Kırmızı Keçi
20 Eylül 2019 Öykü

Kırmızı Keçi


Twitter'da Paylaş
0

Arabamı sattım. Satalı on gün oluyor. Doğrusu tam gününü de unutmuşum. Belki de on günden fazladır. Ama tam olarak bildiğim “kırmızı keçim” yok artık. Hatta arabadan aldığım parayı da harcadım gitti. Oysa o arabayla güya yeni bir araba alacaktım. Ama hazır para nasıl harcanır bilirsiniz. Bir lira şuraya, beş lira şuraya verirsin, bir de bakarsın ki paranın sonu gelmiş. Artık elimde kalan parayla bir araba tekeri bile alamam. Bu nedenle araba alma ümidim de kalmadı.

Önceleri her yere otobüs ya da metroyla giderdim. Araba düşündüğüm bile yoktu. Hatta bazen arkadaşlarım benimle alay ederlerdi. Araba markalarını bile bilmezdim. Önümden geçen arabalara arkadaşlar, “Şu BMW’nin şu markasıdır, şu Mercedes’in bilmem hangi modelidir,” derken, ben arabaların peşinden aval aval bakardım. İlk arabamı da tesadüfen almıştım. Bir arkadaş aracı olmuştu, krediyle almıştım. Onu sattım, işte şimdi kırmızı arabamı aldım. Artık arabam vardı ama arabaya bakmayı da bilmiyordum. Yağına nerden bakılır, suyu nerden konur öğrenmemiştim. Bazen arkadaşlarım arabamın haline bakar gülerlerdi. Ne yapayım, araba bakımından hoşlanmazdım işte. Benzinini koyar, basardım gaza. Araba nerde bozulup kalsa orda bırakırdım. Bu yaşımdan sonra gidip de araba tamirciliği mi öğrenecektim. Ama şükürler olsun ki, arabaya olan bütün bu ilgisizliğime reğmen arabam hiçbir zaman beni yolda bırakmadı. Buna arkadaşlar “mucize” diye bakıyorlardı ama umurumda değildi. Önemli olan onun yürümesiydi.

Ha, unutmadan, aslında beni iki kez yolda bırakmıştı arabam. Hem de nerde? Tam araba kuyruğunun ortasında. Ne olduğunu da anlamadan tabii. Etraftaki şoförler hemen yanıma koştular, arabanın ön kapağını açıp baktılar. Demek aküsü bitmiş zavallının. Eh, aküye mi bakıyorum ben. Bir şoför, sağolsun arabasından ara kablosu getirdi ve arabayı çalıştırdı. Adam o kadar iyi adamdı ki ara kabloyu almadı benden. Sadece telefon numaramı istedi. “Olur ya, yine yolda kalırsan kablo lazım olur,” dedi. Ne iyi adamlar varmış bu dünyada değil mi? Birkaç gün sonra telefon açıp kabloyu geri verdiğimde de karşılığında bir şey almadı. Neyse, araba gitti şimdi atık bana yürümek kaldı. Doğrusu üzülmüyorum da. Biraz çocuk için rahatsız oluyorum. Sabahları onu araba ile okula götürüyordum. Ama neme lazım arabasızlık bana yarıyor. Bol bol yürüyor ve zayıflıyorum. Bu yürüyüşlerim şüpesiz sağlığıma da iyi gelecek.

Bazen metrodan, otobüsten indiğimde ve taksicilerin arasından geçtiğimde arabaları görünce, hele kırmızı bir araba gözüme çarpınca kendi arabam aklıma geliyor. Yola doğru yürüdüğümde, yolda birbirini geçen, garip sesler çıkaran arabalara baktığımda, aklıma kendi arabamı getirmek istemiyorum, çünkü ne de olsa alışmıştım ona... Yine de içimde tuhaf duygular ortaya çıkıyor. Otobüse bindiğim anda bu duyqular kayboluyor. İnsanlara bakarak kafamı sallıyorum. Burda olan insanlardan farkın ne, diyorum kendi kendime. Bak şu ülkede arabasız ne kadar adam var değil mi? Sen de onlardan birisin! Kafana taktığın şeye bak. Ama ne kadar öyle söylesem de hem kendime kızıyorum, hem de sattığım kırmızı arabama. Birbirimize sahip çıkamadık işte.

Hava durumu değişince de arabamı hatırlıyorum. Hava sıcak olduğunda klimasını açardım, yağmur yağdığında hemen içine girer, ıslanmazdım. Şimdi yağmur yağınca koşa koşa bir köşe arıyorum islanmamak için. Amaan dert ettiğim şeye bak sen. Şemsiye alırım, kalın giyinirim. Sanki yağmur herkes için yağmuyor mu? Peki başka adamlar ne yapıyorlar? Yağmur yağınca her kes arabasına mı giriyor? Arabamla gittiğim yollara, sokaklara girdiğimde de onu düşünüyorum. Bazen bu düşüncelerime gülüyorum da. İçimden geçenleri duyanlar da belki gülürler bu durumuma. Sanki arabamdan değil de, sevgilimden ayrılmışım. Laf aramızda, gördüğüm hiçbir araba benim “kırmızı keçime” benzemiyor. Rengi, görünüşü, kirliliği bambaşkaydı. Küçücüktü ama olsun! Her yerde park yeri bulabiliyordum. Hep ağaç altlarına park ederdim. O da ıslanır veya yakıcı güneşte yanabilir diye düşünürdüm hep. Yanına, yakınında insanlar durunca telaşlanırdım. Ona bir şeyler yapacaklar diye aklıma bin bir türlü kötü şey gelirdi. Araba diyoruz ama ne de olsa insan yakınlık hissediyor, alışıyor. Bir gün sigara içmek için evden bahçeye indim. O anda bahçede kırmızı arabamı göremedim. Hemen telaşlandım. Acaba yanlış bir yere mi park etmiştim? Yoksa çaldılar mı kırmızı keçimi? Sonra aklıma onu sattığım gelince acı acı gülümsedim. Orda park etmiş arabalara da kızdım içimden. Her yere gelişigüzel yerleşmiş ve bütün park alanını kapatmışlardı. Olur ya bir de bakarsın geriye geldi arabam... O zaman nereye park edecektim? İyi ki arabalar insanları anlamıyor. Eğer dilimizi bilselerdi bu düşüncelerimi öğrenir, bana güler, benimle gırgır geçerlerdi. Bilmiyorum işte. Belki de bu kadar onun küçük oluşunu sevmiştim. Öyle ya, büyük arabaları sevmiyordum. İnsanlar küçük olan her şeye karşı sevgi duyarlar. Evlada, kuş, hayvan yavrusuna... Belki ben de alışacağım bu yokluğa. Hele yeni bir araba alayım! Arabayı kapının önüne getirir getirmez kırmızı keçim hafızamdan uçup gidecek... Amma biliyorum yine de uzun süre onu unutamayacağım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR