Kılavuz: Kendini Yazan Yazı
18 Temmuz 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Kılavuz: Kendini Yazan Yazı


Twitter'da Paylaş
0

Kılavuz’da, yazarın verdiği anlamların yanı sıra –ve ondan önce– metnin içerdiği anlamlar da önem taşıyor. Öte yanda okurun (eleştirinin) metinden çıkardığı anlamlar, yaptığı yorumlar var. Bilge Karasu’nun, Kılavuz’u yeniden üretilebilir, dahası, yeniden üretilmek için bir anlamlar dizgesi olarak tasarladığı ve ona göre yazdığı belirtilebilir.
Semih Gümüş
Yazınsal metni anlamlandıran etkenleri çoğaltan bir yazıyı sürdürdü Bilge Karasu. Onun anlatılarında (metinlerinde), anlatıyı oluşturan sözcüklerin, cümlelerin, kurmaca yapıyı hareket ettiren içeylemin belirleyici olduğu bir yazıyla karşı karşıyadır okur. Eleştiri ancak onun dilinin anlamsal yapısını, ürettiği dolaylı anlamları ve sözdizimini çözümleyebildiği ölçüde metnin aslına varabilir. Okurun bir alımlayıcı kertesinde bir başına etkin olabilmesi de anlatılanın ardındaki bu anlam dizgesini kavrayabilmesiyle olasıdır. Bilge Karasu Kılavuz’da, bütün bu aykırı ve ayrıksı deneylerin bir bileşkesini –ya da paradoksunu– kuruyor. Bir yazınsal anlatı olarak Kılavuz’un anlamı nedir? Yaşananların ardında bıraktıklarına, tortusuna bakışımlı bir yaşama hükümlü olduğumuz mu? Geçmişimizin açık ya da örtük baskılarından kurtulamayışımız mı? Değişirken sürekli geçmişi yaşamak zorunda bırakan bir döngünün tutsağı olduğumuz mu? Yazgılarımızı ya da karabasanlarımızı hep yeniden ve yeniden yaşadığımız mı? Kılavuz’un, çoğul okuma biçimiyle ve hep metnin deri yapısında kalarak anlaşılabilecek olan bütün bu anlamlarının her biri için bir okuma düzlemi kurulabilir. Üstelik bu düzlemlerin birbiriyle kesiştiği noktalarda, Kılavuz’un anlam kodlarını bulabileceğimiz düğümler de atılmış olacaktır. Bilge Karasu’nun kendisi de, Kılavuz’dan söz açtığında, bir başka okuma kılavuzu yerine geçecek ve paradoksları çözecek olan şu yaklaşımı getiriyor: “Önceden tasarlanıp kurulmuş olabilecek ‘metnin’ değil, yazılmakta olan, gerçekleştikçe belirleyiciliği artan, tasarılarımıza, kurgularımıza ne ölçüde uyduğu ya da uymadığı artık önem taşımayan metnin, varmış olduğu noktada gerektirebileceğinden söz ediyorum.”1 Bilge Karasu’nun bu sözleriyle yalnızca Kılavuz’a değil, yazınsal kaygısının bütününe açıklık getirdiği söylenebilir. Önceden tasarlananların da kurmaca içinde gerçeklik kazandıkları, yaratım sürecinde çoğul anlamlara gebe bir anlatının kurgulandığı, nasıl algılanmışsa ona göre anlamlandırılabilen bir yazınsal bütündür Bilge Karasu’nun anlatısı. Onda kurmacanın yasaları anlatının ve öykünün yerini tutmuştur. Sonunda, kurmacanın kurmacasına varılır, neredeyse. Kılavuz’dur sözgelimi: kurmacanın kurmacası, yazı içinde yazı.

***

Kılavuz’un düğümlerinden birini, kendi ben’ini arayışın ve bulamayışın çözdüğü söylenebilir. Uğur bu arayışın odak noktasında yer alıyor. Kendini yaşlılık günlerinde gördüğü üçüncü düşü için, “Ben ben değildim besbelli,” der. Onu, düşünün bu bölümünde göründüğü gibi, “Yaşını başını almış, önemli bir kişi” olarak düşünmek gerçekten de güçtür. Gelgelelim, Uğur yirmi yedi yaşında da kendisi değildir: Kendini ve kendini bulacağı bir yaşantıyı aramaktadır. Anlatı içinde Uğur başkalarınca bulunmuştur. Gerçi sürekli okuyan, yazan, iyi eğitim görmüş, entelektüel bir genç olarak görünür ama anlatının sonuna dek Yılmaz Bey, Mümtaz Bey ve İhsan’ın ardı sıra sürüklenir. Kişisel gerçekliği düşlerinde yaşadıklarının yanı sıra, bir de bu üç kişiye bağlanarak değişir. Anlatıcı işlevini de yüklenmiş olmasına karşın, Mümtaz Bey ya da İhsan’ın kişilikleri daha baskın çıkar. Uğur kişiler arasındaki bağların taşıyıcısı, Kılavuz’un düzenleyicisidir ve başlangıçta her şey onun çevresinde dönenecek gibi görünürken düşlerinde etkin ama anlatı zamanı içinde edilgin bir kişilik olarak belirir. Bu arada, “İhsan, bu üçlünün en güç anlaşılır kişisi miydi? Ya da Yılmaz Bey’den de mi güç bir bulmacaydı?” Uğur için de, “İhsan’ı tanımak, anlamak .... uzun, güç bir iş olacağa benziyordu.” Yılmaz Bey’in iş önerisini kabul ettikten sonra, İhsan ile ilk karşılaşma anları ve evde geçirdiği ilk gün Uğur’u tedirginliğe iter. “Bir oyunun içinde olduğu duygusu” esip geçer içinden. Durumunu çözümlemeye çalışır: “Bir oyunun bir taşı; belki iki taşı... Araç olmak, bir şeylere... Bunu da, gerçekten, o sırada mı düşündüm?” Uğur, önceden ve kendi dışında kurulan bir oyuna eklendiğini fark etmeye başlar. Yazınsal bir oyun ya da yazınsal yazı oyununun parçası olmaktır söz konusu olan. Gazetede okuduğu iş ilanı başlatır oyunu. Telefonla başvurusu beklenmektedir! Bükönü’nden Turunçlu’ya iş görüşmesine giderken de, “Dolmuş, beni beklermiş,” diye takılır aklına. Yaptıkları ilk görüşmede Yılmaz Bey, “Sizinle konuştuktan sonra bu telefon çalmadı zaten,” der bu kez. Dışsal gerçeklik kurmaca gerçekliğe doğru bükülmektedir burada. Yılmaz Bey ile Uğur arasındaki kaçınılmaz ilişki kurulduktan sonra telefonun önemi kalmaz, bir başkasının araması da –kurmacanın gereği olarak– olanaksızdır artık. Üstelik Yılmaz Bey, Uğur’u önceden tanımaktadır. Uğur da sezmiştir bunu; “İlanı, benim başvurmam için vermiş gibi davranmıştı,” diye düşünür sonradan. Uğur’un kim olduğunu, ne olduğunu bilir gibi konuşmuştur Yılmaz Bey. Uğur’a da Yılmaz Bey’in yüzü bildik gelir; neden sonra, ilk düşünde bilmeden ölümüne neden olduğu arkadaşı Bülent’in yüzü gözünün önüne geldiğinde çıkarır: Yılmaz Bey ancak Bülent’in ağabeyi olabilirdi. Yılmaz Bey ile Uğur, Uğur’un düşlerinden tanışıyorlardı demek ki. – Bu yorumu bir yere kaydederek sürdürelim okumayı. Mümtaz Bey de romanın en sonlarında, Yılmaz Bey’in Uğur’u çok önceden, kardeşi Bülent’in tuttuğu günceden ve cüzdanında bulundurduğu fotoğrafından tanıdığını açıklayacaktır. – Anlatının yapısal gizlerinin çözülmesi bakımından bir düğüm de burada çözülür. Anlatı içinde daha Uğur’un Bülent’i gördüğü ilk düşüne sıra gelmeden, Uğur ikinci düşünde de Yılmaz Bey’i görür gibi olur ama her ikisinden de önce, gördüğü düşü “gerçek” yaşamının sıradan bir parçasını düşünüyormuş gibi dile getirir: “Tedirgin edecek bir şey varsa bu olabilirdi ancak. Adam beni neden, daha doğrusu, nereden tanısındı? Ben onu düşümde görmüştüm!” Uğur, anlatı içindeki düşlerini kurmacanın kurmacası olarak imlemek istiyor gibi konuşmaktadır. Uğur yalnızca düşlerinde yazgısının baskısı altında değildir. Gerçek yaşantısı içinde de yazgısını yaşamak zorunda bırakılmakta, ona göre kurulmaktadır sanki. Zamanla değişir değişmesine ama o da belli bir kurguya bağlı olarak. Yer aldığı bu anlatı içindeki konumundan enikonu kuşkuludur ve kuşkuları pekişmektedir: “İşin tümü bir oyun belki,” diye geçirir aklından, “ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben neyi oynadığımı bilemiyorum. Oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.” Uğur’u tedirgin eden oyun, yazının, yazma eyleminin kendisi olmalı: Yazı, Kılavuz’dur burada. Yazınsal anlatı içinde, yazarınca (görünmez bir elce) tasarlanıp ne olup ne olmayacağı belirlenen bir yazınsal kişiliğin sorunlarına benziyor Uğur’un tedirginliği. Kendini yaşayamamaktadır Uğur. “Yakasını bırakmayan” düşleri ve karabasanlarıyla sınırlanmaktadır. Eve ilk geldiği günkü tedirginliğini atlatmadan önceki sanrıları da yazarına bağımlılığını açıklıyor gibidir: “Birden, bir daha esti geçti içimden araç olma duygusu. Araç, bir şeye yarayacak araç, birinin aracı, araçlık... Boştu bunlar. Düğmeye bastım.” Kendini bir başkasının aracı olmadığına inandırmaya çalışmasında bile zorlanır. “Boştu bunlar. Düğmeye bastım,” derken kendisi olmayan ben’ini izlemeyi sürdürmektedir. Öte yandan Yılmaz Bey, Mümtaz Bey ve İhsan ile yaşamak zorundadır bu anlatıyı. Düğmeye basıp izlemeye koyulduğu düşlerinde bir türlü tam olduğu gibi görünmemektedir. Başkalaşır, elinde olmayan davranışlar gösterir, ölüm ve öldürme eylemleri içinde gelip gider. Bir anlamda, kendini yaşamamakta, kendi düşlerini görmemektedir. Öyle yaşamak, öyle görmek, öyle ilişki kurmak, birilerinin ölümüne neden olduğu için ölmek zorunda bırakılmaktadır. Uğur’a boyun eğdiren güç yazı’dan başka ne olabilir ki? Üstelik aynı yazı, Uğur’a da kendi anlatısını yazdırır. Kılavuz’un anlatısı içindeki konumunu şöyle sorgular: “Ya da uyanmalıydım bu karabasandan: Uyanınca da kendimi hangi yatakta, koltukta, neredeki yatakta, koltukta bulacaktım ki? Denize bakan kayalıkta mı uyuyakalmıştım?” Uğur, denize bakan kayalıkta uyuyakaldıktan sonra kurmaca bir anlatı kişisine dönüştüğünün farkındadır. Kendi yazdığı yazının anlatıcısıyken de, bu kez düşlerinde kendini kurmaca bir kişi olarak gerçekleştirmektedir. Uğur, dört kişi arasındaki bağları kurup ileten kişi olarak kurmaca bir kişi olmanın tedirginliğini daha çok yaşar yaşamasına ama yazgılarına koşullu olan yalnız o da değildir. İhsan’ın taksisiyle Ankara’ya giderken, aralarındaki bilinmezlerin çözümüne yol açan gergin bir söyleşiye başlarlar. Bu gerginliği atlatmaya çalışan İhsan çözer sonunda düğümü, üçü adına konuşur: “İhsan, alaycı bir sesle, ‘Bilmem, bana sorarsanız, hepimiz, belki değişik ölçülerde, biraz karıştırdık galiba kimi şeyi...’ dedi. Sesi biraz daha kısıktı şimdi: ‘Sanki her şey, birinin, örneğin Uğur’un düşlerinden birinde olup bitiyor; sakın alınma Uğur, benim düşüm, ya da Mümtaz Bey’in düşü de olabilirdi bu dediğim... Ama pek garip bir yerlerden geçiriliyor gibiyiz... Bir... Bir... Bir picama lastiği gibi!’ .... ‘Bir çengelli iğneye takılmış bir lastik... Bir el var, hızlı, uz... Kılavuzu iter kumaşın içinde...’ .... İhsan gene kendi kendine konuşur gibi, ‘Birinin düşünde olmak...’ dedi. ‘Kaç yazar, dönüp dolaşıp, bu noktada buluşmuştur! Öyle değil mi?’ Mümtaz Bey başını sallıyordu.” Yazının ve yazarın istemleri, bazen yazınsal yazının dokusu (“kumaşı”) içinde anlatının (yazınsal metnin) öğelerini, kişilerini, kılavuzlarını tasarlar, çekip çevirir, esnetir, yerlerine yerleştirir, kurgular, gelişim süreçlerini yönlendirir. Böyle bir yaratım süreci içinde ne Uğur, ne Mümtaz Bey, ne İhsan kendi ben’lerini yaşayabilir. Kendi düşlerinde yaratıcılarını yaşatırlar, onun tedirginliğini yaşarlar. Yaratım sürecinde özgürleşemeyen kişiler, yaratıcılarının düşünde oluşurlar. Önünde sonunda: “Birinin düşünde olmak!” Asıl köktenci değişiklik Kılavuz’un son sayfalarında yaşanmaya başlar. Okur, Bilge Karasu’nun ancak birkaç kere okunduğunda sökülebilecek anlatılarından biriyle karşı karşıya olduğunu artık bu bölümde enikonu kavramaya başlamıştır. İhsan hızla sürmektedir Ankara’ya doğru. “Kemerini yokla. Gevşek gibi duruyor,” diye fısıldar Uğur’a. “İnsan bulmuşken yitirmek istemez.” Yılmaz Bey’den, yazarın buyurucu uzantısından kopmaya başlamışlardır o sırada. Yılmaz Bey: anlatı içinde görece bağımsız kalabilen, kendi ben’ine sahip çıkabilen tek kişi. Öbür üç kişiden kuşkusuz farklıdır. “Yılmaz Bey nasıl bir soruydu? Bu sorunun nasıl sorulması gerekiyordu?” (Her ikisi de ancak okurun sorabileceği sorular değil mi?) Belli ki, Ankara’ya birlikte gitmeye karar veren Mümtaz Bey’i, İhsan’ı ve Uğur’u elinden kaçırdığını anlamıştır Yılmaz Bey. Durumu öğrendiğinde, Mümtaz Bey’e, “Nedir bu kumpas?” diye çıkışır. Tabii asıl İhsan şaşırtmıştır onu, “Böyle bir şey yapacağını hiç düşünmezdim. Oyuncu olması gerekirmiş!..” diye öfkelenir, Ankara’ya gitmeye karar verdikten sonra, Uğur da artık düşlerinden kurtulmaya başladığını fark etmiştir. İşte İhsan’ın Uğur’a, “İnsan bulmuşken yitirmek istemez,” diye gizlerini açmaya başladığı gerçek (Yılmaz Bey’e karşı işledikleri günah), üçünün özgürlüğe, kendi varoluşlarını kazanmaya yönelen yolculukları olmalıdır. Burada iki soru sorulabilir: Bulmuşken yitirilmek istenmeyen ve gene İhsan’ın, “Asıl mutluluk bu olsa gerek, ulaşmağa can attığımızın biraz öncesi...” olarak betimlediği son, ölüm müdür, yaşam mı? İlk anda ölüm olduğu sanılır ve bu yoruma götüren bir okuma biçimi de olabilir. Ne ki, romanın sonlarında geçirdikleri kazadan kurtulmaları, sonunda hiç kimsenin ölmemesi ve Uğur’un Yılmaz Bey’e mektubu, hayatın her üçü için de kurtuluş olduğunu gösteriyor. Kaza: Kılavuz’un kişilerine oynadığı son oyun. Artık, “Düş değildi bu,” diye düşünür İhsan. Düşlerden kurtulunmuş, herkes kendi gerçeğini yaşamaya doğru ilk adımı atmıştır. Kazayla gelen somut acı, hayatı simgeler. Başlangıçtır kaza. Düşsel olandan, yaratıcının kurduğu yazınsal boyunduruktan yazınsal gerçekliğe döndürmüştür. Hemen sonrasını şu sözlerle anlatır Uğur: “Aylar sürmüş bir yolculuktan dönmüş gibiyim. Her şey geride kalmış, karşı kıyıya varmışım. Evime dönmüş olmam bir şey değiştirmez. Yepyeni bir ülkeye varmış gibiyim. .... ‘Yepyeni ülke’ eskisine ne kadar yakın! Ne kadar da uzak ondan!” Uğur, tam da bilincinde olmadığı bir “yolculuk” yaşamış, sonunda kendine “dönmüş”tür; yaşamak zorunda olduğu her şeyi “geride” bırakmış, “karşı kıyıya”, düşsel olanın ötesine geçmiştir; ve tabii geçmişte yaşadıkları ne kadar kurmacanın içindeyse, şimdi yaşayacağı “yepyeni ülke” de o kadar içindedir... Başlangıçta Uğur ve İhsan birbirine yazgılıydı. Mümtaz Bey, Uğur ve İhsan’a. Üçü de Yılmaz Bey’e. Anlatının sonunda, yazgıları yok eden bir “kaza” gerçekleşmiştir. Kendi ben’lerini yaşamaya başlayabilirlerdi artık. “Kopmuşluk, ölüm de demektir,” diye düşünmektedir Mümtaz Bey. “Bir şeyleri silerek bir geçmişin yükünü yeğnileştirmek, azaltmak... O ölçüde de, kim bilir, geleceğini biraz olsun özgürleştirmek... Öyle kopuşlar güçtür, izi kalır; kopmağa kalkmak kendini de parçalamaktır.” Geçmişinde ve düşlerinde yaşayan Uğur “ölmüştür” artık; geçmişinden ve düşlerinden kopmuş, “yepyeni bir ülke”de yaşamaya başlamıştır. Birlikte söyleşilerinden birinde, “İnsanın kafasını karıştıran, yüreğini ağzına getiren, içini kaygılara salan hiçbir şeyin kalmadığı bir geçitteydik,” diye düşünür Uğur. “Geride kalan unutulmuştu sanki; ötede bekleyenin sesi henüz gelmiyordu.” Ve hemen bu sözlerin ardından, içinde bulundukları durumu çözümlemeye çalışarak, “Öteye geçmiştik galiba,” diye geçirir aklından, “yeniden öğrenme” zamanını bulmuşlardır. Öte yandan, Yılmaz Bey’in Uğur’a hediyesi olan film kaseti, Ankara’ya giderken İhsan’ın sertçe yaptığı bir fren sonucu büsbütün yok olur. Gene Yılmaz Bey’in İhsan’a hediyesi olan taş (“bir mermer kırığı”), üstüne düştüğü kasetin parçalanmasına ve Uğur’un hayatından silinmesine neden olur. “Gökten çıkmış gibi” çıkagelen, üstünde, Uğur’un eski Yunancadan söktüğü kadarıyla, “Pathos... Acı” sözcüğünü imleyen üç harf bulunan taş, Uğur’u yazgısından kurtarmış, geçmişinden koparmıştır. “Sanki yalnız (Uğur) için çekilmiş, (o) gör(sün) diye yapılmış” olan film yoktur artık! Kılavuz insanın kendi tarihinin doğasına yazgılı olduğunu anlatıyor. O tarihi değiştirmek de insanın elindedir öyleyse. Uğur, kendi tarihiyle birlikte anlatının kendisini de yazmayı yükümlenerek, ayrıksı bir özellik kazanmıştır. Bizim okuduğumuz ise, işte onun, “Bizden başkalarının okuyacağı bir öykü,” dediği anlatıdır. Yani biz Kılavuz’u hem bu öykünün yazarı Uğur ile, hem romanın bir kişisi olan Uğur ile, hem de onun da yazarı olan Bilge Karasu ile paylaşıyoruz.

***

Eleştirel okuma, yazınsal yapıtın üretme yetisine sahip olduğu anlamların önce içsel, sonra da dışsal nedenlerini kavramayı amaçlar. Kılavuz’da, yazarın verdiği anlamların yanı sıra –ve ondan önce– metnin içerdiği anlamlar da önem taşıyor. Öte yanda okurun (eleştirinin) metinden çıkardığı anlamlar, yaptığı yorumlar var. Bilge Karasu’nun, Kılavuz’u yeniden üretilebilir, dahası, yeniden üretilmek için bir anlamlar dizgesi olarak tasarladığı ve ona göre yazdığı belirtilebilir. Görülüyor ki, Kılavuz üstüne yazılan yazılar birbirleriyle kesişme noktaları içermekle birlikte, oldukça farklı anlamlar üretmiştir. Bilge Karasu, süzülmüş bir dilin, yalınlaştırmanın son kertesinde, metne gönderdiği anlamları bu dile büyük bir yetkinlikle indirgiyor. Onun anlatılarındaki bu dil tutumu (ustalığı) Ferit Edgü’nün Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romansını akla getiriyor. Ferit Edgü’nün Yeni Ders Notları’ndaki, “Az sözcükle çok şey anlatmak. Okuru adam yerine koymak. Ondaki yaratıcılığa, düş gücüne inanmak,” biçimindeki sözlerinin de hemen Kılavuz’u hatırlattığı söylenebilir. Dilin birbirinden farklı, çoğul anlamlar üretebilirliği konusuna Umberto Eco’nun düşürdüğü ışık da Kılavuz için aydınlatıcıdır: “İçinde, dilin metinler biçiminde düzenlendiği soyut dinamiğin, kendine özgü yasaları vardır ve bu soyut dinamik, sözceleyen kişinin isteğinden bağımsız olarak anlam üretir.”2 Başka eleştiri yazılarının çıkardığı yorumların dışında, onlarla kesişebilecek ya da koşutluk kurabilecek bir anlamın, insanın kendi ben’ini arayışı, bulamayışı ve sonunda geçmişin gölgesinden kurtulup onun kıyısına tutunuşu, kendi ipini yakalayışı, kendi kendinin kılavuzuna dönüşüşü olduğu belirtilebilir. 1 “Yazılı Sorulara Bilge Karasu’dan Yazılı Yanıtlar”, Argos, Mart 1991, s. 31. 2 Umberto Eco, Alımlama Göstergebilimi, Çev. Sema Rifat, Düzlem Yayınları, Nisan 1991, s. 24.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR