrası düşünce akımlarını etkileyen Jean-Paul Sartre ve Albert Camus felsefesinin babası sayılır. Karmaşık modern dünyanın insanı olarak kendi dünyamızda nerede durduğumuzu bilememek bir sorun halini almışken, binlerce seçeneğin arasında her seçim ve her yanıt aynı derecede geçerliyken, neye karar verdiğimizin bir önemi yoktur. Peki, önemli olan nedir? Seçim yapma ve bu seçimi sınama cesareti. Kierkegaard da bu seçimi rasyonalizmden dine geçişte kullanıyor ve “iman sıçrayışı”nda buluyor kendini. Önemli olan kendi seçimimizi yapmak ve hayatımızın sonuna dek ona bağlı kalmaktır. Bonus: Kierkegaard hakkında kısa bir video izlemek isterseniz: https://youtu.be/0-XznlbmRJQ Kaynak: Robert Fegusson, Kierkegaard’dan Hayat Dersleri, Çeviren: Elif Ersavcı, Sel Yayıncılık, 2014

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR