Kırmızı Pazartesi’yi Niçin Okumalısınız?
23 Mart 2020 Edebiyat Roman

Kırmızı Pazartesi’yi Niçin Okumalısınız?


Twitter'da Paylaş
1

Márquez bizden bir gerçeği koca bir romanı okutarak sakladı. Ve bunu iyi başardı…

Anlatı sanatları arasındaki en tekinsiz ve kontrolsüz türün roman olduğuna kuşku yok. Aksi gerçekleşseydi eğer, yazarı Gabriel García Márquez olan bir roman 39 yıldır yanlış anlaşılmazdı. İşte tam da bu nedenle roman, diğer sanat dalları arasında atıldığı kör kuyudan boşuna ses beklenen eylemler arasında birinciliği kimseye kaptırmıyor. Bu edebi tür yapısı gereği, yazarın kurduğu dünyayı okuma eylemi üzerinden gerçekleştirilen bir algı ile okurun kavrayış yeteneğine bırakıyor. Tabii iş her zaman yazar ile okur arasında bu kadar basit halledilemiyor: Okur, kendi yeteneği ve roman bilgisi donanımına göre okuduğu metni hakkını vererek anlamlandırıyor yada tam tersi oluyor. Oyunun kuralı böyle ve bunda bir sorun yok. Asıl felaket ise, Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık gibi dünyada fenomen olmuş bir romanın ardından yazarlık hayatı boyunca gerçekten varmak istediğin metni yazmak gibi bir talihsizliğe uğramasıyla yaşanıyor. İşte o zaman hiçbir okur, ki aralarında edebiyat eleştirmeleri de olsa, Kırmızı Pazartesi adlı romanını Yüzyıllık Yalnızlık’ın yarattığı auradan çıkarak ele alamıyor. Sonuç mu: Herkesin işleneceğini bildiği bir cinayetin anlatısı olan Kırmızı Pazartesi, herkesin yanlış anlayacağını bile bile okuduğu bir metne dönüşüyor.

Yanlış anlıyorsunuz

Türkiye’de bugünlerde popüler romanlar yazarak para ve şöhret kazanma arzusuyla yayınevlerine dosya bombardımanı yapanlar kadar, edebi metinlerin incelemesi üzerinden ürettikleri makalelerle şöhret arayan da büyük bir yazar kitlesi var. Alıntılar ve dipnotlarla bir akademik yazıya dönüştürülmüş ya da romanı onu ilk kez okuyacaklar için tüm sürprizlerini ifşa ederek tadını kaçırmayı maharet zannederek oluşturulmuş metin özetleriyle donatılmış yazılar alabildiğince çok. Bu kalabalık arasında okurun da eleştirmenin de yönünü bulması ise hayli güç. Bu bölüm, makalenin başlığında Kırmızı Pazartesi adını görerek ‘Popüler klasik roman üzerinden bir yazı ile şöhret devşirme çabası’ diye düşünecek okur için: Ne yazık ki dünyadaki tüm popüler klasikleşmiş romanlar birer yanlış anlaşılma anıtlarından ibaretler. Kırmızı Pazartesi de yanlış ifadelendirilmiş metinler listesi yapılsa, ilk sırada yer alacak eser olması nedeniyle bugün karşımızda. Çünkü bu roman, onu gerçekleşeceği bilinen felaketleri nitelemek için halk değişine dönüştürülen isminin dışında güçler barındırıyor. Üstelik de Kırmızı Pazartesi’nin herkesin işleneceğini bildiği cinayeti toplumun suskunluğuna ve çaresizliğine gönderme ya da eleştiri yapmak için yazılmış bir roman olduğu düşüncesi de baştan aşağı yanlış. Neden mi?

Namus cinayeti

Márquez’in 1940’lı yılların sonunda Kolombiya’da bir ilçede meydana gelen ve ailesini de yakından ilgilendiren gerçek bir cinayet üzerinden anlattığı Kırmızı Pazartesi, bir romanın alt metinlerini iyi okuyabilene ders kitabı sayılır. Romanın bütün okur kitlesinin ortak seviyesine göre buluşma noktası ve özeti şöyle: Genç, karşı konulmaz şekilde yakışıklı ve ülkeyi diyar diyar gezmiş, sonunda da kasabaya yerleşmeye karar kılmış gizemli Bayardo San Roman ile evlenen güzeller güzeli ve hiçbir gözün bile tenine dokunmadığı Angela Vicario, ne yazık ki düğün bitmeden gerçekleşen gerdekte arkadaşlarının kendisine öğrettiği yöntemlerin hiçbirini uygulamaz. Ve kocasına bakire olmadığını apaçık gösterir. Bu onur kırıcı davranışın ardından San Roman, olayı ört bas etmek yerine arı kovanına çomak sokmaktan çekinmez. Gidip Vicario ailesine gözü açılmamış kızlarının bekaretini çoktan yitirmiş olduğunu haber verir. Yaşamı boyunca kızını bir iffet abidesi olarak yetiştirip her türlü karşı cins tehlikesinden başarıyla sakındığını düşünen anne Vicario ise bu şok edici gerçekle yüzleşirken şiddete başvurur. Sonunda yediği dayaklar karşısında kasabanın yakışıklı, zengin ve çapkın genci Santiago Nasar’ın adını veren Angela, bir felaketin kapısını aralar. Anne Vicario çocuklarına, onurlarını iki paralık eden sona az evvel onlarla beraber düğünde şarkı söyleyip sarhoş olan Santiago Nasar’ın yol açtığını anlatınca, cehennemin kapıları da açılmış olur. Domuz kasabı Pablo ve Pedro Vicario düğün gecesinin sabahında henüz hâlâ çok sarhoş ve çok duygusallarken  kız kardeşlerinin namusunu temizlemek için harekete geçerler. Düğün günü sabahında kasabadaki herkese Santiago Nasar’ı öldüreceklerini söyleyip onu aramaya koyulurlar ve sonunda da Nasar’ı herkesin gözü önünde bıçakla delik deşik ederler.

Teknik sorunu

Buradan bakınca romanın göz göre göre işlenecek bir ve kimsenin müdahale etmediği bir cinayetin anlatısı olduğundan ibaret olduğunu düşünmek kadar rahat bir okur eylemi olamaz. Üstelik ben hariç hiç kimse okuru, bu metni böylesine kolaycılıkla anladığınız için suçlamak gibi sıra dışı bir uğraşa da girişmez. Ama son dönemlerde klasik metinlerin ardı sıra yanlış değerlendirilmesiyle oluşmuş sığ bir okur algısının, sosyal medyanın gücüyle birleşerek bir edebiyat doğrusuna dönüşmesinin de önleyici tedavisinin pekala yapılması gerek. Márquez’in daha ilk cümlesinden, yani "Santiago Nasar öldürüleceği gün piskoposun geldiği vapuru beklemek için sabah beş buçukta kalkmıştı" ifadesiyle de klasik polisiye romanların gizem unsurunu bir kenara fırlatmasıyla da ün kazanmış metni, her duyarlı okurun fark ettiği ve dile getirmekten çekinmediği bu edebi inceliğin dışında bir anlam taşıyor. Gabo’nun böyle bir girişi tercih etmesinin sebebi bir polisiye roman yazarı olmaması nedeniyle, okura bir katil maktul bulmacası çözdürmeyeceğini peşinen kabul etmesinden kaynaklanıyor. Fakat asla ve asla bununla sınırlı değil. Üzerinden çok uzun zaman geçmiş ve etkileri işlenen cinayetle de sınırlı kalmamış, üstelik de yazarın zihninden bir an çıkmamış ve tanıklarının ailesi de olması, maktul ve katil akrabalarıyla da yakın ilişkisi nedeniyle aklında sürekli dönüp durmuş bu cinayet hikâyesini anlatmak için bir kurgu formu bulmak, Márquez’in halletmesi gereken en önemli sorundu. Üstüne üstlük Kırmızı Pazartesi’nin tekniği onu Yüzyıllık Yalnızlık içinden çıkmış bir anlatı durumuna düşürmemeliydi.

Buraya bir parantez koyalım. Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazdığı dönemde de tıpkı bugünkü gibi pek çok insan roman yazıyordu ve şöhret ile paraya kavuşma arzusu duyuyordu. O zamanda da bir roman yayınlatmak hayli güçtü ve yayıncıları ikna etmenin zorluğu bugünden az değildi. Tüm bu unsurlarla Márquez, o herkesin hayran olduğu Büyülü Gerçekçilik ile bezediği Yüzyıllık Yalnızlığı okunurluğu yüksek bir seviyede tutmak için bir proje roman olarak yazdı. Daha açık bir ifadeyle: Bir edebi metin yazdığımızda bunun okunurluğunu artırmak, olabildiğince çok okurun hoşuna gitmesini sağlamak için metin mühendisliği yapmak gerekir. Bunda şaşılacak bir durum yok. Hatta becerebilen yazarlar için oldukça iyi ve sonuçları bakımından kârlı bir iş. Fakat böyle bir roman mühendisliği yapabilmenin de tıpkı dünyanın çekim kuvvetini aşarak uzaya çıkmak için roketlerin harcadığı enerjiye denk bir yetenek ve zaman enerjisine ihtiyacı vardır. Yüzyıllık Yalnızlık, her bakımdan Márquez’in sonu gerçekten de hepimiz için çok iyi biten yola çıkış aşamasındaki ilk proje romanıydı. Ama kendi hayatının önemli bir parçası olan Santiago Nasar cinayetinin anlatısı ise Márquez ailesinin de bu işin önemli bir yerinde bulunmasından ötürü Gabo’nun yağa bala batırarak tatlandıracağı bir hikaye değildi. O sebeple de bu metni ustası olduğu Büyülü Gerçekçilik ile yazamazdı. Kaldı ki Gabo’nun üslubu da tamamen Büyülü Gerçekçilik’ten ırak olamıyordu. O nedenle Kırmızı Pazartesi’nin yazılışı öyle Márquez’in öne sürdüğü gibi annesinin ‘Ben ölene kadar bu olayı yazma’ ya da ‘Olayın tanıklarını rencide edersin, onların bunu unutmasını bekle’ gibi bahaneler nedeniyle gecikmedi. Pablo ve Pedro Vicario kardeşler bu cinayet için domuz boğazlamakta kullandıkları bıçakları o uğursuz cinayet için nasıl defalarca biledilerse, Kolombiyalı Usta da kendi üslubunu ve zihinsel anlatı tekniğini bu cinayeti tıpkı işlenişindeki kusursuzluk gibi anlatabilmek bir anlamda kendi söylediği gibi ‘Hayat anlatmak için yaşamaktır’ sözüne vurgu yaparak, olayları zihninin değiştirmesine ve büyük yazarlığının üslup güzelliğinin devreye girmesine mani olarak yazdı. Márquez, Santiago Nasar cinayetinin anlatısında bu bir Márquez romanı olmasına rağmen yazar olarak aradan çekildi ve olay ile okuru baş başa bıraktı. Ama ne yazık ki, bu bir usta işi roman olduğundan ötürü, konu bu kadar basit olamazdı.

Yorucu bir metin

Kırmızı Pazartesi, kurgusal özellikleriyle ön plana çıkan bir metin. Ama bu ifade Márquez’in yaptıklarını tam olarak anlatmaz. Konuyu fazla dallandırmak istesem de şu noktanın altını kalınca çizmek gerekiyor: Uzun süre gazetecilik yaptım; biz bazı haberleri okur, bazı haberleri de gazeteciler için yazardık. Gazeteciler için yazılan haber, o konunun bulunması, işlenmesi, verilme tarzı ve sektördeki rekabeti ele alması gibi konular açısından yapılır. Bazı edebi metinler de her zaman okuru hedef alarak yazılmaz: Okurken yazmayı öğreten metinlere Büyük Öğretici Yazarlar’ın eserleri adını verdiğimi sıkça paylaştım. Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanı ise okuru hedef alarak yazılmamış, ama başka yazarlara Gabo’nun teknik ve kurgu niteliklerini gösterme hevesiyle de ele alınmamış bir metin. Kırmızı Pazartesi tıpkı bir soruşturma yürüten yazarın kendi tanıklığını da olayın failleri dahil pek çok tanığın bakış açısına müdahale etmeden ele aldığı bir teknikle yazılmış. Bir bakıma Márquez, kendi üslubunun çok ilgi görmesi ve ardılı yazarların bir kısmının dünya genelinde onun peşinden gelmesi nedeniyle Kırmızı Pazartesi’yi taklit edilemeyecek, ardına düşülüp devamı ve benzeri getirilemeyecek bir teknikle ele alır. Özü itibariyle Kırmızı Pazartesi her ne kadar okuma listelerinde yer alan romanlardan biri sayılsa da, esasında okurun öyle çok da haz alarak ve takibini sıkı gerçekleştirerek, yani olay ve kurguya çok hâkim olarak ele alabileceği bir metin değil. Çünkü metnin genelinde romanın özetini oluşturan ‘Herkesin işleneceğini bildiği bir cinayet’ olma özelliği aslında romanın son bölümünde hem de üstünkörü bir anlatıyla yer alır. Bu niteliği sebebiyle de Kırmızı Pazartesi denince akla gelen bu cinayete mani olmama gibi bir halin romanın kendisini okuyunca çok da öyküye hâkim olmadığı ortaya çıkar. Ama romanın bu niteliğinin ön plana çıkarılması, Márquez’in okurların romandan bu kadarını anlamasını istediği için bilinçli şekilde yapılmış bir teknik özellikten kaynaklanıyor. Öte yandan Kırmızı Pazartesi’nin bugün bile Gabo romanları arasında en sevileni listesinde ilk üçte yer almamasının sebebi de gerçekten okunmasının o güzel üsluba karşın zor, anlaşılmasının ise bir seviye daha yukarıda olmasından kaynaklı.

İyi de Gabriel García Márquez, çok eski bir cinayeti basit bir şekilde anlatıyormuş gibi yaparak aslında ne elde etmeyi amaçladı diye sormak zorunluluğu doğar böyle bir yorumun ardından. Bazı olaylar vardır ki, yazarın yaşamında öykü olabileceğini o an anlar fakat yazılmasına iş geldiğinde ise yollar çatallanır. Çünkü kimi öyküler yazarın yaşamına öylesine eli ve koluyla dolanmıştır ki, kendini geriye çekerek salt metni okur ile baş başa bırakacak, romanı daha okunur kılacak metin ve kurgu özelliklerinden kaçacak cesareti ve imkanı bulamazsın. Santiago Nasar’ın öldürülmesi de Márquez’in şahitliğinde gerçekleşen ve Gabo’nun da anlatılarına dayanılarak onun ve ailesinin hayatını uzun süre şekillendiren en sarsıcı olaylardan biri. Bu sebeple de tüm olanları açık bir yüreklilikle anlatmak, katillere ağız dolusu katil diyebilmek ya da maktulün öldürülmeyi hak ettiği suçunu ortaya koymak yazar Márquez bile olsa kolay değil. Bu bakımdan da Kırmızı Pazartesi,

– Üslubu anlaşılır fakat alt metni ikincil ve üçüncül anlamlar taşıyan,

– Kurgusal olarak yazarın kendini bir kenara çekip edebi oyunlardan uzak durduğu özellikleri barındıran,

— Öte yandan olayı açıklıkla anlatıyormuş hissi vermesine karşın bazı gerçeklerin sadece ucunu gösterip muhtemelen anne Márquez’in isteği doğrultusunda kimi olayların üzerinin kapatıldığı niteliği taşıyan bir roman. Bu tür romanları da öğrenmek için Kırmızı Pazartesi okunmalı. Sıralı anlatı tekniğinin dünyanın en işlevsel edebi metin özelliği olmadığını kavramak için de iyi incelenmeli. Yine sihirli giriş cümlesi ve yazarın metnini okura hoş göstermek için süslerden uzak tutmasını kavramak için de yeniden yeniden ele alınmalı. Fakat durun biraz.

Bu işte bir iş var

Márquezbu romanı için, "İpleri elimde tuttuğum en iyi romanım" demişti. Haklıydı çünkü bu onun hayatına dair yazdığı en gerçek metindi. Ve tüm edebi oyunlardan uzak durarak fakat romanın da edebiyat tarihinde bir köşeye atılmasının önüne geçmek için kurgusal kimi müdahalelerde bulunarak ele aldığı metiniydi. Üstelik annesine verdiği ‘Kimsenin şerefini çiğnememe’ sözünün eseriydi. Sahi kimse Santiago Nasar’ı Angela Vicario’nun bekâretine sahip olurken gördü mü acaba? Galiba herkes Santiago Nasar’ın bunu yapabilecek tıynette olduğuna inanmıştı, Nasar’ın ele avuca sığmaz kişiliği sayesinde. Ayrıca başından beri Bayardo San Roman Kolombiya’nın altını üstüne getirip kendine evlenecek bir kadın ararken o yakışıklılık ve zenginlikle neden başka bir durakta beklemedi de, domuz kasabı kardeşlerin elini kana bulayacağını bile bile karısının bakire olmadığını ilan etti? Angela’ya ondan önce birinin el sürmesi San Roman’ın çok mu umurundaydı sanki? Ve meselenin elleri kanlı olsa da en masumu domuz kasabı Pablo ve Pedro Vicario kardeşleri. Onlar her gün hayvan boğazlarken bir de insan katletmenin nasıl bir şey olduğunu mu merak ettiler acaba? Neresinden bakarsanız bakın, bu işte başka bir gizem, başka bir sır var. Hem de çok edebi bir sır… Márquez bizden bir gerçeği koca bir romanı okutarak sakladı. Ve bunu iyi başardı…


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Murat Tanakol
Yazının başlığı mükemmel çünkü yazar insanları büyüleyerek gerçekleri onlara istediği gibi gösterebildiği için (bence Yüzyıllık yalnızlık'ın ilk bölümü de bunun mükemmel örnekerinden biri) bu akım edebiyatta "büyülü gerçekçilik" olarak tanınıyor. ortalama okur için çok öğretici. Yine de yazıdaki "sır", "gerçekleri gizleme" gibi sözcük ve ifadeleri benimsediğimi söyleyemem. gerçeklerin ışık prizmasında geçiyormuşcasına kırılarak ortaya konulduğu bir edebi tarz aynı zamanda okura kabukları soyulmadan sunulmuş bir meyveye benzer. Buna "sır" veya "gerçekleri gizleme" derseniz bu sizin yorumunuz olur. Yüzyıllık yalnızlık'ın ilk bölümünün ilk ve son cümlesinde geçen "buz" sözcüğünü dikkatle izlediğinizde, o 30 sahifelik bölümün aslında ölmeden önce insanın gözünün önünden film şeridi gibi geçtiği söylenen hayatına dair bir "an" olduğunu görürsünüz. O bölümü okuyan hiç kimse bir daha romanı elinden kolay kolay bırakamaz. Yazar aslında hepimizin yaşadığı bir gerçeği bizi öyle büyüleyerek anlatır ki onun bir "an" olduğunu görmek neredeyse imkansızlaşır. Ama romanı da elinizden bırakamazsınız. peki bu bir "sır" mıdır?... onu çözmek ister misiniz roman boyunca?... sırrın tanımını nasıl yaptığınıza bakar. sevgiler.
7:33 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR