Kısa Öykü: Bir Gözden Geçirme Süreci
26 Aralık 2018 Edebiyat Öykü Yazıları

Kısa Öykü: Bir Gözden Geçirme Süreci


Twitter'da Paylaş
0

Otobiyografik bir olayın sanat halini alması için biraz özgürleştirilmesi gerekir, bunun için de bir sonraki adım kurgusal bir boşluk bırakılmasıdır...

Geçtiğimiz bahar, şimdiye kadar katıldığım ya da eğitim verdiğim diğer öykü atölyelere benzemeyen; üniversite öğrencilerine yönelik bir atölyede eğitim verdim. Öğrencilerimin, ben öykü yazarken izlediğim yolları izlemelerini sağlamaya çalıştım. Genelde atölyelerde öğrenciler on beş haftalık sürede iki ya da üç öykü yazmakla yükümlüdürler. Ben kendim, bir dönem içerisinde üç öykü hiç yazmadım. En azından yüksek lisansta katıldığım bir atölyede yazmam istendiğinden beri. On beş haftada üç öykü yazmayı alışkanlık haline getirebilmiş fazla yazar da tanımıyorum ama nasıl olduysa atölyelerde usul bu hale geldi. Benim yöntemimin bu şekilde olmaması bir süre sonra tuhaf gözükmeye başladı.

Böylece ben de öğrencilerimle bir öykünün bütün yaratılış sürecini, başlangıç adımından, pürüzsüz hale gelene kadar, deneyimlemek istedim. Onların, yazma sürecini hafife aldıkları konusunda ısrarcı oldum ve bütün aşamaların üzerinden dikkatlice geçtim – öğretmen olarak benim önceliğim bu. Bu dönem boyunca sınıfımda aşama aşama ilerledikçe neler olduğunu ve dönem boyunca sınıfta neler yaşandığını, derste kullandığım farazi bir hikaye yardımıyla izah edeceğim. Umarım sizin için çok kafa karıştırıcı olmaz.

Derslerin ilk gününde, öğrencilerimden bir barda ya da uçakta bir arkadaşlarına anlatabilecekleri türden, başlarından geçmiş bir parça yazmalarını istedim. Onları birinci tekil şahısla yazmak ve beş yüz kelimeyi geçmeyecek şekilde sınırladım. Bunu yapmaya başladığımızda benim yazdığım şey şöyle başlıyordu: "Ben beş yaşındayken ailem bir kasırganın içindeydi." Bu gerçekten başıma geldi. Ailem, Kansas'ta bir arabanın içindeydi, hepimiz oradaydık buna henüz annemin karnında olan küçük kardeşim de dahil. Çok kalabalıktık, beş çocuk, annem ve babam. Küçük kardeşim üç , ben beş yaşındaydım ve arabanın arkasında oturuyorduk. Eylül'ün başlarıydı, bir restorandan eve dönüyorduk, bir şimşeğin çaktığını gördük. Arabayı bir otoparka çektik ve evlerin çatılarının oraya buraya savruluşunu, şiddetle yağan yağmuru ve elektrik tellerinin yerlere vurmasını izledik. Park ettiğimiz yer bir alışveriş merkezinin park alanıydı ve bir Baskin-Robbins dondurmacısı vardı. Oradaki insanların oturup dondurmalarını yalayarak içi boş arabaları ve içinde insan bulunan tek araba olan bizim arabamızın kasırga içinde gidip gelmesini izlerken yüzlerindeki ifadeyi hiçbir zaman unutamayacağım. Sonuç olarak hepimiz kurtulduk.

antonya nelson

Başından böyle olaylar geçen bir insanın, bunu bir hikâyeye dönüştürmesinin ne kadar heyecan verici olduğunu anlayabilirsiniz. İşte bir öykü budur! Bu benim otobiyografik öykümdür. Öğrencilerime de aynısını yapmalarını söyledim. Yazacakları olayın otobiyografik olmasını istedim çünkü yazarların yazdıkları olayın içinde olmaları ve bağlılık hissetmeleri önemli. Bildikleri ve önemsedikleri bir şeyler yazmaları gerek. Kasırga olayı bizim aile için bir dönüm noktasıdır. Ben de seneler boyunca bu hikâyeyi anlattım.

Otobiyografik bir olayın sanat halini alması için biraz özgürleştirilmesi gerekir, bunun için de bir sonraki adım kurgusal bir boşluk bırakılmasıdır; çünkü sanat ancak olgusal kısıtlanmalardan arındığında en iyi halini alabilir. Hikâyeyi anlatırken bir sonraki adım, olaya üçüncü kişinin görüş açısını getirmekti; bu üçüncü kişinin olaya tanık olmuş olması ancak kişilerle bir bağlantısının olmaması gerekiyordu. Bu şekilde olay yeni bir açı kazanmış ve genişletilebilecek bir hal almış olacaktı. Ben bizim fırtına olduğunda (1966) beş yaşında olduğum için hayattaki en büyük derdim altımı ıslatmamaktı. Bununla sınırlı bir bakış açısı içinde kalmak istemedim. Gerçekten de ambulansta giderken altıma yapmamak benim için son derece önemliydi. Alın size beş yaşındaki bir çocuğun kaygısı. Bu sebeplerden dolayı ben de üçüncü kişi olarak arabayı o kasırgada kullanan babamı seçtim. Bu olay olduğunda babam, benim hemen hemen şu an içinde olduğum yaştaydı; bu da benim üçüncü kişinin bakış açısıyla bir yakınlık kurmamı sağlayan bir etkendi. Bu yaşlarda o arabayı kullanan kişinin ben olma ihtimali o zamana göre doğal olarak daha fazla ve ancak şimdi, kasırgada arabayı kullanan bir baba olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayabilirim. Hikâyeyi babamın ağzından anlatmaya başladığımda olayı 1966 yılında kurgulamak istemediğimi fark ettim. 1966 yılında yetişkin biri olmayı bilmiyordum, şimdi bir yetişkindim ve ancak şimdi bir yetişkinin ağzından olayı anlatabilirdim. Olay New Mexico’da mı yoksa yaşadığım yer olan Colorado’da mı geçmeliydi? Hayır, yaşadığım yerde kasırga çok olmazdı. Kansas’ta geçmeliydi. Böylece kurguyla gerçeği birleştirebilecektim; benim dışımdaki üçüncü bir kişinin ağzından– bu kişi ben değildim–, anlatıp; olayın gerçekten yaşandığı yerde yazacaktım. Kişisel ve kurgusal olayların birleşmesi öykü yazımının başlangıcıydı.

Bu yazdığım yüz kelimelik bir taslaktı. Öğrencilerim her seferinde bir değişiklik yaptılar ben de kelime sayısını beş yüze çıkardım. Bu isteğe bağlı bir sayıydı ancak yapılamayacak gibi de değildi. Bir kaç denemeden sonra öğrenciler bütün taslakları birleştirerek, tek bir hedefe yönelik değişiklik yapmaya devam ettiler. Tek bir hedefe yönelik yazmanın verdiği netlik öğrencilere yardımcı oldu. Her adım karşılaştırmalı edebiyat eserleriyle doluydu böylece onların okuduğu eserler ve kendilerine örnek aldıkları yazarlar hakkında konuşabiliyorduk. Her taslakta parçaları küçük gruplar haline getirip onlar üzerinde düzenlemeler yapıyorlardı, böylece her seferinde yeni bakış açıları geliştiriyorlardı.

Üçüncü adım öyküye zaman mefhumu eklemek. Öykü yazımında zaman ne anlama gelir? Her şey olabilir, ancak en nihayetinde yazarın okuyucularına karakterlerle ne kadar süre geçireceklerini gösterdiği bir sinyaldir. Örneğin, zaman bir yolculuk olabilir. Eğer karakterlerinizi bir hareket halinde tanımlarsanız; diyelim bir ülkeyi baştan sona geziyorlarsa, öykü onlar gidecekleri yere vardıklarında bitmiş olur. Günün akışını sürekli size hatırlatan bir saati kullanmak, yani zamanı gerçek anlamıyla kullanmak yazmak için masaya oturan biri için çok doğal bir dürtüdür. O kadar çok öykü birinin güne uyanışıyla başlar ki... Hatta siz de böyle bir şey yazmaya çalışmışsınızdır. Bir öyküye başlamak için uyanık olma durumunu ya da ani bir farkındalık anını yazmak ya da bitirmek için de akşamüstünü, uykuya dalmayı ya da bilincin kapalı olma durumlarını yazmak çok mantıklı geliyor. Zaman bir günü, hafta sonunu ya da yazı temsil edebilir. Bir merasim ya da bir ritüel de aynı şekilde zamanın kendisini temsil edebilir. Örneğin, Mrs. Dalloway’deki olay örgüsünün parti hazırlıklarıyla başlayıp kitabın parti yapılmasıyla bitmesi de aynı şekildedir.

Zaman mefhumu Alice Munro’nun yaptığı gibi öykünün kendisini bir ev kavramına dönüştürüp, hikâyeyi farklı farklı odaların hepsinin ziyaret edildiğinde olan bitenlerin anlaşılması gereken bir bütün haline getirilerek de verilebilir. Aynı şekilde Joseph Campell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’ndaki gibi arkadaşlığın süresi ya da hüznün aşamalarını göstererek de kullanılabilir. Herhangi bir şey zaman olabilir. Sadece sizin hikâyenize uygun olanını bulmanız gerekir. Ben, sevdiğiniz eserlere bakıp onların nasıl başlayıp nasıl bittiğini incelemenizi öneririm.

Ben yazarken de acaba kasırga olayını öylece mi yazmalıyım yoksa başka bir şeyler mi istiyorum diye kendi kendime sordum. Asıl kasırga hikâyesini yazmak kulağa geldiği kadar heyecanlı gelmedi. Kasırga ânını yazmaktansa sonrasında yaşananları yazmak daha heyecan vericiydi.

Kasırga sonrasında babamla benim bir ambulansa götürülürken bir AP fotoğrafçısı tarafından çekilmiş bir fotoğrafımız vardı. Bu fotoğraf Wichita Eagle adlı yerel gazetenin en ön sayfasında yer aldı. Hikâye ülkede yayıldıkça garip bir hal aldı ve başlık tam olarak “Genç Toni Nelson ve Meçhul Adam” şeklini aldı. Kasırgadan sonraki haftalar boyunca garip telefonlar ve mektuplar geldi. İnsanlar arayıp “O benim senelerdir kayıp kardeşim” ya da kocam diyerek onu tarif etmeye çalıştılar. Aslında benim babam olan kişi bütün ülkede farklı insanlar tarafından tamamıyla yanlış bir şekilde algılandı. O bu söylenen insanlardan hiçbiri değildi. Şu anda bir yetişkin gözüyle bakınca bu olay gözüme çok havalı gözüküyor tabii. İnsanda “bir şeyleri sorgulama” duygusu uyandırıyor.

Bir başka olay, annemin kasırga olduğunda, yani eylül ayında hamile olmasıydı; bizim merak ettiğimiz ise ekim ayında doğan kardeşime bir şey olup olmayacağıydı. Bütün testler sonucunda iyi olduğu anlaşılsa da, bu endişeyi yaşamak çok sinir bozucuydu. Böylece ben de kendi hikâyemdeki “zamanı” kasırga sonrasındaki endişe, karakterimin karısı hakkında yaşadığı tedirginlik ve bebeğin iyi olup olmadığı hakkındaki kaygısı ve tabii ki bu sırada tüm ülkeden gelmeye devam eden garip yakıştırmalar üzerine kurmaya karar verdim.

Öğrencilerimin de benim yaptığım gibi; kendi hikâyeleriyle bütünlük oluşturacak bir zaman yaratmaları gerekiyordu ve bu zaman mefhumunun kendi hikâyeleri üzerine inşa edebilecekleri bir dayanağı olmalıydı.

Daha sonra öğrencilerimden şimdiye kadar yazdıklarının üzerinden geçip hikâyelerinde kullanabilecekleri nesneler ve sahne kurgulamaları üzerinde düşünmelerini istedim. Bu, istediğim öyküyü ayrıntılandırma amaçlı bir taslaktı. Buldukları bazı nesneler hikâyeleriyle alakasız da olabilirdi ama bazıları kullanılabilirdi. Öğrencilerin tek görevi kullanışlı olabilecek nesneleri kayda geçmekti. Benim hikâyemde gazetelere manşet olan fotoğraf hikâyenin aksesuarı olmuştu; onunla istediğim gibi süsleyip hikâyeyi genişletebilirdim. Fotoğraf dışında, hikâye içinde ikonik olabilecek başka görüntüler de vardı; biz dışarıda uçuşurken bizi dondurmalarını yalayarak izleyen insanlar ve sonradan babamı başkalarına benzeten insanlar gibi.

Bundan sonraki adım ana karakterin yaşına karar vermekti. Öyküye zaman atamak dışında yazarın vermesi gereken en önemli karar ana karaktere uygun yaşı seçmektir. Bir zaman çizelgesi düşünün, bu çizelgenin başlangıcını doğum, sonunu da ölüm olarak tanımlayın, hayatımızdaki belli başlı önemli noktaların da işaretlenmiş olduğunu düşünün. Bu önemli noktaları belirleyen birkaç faktör vardır. Bunlar fiziksel, psikolojik, sosyolojik, biyolojik, entelektüel etmenler olabilir. Bunlar çok sağlam noktalar olmamakla beraber ortalama olarak kabul edilebilir etmenlerdir. Bazı zamanlarda değişimlerle karşı karşıya kalırız. İdeal olarak, kısa bir öyküde kahraman geçiş dönemi içindedir. Eğer karakterinizi sosyolojik ya da geleneksel bir geçiş dönemi içinde uyumlu bir şekilde yaratabilirseniz, karakterinizin içinde bulunduğu ikilemi daha güçlü yansıtabilirsiniz. Bu yüzden ana karakterinizin yaşı önemlidir. Sonuç olarak geçirdiğimiz değişimler kendimizi inşamızdır, tabii ki kültürel, sosyolojik ve biyolojik etmenler de önemli bir rol oynar bu değişimde. Bunları karakterinizle bağdaştırabilirseniz, öykünüz uygun bir zamanda uygun bir değişim süreci içinde gelişebilir. Yoksa geçiş sürecini çarpıtabilirsiniz. Mesela cinsel farkındalığın dokuz on yaşlarında oluşması uygun değildir, bu yüzden karmaşık ve çarpık bir geçiş ânı olabilir.

Bazı temel geçiş dönemleri şöyle sıralanabilir: Üç-dört yaş; ilk anılarınız. Hayatınıza sahip olmaya ve onu benimsemeye başladığınız ilk yaşlar –ki bana göre çok önemli bir süreç– beş yaş; sosyal olarak değişmeye başladığınız süreç. Artık okula giden bir çocuk olursunuz. Sekiz yaş; eğer çocuklarınız benimki gibiyse ve siz de arabayı benim kullandığım gibi kullanıyorsanız, çocuklarınız sizi arabayı hızlı kullandığınız için kuralları çiğnemekle suçlayabilir ve böyle bir şeyi yapanın siz olduğunuza inanamazlar. Arabanızdaki küçük polislere dönüşürler. William Faulkner’ın “Barn Burning” öyküsünde bu yaş işlenir. Ana karakter olan çocuk sekiz-dokuz yaşlarındadır. Erkek kardeşi on iki ve öbür kardeşi beş yaşındadır. Hikâye onun hikâyesidir çünkü öyle bir dönemdedir ki, ya ailesinin yaşamına bağlı kalıp çiftliklerini yakacak, başka bir yere kaçarak yakalanacak ve bir şekilde olaydan sıyrılacaktır ya da çiftliklerini babasının yaktığını söyleyip babasına karşı bir duruş sergileyecektir. Onun için bu inanılmaz çelişkili bir andır, çünkü hem yasalara göre hem de ailesine göre neyin doğru olduğunu bilir ve yasalarla ailesinin çeliştiğinin de farkındadır. Beş yaşındaki kardeşi bu durumu umursamaz, on iki yaşındaki abisi ise o çizgiyi çoktan aşmıştır. Bu hikâye ancak sekiz-dokuz yaşlarındaki bir çocuğun hikâyesi olabilir. Bir geçiş dönemi –sosyal, bilişsel, vb.– hikâyeniz için çok önemlidir.

Bunu bir de şu şöyle açıklamaya çalışayım. Eğer birine, “Bu öykü annesiyle yaşayan birini anlatıyor,” derseniz, siz o karakterin yaşını söyleyene kadar çelişkili bir durum ortaya çıkmaz. On yaşında; “tabii annesiyle yaşayacak”. On beş yaşında; “annesiyle yaşaması doğal bir şey.” Yirmi bir yaşında; “üniversiteye gittiğinde taşınır”. Otuz beş yaşında; “annesinin yanından taşınmak zorunda”. Yetmiş beş yaşında; “ bu adamla ya da annesiyle ilgili yanlış gitmiş bir şeyler olmuş olmalı ya da ikisinde de bir problem var”

Hangi yaş bir öyküde en bağlayıcı yaş olabilir? Diyelim ki hamile kalmakla ilgili endişeleri olan bir kadın hakkında bir öykü yazmak istiyorsunuz. Bu kadın otuz yaşındaysa, kabul edilebilir. Otuz beş yaşındaysa; yine kabul edilebilir. Peki, kırk bir yaşındaysa? O zaman onun için endişelenebilirim. Bu noktada yaşından dolayı baskıyı artırmış olursunuz.

Bir karakterin zamanla gelişimini düşünün. Bu karakterle ilgili muhtemelen bir tane öykü yazacaksınız. Bu yüzden onu doğru geçiş döneminde yakaladığınızdan emin olun.

Belki de her öykü yetişkinliğe geçiş öyküsü olmalıdır, bunlarda her zaman diğer aşamaya geçmenin ne kadar zor olduğu anlatılır. En çok karşı karşıya geldiğimiz olgunlaşma hikâyeleri ergenlikle ilgilidir. En iyileri ise karakterin kendine pişmanlık, korku içinde bir yol bulma çabası içinde olduğu hikâyelerdir. Çünkü yolun öbür tarafına geçtiğinizde neyi bilmek isteyip istemediğinizin farkına varırsınız (bana göre bu da Hemingway’in öykülerindeki kilit noktadır. Adam direnir: “Hayır bunu bilmek istemiyorum.”) Hiçbir zaman bilmezlikten gelemezsiniz. Geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmişsinizdir.

antonya nelson

Benim örneğime gelecek olursak: Hikâyedeki baba karakterimin orta yaşlarda ve aynı benim babam gibi ateist olmasına karar verdim. Kasırgadan sonra, insanlar şunu söyleyip duruyorlardı: “Çok şanslıymışsınız, ne kadar şanslıymışsınız.” Babamın cevabı da, “O kadar boş arabanın içerisinde, bizim arabamızın seçilmiş olmasının neresi şanslı?” olurdu. Bana göre ilginç olan ise arabalarla dolu bir park alanından bizim arabamızın “seçilip” ters döndürülüp neredeyse parçalanacak hale gelmesinin bir ateist için sorgulanacak bir durum olmasıydı. Uzun yıllar boyunca kendince bir öz ve inanç bilinci oluşturmuş orta yaşlı bir baba karakteri için bu olay düşüncelerini, “belki de tanrı vardır, belki bilinmez, tanımlanamaz biridir” şeklinde sorgulama derecesine getirmiştir. Hayatını değiştirme vakti mi gelmişti? Bana göre bu, karakteri bir adım ileriye taşıyacak olaydı.

Bu noktada dersin sekizinci haftasındaydık. Ben de öğrencilerime ellerindeki en yeni taslağa dünyaca bilinen bir olay eklemelerini istedim. Dünyadan bir olayın da öykülerine dahil olması gerekiyordu. Karakterleri bir cadılar bayramı kutlamasına göndermek kadar basit ya da Katrina kasırgasından sonra şehri boşaltılmasının anlatıldığı karmaşık bir olay da olabilirdi. Öykülerine böyle bir olayı dahil etmelerini karakterlerinin genel akış dışındaki bir etkiyle savaşını görmeleri için istedim. Dünyaca bilinen bir olay hikâyeye girdiğinde, akışta yeni bir heyecan uyandırır. Bazen benim çalışmalarım da çok dar görüşlü, dışarıdaki dünyadan kopuk, kendi içinde münferit olmakla eleştirilir. Ben de kendimi sınamak için hikayeme 11 Eylül olayını katmaya karar verdim. Bizim yaşadığımız kasırga da aynı sene Eylül’de olmuştu, bu yüzden bu karar da doğaldı. Kasırga diyelim ki 5 Eylül’de gerçekleşti ve Dünya Ticaret Merkezi de 11 Eylül’de saldırıya uğradı. Bunun hikâyeyi yönlendirmede nasıl bir yararı olabilirdi? Henüz hikâyeyi yazmadım, bu düşündüğüm nazari; ama din uğruna Amerika’ya yapılmış bir saldırının tanrıya inanmayan bir adamı nasıl etkileyebileceğini düşünmek ilgi çekici olur diye düşündüm. İnancın gücü nedir? Eğer 11 Eylül olayını öykümde yazsaydım bu üzerinde düşünebileceğim ve tartışabileceğim bir konu olurdu; bu olay fazla çarpıcıysa da hikâyemi 11 Eylül’ün bir yıldönümüne denk getirebilirdim. Öğrencilerimin de en çok zorlandıkları ve karşı koymaya çalıştıkları aşama burası oldu. Herkes çok başarılı olamasa da çoğunlukla güzel taslaklar elde edebildik.

Daha sonra onlardan hikâyelerini benim “ikilem” adını verdiğim elementlere bölmelerini istedim. Bana lisede öğrettikleri gibi geleneksel ikilemleri içeren kısa hikâyeleri düşünmeyi bıraktım. Lisede bunun anlatımı şu şekilde olurdu: insan insana karşı, insan doğaya karşı ya da insan kendisine karşı. Bir yazar olarak çatışmaları bu şekilde düşünmek bana hiç yararlı gelmemiştir. Bana göre yararlı olan şey, bir çeşit enerjiyle beraber ortaya çıkan zıt kuvvetlerin belirlenmesidir. Çelişki, bence budur. Flannery O’Connor’ın “A Good Man Is Hard to Find” öyküsündeki çok somut bir İncil anlayışı olan Misfit ve İncil’in öğretilerine bağlı olan anneanne arasındaki ilişki gibi. Bir tarafta boş gökyüzü öbür tarafta ise karakter tarafından işgal edilmiş yeryüzü. Bir tarafta şiddet diğer tarafta pasiflik, doğru-yanlış, İsa ve iblis, yaşayan ve ölü, vefakârlık ve vefasızlık... Öyküdeki heyecanı, enerjiyi ve ikiliği yaratan zıt kuvvetler bu kavramlar. Ben de öğrencilerime öykülerine bu ikilemleri doğru şekilde kattıklarından emin olmalarını istediğimi söyledim. Bir tarafı temin ettikten sonra öbür tarafı da olaya kattıklarından emin olmaları gerekiyordu. Eğer aralarında bir boşluk olursa hikâyedeki gereken enerji oluşamazdı. Gerilimin oluşması için iki tarafa da ihtiyaç vardır.

Öğrencilerimin bir sonraki görevi lise ve ortaokulda Freytag Piramidi adı altında öğrendiğimiz hikâye çizelgesi oluşturmaktı. Benim tecrübelerime göre hikâye çizelgesinin romanın kurgusuyla değil de yazarın heyecanını ayakta tutma ve hikayeyi sürekli kılma becerisiyle ilgili olduğunu da vurgulamak isterim. Bunun bir örneği James Baldwin’in Sonny’s Blues adlı iki senelik bir zaman dilimini anlatan ancak fark edilebilir bir konusu olmayan eserinde görülebilir. Sonny’s Blues, anıların, olayların, tesadüflerin bir araya geldiği bir seri ancak konusu ya da konu diyebileceğimiz bir şey yok. Buna rağmen okurun kitaba olan ilgisi Baldwin’in hikâyeyi ustalıkla şekillendirmesi sayesinde giderek büyür ve yükselir. İlk önce hikâyeyi müzik temasıyla şekillendirir. Hikâye boyunca müziği takip ederseniz, anlatıcının öğretmenlik yaptığı okulun merdivenlerinde bir çocuğun ıslık çaldığını duymasıyla başlar. Bunu yapmak kulağa basit geldiği gibi bir o kadar da çetrefildir. Müziğin geçtiği diğer durum anlatıcının oturduğu bardaki müzik kutusundan melodilerin duyulmasıdır. Bundan sonra anlatıcı geçmişte babası çalarken duyduğu bir müzikten bahseder, daha sonra da erkek kardeşi Sonny’nin çaldığı piyanoyu savaşta olduğu için dinleyemediğini anlatır. Bir sonraki örnek, sokak müzisyenlerinin doğaçlama yaparak insanları eğlendirdiğini gördüğü ama aralarında mesafe olduğu için müziği çok net duyamadığını anlattığı andır. En son olarak da Sonny’yi bir grupla oturduğu barda doğaçlama çalarken dinlediğini anlatır. Hikâyenin öylesine birinin ince bir ıslık çalmasıyla başlayıp sonunda bir caz orkestrasının muhteşem performansına dönüşerek bitmesi yazar tarafından bilerek hikâyeyi hızlandırmak ve yükseltmek için yapılmış bir kurgudur. Bu, olay örgüsünün tamamlanmasının yollarından biridir. Daha birçok örnek verilebilir ama ben sadece birinden daha bahsedeceğim; o da yine Sonny’s Blues’dan Sonny’nin kendisi. Hikâye, anlatıcı metroda giderken, gazetede kardeşi hakkında bir yazı okurken başlar. Buradan aralarının ne kadar mesafeli olduğunu anlayabiliriz. Daha sonra yolda Sonny’nin arkadaşlarından birine rastlar, bunun Sonny ile gerçek bir ilişkisi olmasa da bir bağlantısı olduğunu söyleyebiliriz. Bundan sonra Sonny anlatıcıya bir mektup yazar, sonra Sonny hapisten çıkar, daha sonraki anlar geçmişten anlatılır. Bundan sonraki durumda Sonny ve anlatıcı bir araya gelir; Sonny camdan dışarı bakarak dışarıdaki hırsı görmenin ne kadar berbat bir şey olduğunu söyler. Yine de kardeşler hikâyenin bitmesi için yeterli yakınlıkta değillerdir. Son olarak anlatıcı barda otururken Sonny’nin müziğini ilk defa tam olarak dinleyebildiğini fark eder. Baldwin burada hikâyede bir konu olmamasına rağmen okuyucunun öyküsel kurgusunu anlama kabiliyetine güveniyor. Burada kurgunun şekillenmesinin bağlı olduğu şeyin, hikâyede bir örgü olmasının önemine vurgu yapmak gerekiyor. Bu şekilde öykü anlam yaratabilir, anlamı vurgulayıp, kuvvetlendirebilir. Okurda bu etki gizlice verilmelidir, yoksa ikna olamaz. Ben de öğrencilerimden, geleneksel bir hikâye örgüsünün yanı sıra bu tarz bir kurgunun en az üç sahnede olmasını istedim.

Öğrencilerim daha önceden Donald Barthelme ve George Saunders ve John Cheever’ın “Yüzücü”sünü okumuştu. Neler olacağını görmek için hikâyelerinde çılgın bir şeyler denemelerini istedim. Hikâye başka bir ağızdan yazılsa daha mı iyi olurdu? Şimdiki zamanda yazılsa mı daha iyi olurdu? Acaba ters kronolojik sırayla yazılsa mı daha iyi olurdu? Bir köpek mi anlatsa daha iyi olurdu? Çılgın bir şeyler yapın ve bakalım içinizde öykünüzle ilgili bir şey kalmış mı görelim dedim. Sihirli bir şeyler olmasını sağlayın, acayip olsun. Okuduğum yüz öyküden yalnızca birinde böyle kurnazca hareketler yapılıyor, bu yüzden böyle bir şey istemenin bu ders için uygun olacağını düşündüm. Sadece bir öğrenci düz geleneksel öyküsünden gerçeküstü ya da çarpık bir şeyler çıkararak bundan faydalanabildi. Fırtınalı bir günde bir hayvan mağazasında herkesin açlıktan kafayı yiyerek karakterlerin hayvanlardan daha az duyarlı hale geldiği bir öykü yazmış. Onun için harika bir şey bu. Geriye kalan bizler için pek de iyi yürümedi. Mesela benim öykümü anne karnındaki kardeş açısından yazsam nasıl yararı olabilirdi? Kardeşim (karakterimin doğacak kızı) kasırga sırasında neyi deneyimliyordu? İlgi uyandırabilecek bir şey olurdu ama öykünün gerçekçi söylemine uygun olmazdı.

Son olarak, dersin son gününde öykülerini topladım. Defalarca düzeltilmiş bu öyküleri okuma zevki öğretmenlik deneyimimde bir ilkti. Yazarlar ve ben sahneleri ve anekdotları meydana getirenin bizler olduğunu biliyorduk. Öyküyü işleme ve şekillendirme yolları etkileyiciydi. Hepsi uzun ömürlü ve düşünmeye iten hikâyelerdi. Tabii ki her zaman yapılacak daha fazla iş vardır. Bunun önemi bana yüksek lisansta öğretilmemişti. Her zaman bir atölyede eğitim vermeyi geriye dönüp uzun bir süre boyunca bir öykü yazmaya çalışmaya tercih ederdim. Eğer yazdığınız şeye gerçekten yatırım yapmaz, üzerinde çalışmazsanız okuyucu da ona değer vermez. Bazen bir öykü okurken bir noktada kendimi hikâyeden kopmuş hissederim, o noktada yazarın bir risk altında olduğunu anlarım ve bu gerçekten bir fark yaratır. Ben de öğrencilerimin risk altında olmasını istedim. Öğrencilerimin edindiklerini umarım siz de bu yazıyı okurken deneyimlersiniz. Okuduğunuz çalışma dikkatinizi çeker ve siz de anlamlı ve yararlı bir şeyler bularak kendi çalışmanızı yenileme fırsatı bulursunuz.

Çeviren: Duygu Yalınkılınç

(Tinhouse.com)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR