Kısa Öykü ve “Bilmemenin Gücü”

Kısa Öykü ve “Bilmemenin Gücü”


Twitter'da Paylaş
0

Daha önce bir kurmaca metnin yalnızca uzunluğu baz alınarak öykü olarak tanımlanamayacağını belirttim. Ancak daha da önemlisi, uzunluğu ne olursa olsun, öykü asla kısaltılmış bir yazı parçası olmamalı. İyi bir kısa öykü söylenmemiş çok şey bırakır.

Öyküye benzer metinler yazmaya üniversitedeyken başladım ama Stand’de bir öykü yayımlatmam yıllar sonrasını buldu, öykü kitabım Back at the Spike ise ondan yıllar sonra yayımlandı; önceleri Ryburn olan, sonra Keele Üniversitesi Yayınları’na dönüşen, son olarak da Edinburg Üniversitesi Yayınları olan yayıncı bu kitaptan kurtulmaya can atıyordu ve kısa süre sonra kitabın baskısının tükendiğini duyurdu. Bu tür yayıncıların güvenilmez bulduğum cesaretlendirmeleri olsun ya da olmasın, yalnızca şiir değil, öykü yazmaya da devam etmeliydim. Bloodaxe Books 1970’lerin sonunda, Comma Press ise 2003’te piyasaya girdiğinde, Neil Astley benden şiir, Ra Page de öykü istediğinde oldukça şanslı olduğumu düşündüm, o zamandan beri onlarlayım, her ikisinden de inanılmaz destek gördüm ve onların yazarları arasında yer almaktan ötürü mutluyum.

Öykünün ne olduğuna dair bir fikir birliği olmasa da onu görür görmez tanırız. Çok kısa olabilecekleri gibi oldukça uzun düzyazı metinler de bu tanıma uyabilir. Başı, ortası ve sonu olması gerektiği ya da istenilen bir sonda bitmesi (ya da başlaması) gerektiğini söylemek anlamsız. Böyle olabilirler. Ama böyle olmayabilirler de. Ben bu türü her defasında yeniden icat ederim – ki bununla inanılmaz derecede yaratıcı olduğumu kastetmiyorum, demek istediğim daha çok, öyküyü en son nasıl kurabildiğimi hatırlayamamam. Ya da, daha doğrusu, en son bunu hangi yoldan başardığımın bu kez bana nasıl bir katkısı olacağını anlayamamam. Bu beni gerçekten düşündürür ve elimde yeterli kaynak yokmuş gibi hissederim. Şimdi, bu bir yere kadar her iki türde de çokça yazmış olmaya yarayabilir, hatta yaramalıdır da. Elinizde bazı seçenekler vardır. Ama siz, önünüzdeki metnin şimdiye kadar yazdığınız metinlerden tamamen farklı olduğu düşüncesinden yola çıkmalısınız ve bu düşünce “bilmeme hissini” de beraberinde getiriyorsa, yani nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, kendi deneyimlerime göre, bu iyi bir şeydir. Tabii ki bu his ne sonsuza dek sürmeli ne de tamamen kabiliyetsiz olduğunuz fikrine dönüşmeli – ama bir şaşkınlık ya da daha ziyade bir kaybolmuşluk hissi, bir metne başlamak için A, B ve C stratejisinin işe yarayacağı inancına kıyasla çok daha büyük bir olasılıkla daha çok işe yarayacaktır. Bununla birlikte, şiiri ya da düzyazı metni nasıl kuracağınıza bir bakışta karar vermenin sevinç yerine gözyaşıyla son bulma olasılığı çok daha yüksektir.

david constantine

Sanırım ben ilk aşkı şiir olan birisinin yazacağı türde öyküler yazıyorum. Başlarken, hatta daha başlamadan önce, ne şiir ne de öykü söz dinler. Buna hemen o anda karar veremem, bu sabah, bu akşam, birini ya da öbürünü yazarım. Benim emrimde değillerdir. Bunun çok sıra dışı olduğunu sanmıyorum. Bunun aksine kimi yazarlar tanıyorum ki şiir onları çağırıyor, onlara emir veriyor. Bu açıdan “çağrıya açık” olmak, yazarın olmazsa olmaz erdemlerindendir. Ama çağrıya fazla açık olmak da iyi değildir. Fazla dayatmanın yazarı yanlış yönlendirdiği ya da apaçık yanlış olduğu sonunda ortaya çıkar. Bu yüzden dikkatinizi vermeli, açık, istekli ve müsait olmalısınız – ama eleştirel bakışı kaybetmeden. Çok sık olmasa da –bir antoloji için ya da toplumsal bir olaya atfen– benden öykü ya da şiir yazmam istendi, ben de yazdım, çünkü aslında bu isteğin kendisi, benim o konuya değinme arzuma (ve becerime) hitap etmişti. Ve benden bir şey yazmamın istenmesiyle aslında belki zaten yapmakta olduğum şey –bir öykünün ve şiirin “bana gelme” olasılığı ortaya çıkıncaya kadar beklemek– daha aleni hale geldi. Şiir ve öykü farklı türlerdir, her birinin kendine özgü kaynakları vardır, ben de şimdi öyküye odaklanacağım. Ancak aralarda öykünün gerektirdiklerini şiirle karşılaştırmak da bu türdeki çalışma biçimimi daha iyi ifade etmemi sağlayacak.

Ben bir öyküye somut bir imge ya da durum beni harekete geçirdiği, zorladığı ya da rahatsız ettiği için başlarım.

Carlos Williams’ın şiir yazımıyla ilgili –“fikirler olmadan şeylerin kendisine”– sözüne uyarım ve öykü yazarken bunu aynen uygularım. Benim öykülerim sözcüğün “görülebilir bir şey”i, bir imgeyi ifade eden temel anlamına inmediğimiz müddetçe asla bir “fikir”le başlamaz. Ama o zaman bile öbür duyuların dahil olmasını isterim. Öykülerim bir açılış cümlesi olasılığını yakaladığımı düşündüğüm gerçek ya da hayali, belirli ve oldukça somut durumlardan çıkar. (Yayımlanmış her öykümün başlangıç noktasının neresi olduğunu gösterebilirim ama göstermemeyi tercih ederim.) Bir tezi kanıtlamak ya da çürütmek, bir argümanı desteklemek ya da yıkmak, bir düşünceyi ya da ideolojiyi ilerletmek ya da geriletmek için yazmam. Bu tür yazıları oldukça fazla yazıyorum ve bunun öykü (ve şiir) yazmanın nasıl da tam zıddı olduğunun farkındayım.

Ben bir öyküye somut bir imge ya da durum beni harekete geçirdiği, zorladığı ya da rahatsız ettiği için başlarım. Ve başladığımda ne yöne gittiğimi bilmem. Önceden bütün ayrıntıları bulup çıkaran, ne yöne gideceklerinden emin oluncaya dek öyküye başlamayan yazarlar tanıdım. Ama benim sürecim böyle değil. Her yeni öyküde cümle cümle kendi yolunu bulanlardanım. Hikâyeyi ve içindeki bir ya da daha fazla karakteri anlatabilmek için somut bir imgenin yanı sıra bir sese, bir ses tonuna ihtiyacım olur. Şanslıysam bu sesi ilkin bir ritim olarak duyarım, bir vurgu, bir aksan olarak belki, sonra şansım yaver giderse o sesin anlatıcı ya da karakter olarak söyleyebileceği bazı sözcükleri, bir iki cümleyi duyabilirim. Ancak o zaman riski göze alıp bir başlangıç yapabilirim. Daha demin cümle cümle yolumu nasıl bulduğumdan bahsettim; o belirli sesten daha fazla sözcük yakalayabilmek için onu dinlediğimi de eklemeliyim. O sesi kaybettiğimde, onu yeterince yakından dinleyemediğimde ve gerçek sesin, hikâyeye uyacak tek sesin kaçıp gitmesine izin verdiğimde kendi yolumu da kaybetmiş olurum. Kastettiğim mistik ya da gizemli bir süreç değil. Ben ona dikkat kesildiğim sürece hikâyenin bana açılacağına dair hissiyatımdan ileri geliyor.

Bu, öykü yazan şairlerin en yaygın özelliğidir (ya da beğenmediyseniz zayıflığı): Kullandıkları dil dikkati kendi üzerine çeker.

Çoğunlukla şiir yazan bir yazar, öykü yazarken dili yalnızca bir amaca ulaşma aracı olarak kullanmak istemeyebilir, o amaç ne kadar doğru, uygun ve gerekli olursa olsun. Lirik sese epikten daha alışkın olan böyle bir yazar, yalnızca olay örgüsünü ilerletmeye yarayacak cümleler yazmayı anlamsız bir şekilde zor ve yorucu bulabilir – örneğin bir karakteri bir koridordan yürütmek, aşağı inince sola döndürmek, onu sağdaki üçüncü kapıdan sokmak ve Alice Harikalar Diyarında’nın bir kopyasını CEO’nun devasa büyüklükteki masasına bıraktırmak. Yaşam boyu süren, doğru sözcükleri doğru sırada, yalnızca oturaklı ritimde bulma saplantısı, A noktasından B noktasına varmak için sözcükleri kullanmak söz konusu olduğunda sizi etkisiz hale getirebilir. Bu, öykü yazan şairlerin en yaygın özelliğidir (ya da beğenmediyseniz zayıflığı): Kullandıkları dil dikkati kendi üzerine çeker.

Kendimi savunmak adına diyebilirim ki kurgu ideal olarak tam da cümleleri kurarken yapılır ya da ortaya çıkar. Bir metnin bütün canlılık duygusu, yani okuru saran şey, dilin kendi özgün ritmine doğru ilerleyişiyle sağlanır. Öykü yazan hiçbir şairin, iyi ve gerekli bir amaç olan hikâye anlatma uğruna bile kendi dilini aşağı çekmeye gönlü razı olmaz. Bu düşünüş olay örgüsü, mesele ve kronolojik ilerleme gibi daha büyük unsurların nasıl ele alınacağını etkileyebilecek ve hatta onu büyük ölçüde belirleyecektir. Epik eserlerin doğal ilerleyişi kronolojiktir, olayları sırayla anlatır (biliyorum, bu da alaşağı edilebilir). Fakat lirik eserlerin çoğu, yatay hareket etmeyi veya bazen bir müzikal ritardando ile hareket etmeyi ya da bir çeşit eşzamanlılıkta durarak ilerlememeyi tercih eder; görüntüler askıya alınır, yüzer ve kısa bir süreliğine bir arada var olurlar. Bunlar yalnızca olasılıklar ve değişen önemdeki konulardır. Uygulamaya geçip de bir hikâye anlatmaya başladığınızda epik baskın olmalıdır fakat liriğin karakteri ve stratejisi de önemli ölçüde işe dahil olabilir. Öykü böylesine akışkan bir form olduğundan buna izin verir.

Hikâye bir açılım başlatana kadar uzar; uzaması gerektiği kadar uzar, o noktadan çok önce durursa başarısız olur. Hikâye sonlandığında okurun bilincinde devam etmelidir. Kısaltılmış bir öykü bunu yapmaz.

Daha önce bir kurmaca metnin yalnızca uzunluğu baz alınarak öykü olarak tanımlanamayacağını belirttim. Ancak daha da önemlisi, uzunluğu ne olursa olsun, öykü asla kısaltılmış bir yazı parçası olmamalı. İyi bir kısa öykü söylenmemiş çok şey bırakır (yazının devamına bakın) fakat öyküyü kısaltırsanız okuru bu söylenmemiş şeyleri ortaya çıkaracak ipuçlarından yoksun bırakırsınız. Hikâye bir açılım başlatana kadar uzar; uzaması gerektiği kadar uzar, o noktadan çok önce durursa başarısız olur. Hikâye sonlandığında okurun bilincinde devam etmelidir. Kısaltılmış bir öykü bunu yapmaz. Çok savunulan ve olması için peşinden koşulan bir “kapanış” hayatta ne mümkündür ne de istenen bir şeydir, bu yüzden kurmacada ve şiirde de olamaz. Kapanış hayatta da, yazıda da yanlış bir hedeftir.

david constantineTabii ki insanlar bazı şeyleri, özellikle kötü şeyleri atlatabilmeyi ister, hatta buna ihtiyaç duyar. Kendilerine ait diyebilecekleri bir yaşam sürmek, bunun tadını çıkarmak ve yaşamaya devam etmek isterler. Ama bir son mümkün olsa bile bu noktada bir faydası olamaz. Böyle yapabileceğini öne süren, bunu yapabilecekmiş gibi davranan herhangi bir kurmaca metin ya da şiir de buna katkı sağlayamaz. Öykü eğer biterken başka bir yaşamın olasılıklarını da beraberinde açıyorsa bunu sağlayabilir. Böyle bir “açılım”ın kendisi umut vericidir ve kurgu sona ererken hâlâ süren ve gelişen çıkarımlarla öyküdeki diğer unsurlara karşı gelebilir, hatta onları geçersiz kılabilir. Bu şekilde, daha çok hayattaki devam eden ve gelişen olasılıklarla canlanan bir zihnin daha donanımlı, kuvvetli ve harekete geçmeye hazır hale geldiğine inanıyorum. Yani: Kapanış yok. Ve bu söze uygun olarak, burada ve şimdi, aniden bitirmeli, kalanı söylenmemiş olarak bırakmalıyım.

(Kaynak: Thresholds)

İngilizceden çeviren: Öznur Yalgın


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR