Kişisel Gelişimden Toplumsal Gerilemeye
31 Mart 2019 Kültür Sanat

Kişisel Gelişimden Toplumsal Gerilemeye


Twitter'da Paylaş
0

Farz edelim ki, demokrat bir iktidar tarafından biçimlendirilen hukuk düzeni demokratlığı sayesinde faşist bir yönetimin iktidara gelmesine sebep oldu...

Her şey değişim için.

Matta 21:22 “İmanla dua ettiğiniz takdirde dilediğiniz her şeyi alacaksınız,” der.

Rhonda Byrne tarafından yazılan ve 2006 yılında yayımlanmasıyla birlikte türünün en tanınan örneklerinden biri hâline gelen “Sır” isimli kitabın temelinde benzer bir önerme yer alır, “Yeterince istediğin takdirde evren bütün dileklerini gerçekleştirir.” 

Peki ama İncil’in yüzlerce yıl önce deklare ettiği aynı önerme karşısında Rhonda Byrne farklı ne söylemiş olabilir ki, Sır isimli kitabı dünya çapında yirmi milyondan fazla satmıştır?

Asıl sır, insan ruhunu ticari bir meta haline getirmekte saklı olsa gerek.

Ama yine de, “Hiçbir şey insanı bir aptalın aklından geçenlerden daha fazla düşünmeye sevk edemez.”1

Başlangıçta söz vardı.

Kelimeler, insanlar arasındaki iletişimi sağlamanın yanı sıra içsel dilden gelen verinin bazı temsiller vasıtasıyla zihinde imgelere dönüşmesini sağlarlar. Ne var ki, kelime ve temsil ettiği “şey” arasındaki ilişki her zaman aynı kalmaz. İnsanın kesinlik ihtiyacına rağmen,

“Dil ve düşünce temsil kuramını sistematik bir biçimde ihlal eder.”2

Bir kez zuhur ettikten sonra imgenin sahip olduğu bu dönüşme imkânı –imgenin kendisinden doğduğu- düşünceyi ve dili dinamik hale getirir. Ve dinamizm, yapısı itibariyle “değişmez erk” olan otoritenin devamlılığına sekte vurur– varlığı itaate bağımlı olan otorite dış dünyadaki değişime rağmen düşünce ve dilin sabit kalmasını arzular.

 “Tüm Nazi veya Faşist okul kitaplarında zayıflatılmış bir söz dağarcığı ve olabildiğince basit kelimeler kullanılır. Böylelikle eleştirel bir muhakeme için gerekli olan vasıtalar sınırlandırılmış olur.”3

Toplumun söz dağarcığının eğitimin ilk yıllarında otorite tarafından bilinçli olarak kısıtlanması, bireylerin değişen olgular karşısında bu değişime ayak uyduramamasına ve zaman içinde –dilin kısıtlı kullanımı sebebiyle– düşüncenin kendini yinelemesine sebep olur.

Düşünmek yaratmaksa, düşüncenin kendisini yinelemesi halinde bahsedeceğimiz yaratmak değil üretmek olacaktır. Nitekim eş kopyaların üretimine dayanan bu makineleşmiş bant işçiliği farklılık gerektirmeyen rutinler sayesinde insanın muhakeme kabiliyetinin körelmesine yol açar. Başkaca etmenleri göz ardı ederek basit bir sebep-sonuç ilişkisi kurmak gerekirse, değişen olaylar ve olgulara rağmen “düşünmeyen” insan muhakeme kabiliyetini kullanamaz, temel gereksinimler haricinde iletişim kuramaz, en basit olaylar karşısında bile kendisini ifade edemez. Geriye sadece yemek yemek, üremek ve dışkılamak gibi hayvan olmanın doğasından kaynaklanan temel davranışlar kalır. Her davranışın öngörülebilir ve dolayısıyla engellenebilir olduğu bir ortam, görünürde her şeyi kontrolü altında tutmayı arzulayan otorite için ütopyadır.  Ne var ki, “şeyler” mükemmelliğe ulaştıkları noktada doyum sağlamazlar. Dolayısıyla otorite hem beynini yaşamsal faaliyetler haricinde kullanabileceğinin farkında olmayan bu organik makineleri bilinçli uygulamalarıyla “çoğunluk” haline getirir hem de o çoğunluğun içerisinde çatışma yaratacak “tekil birimlerin” oluşmasına imkân tanır.

Çatışma harekettir. Düşünmeyen, sorgulamayan, her halükârda kendisinden isteneni yerine getiren “ideal” toplum, varlığı itaate bağımlı otorite için arzulanabilir olmaktan uzak hâle geldiğinde “tekil birimlerin” devamlılığını sağlayacak yer değiştirmeler devreye girer.  

Söz Tanrıyla birlikteydi.

Otorite, muhakeme yetisini en aza indirgemek ve kendi varlığını devam ettirebilmek için üç kaynağa başvurur: Din. Hukuk. Ekonomi.

Döngüselliği kendisine temel almayan ve statik hale gelen her tür inanış kendi kökeninin sorgulanmasını yasaklar. Nasıl ki bir kelimenin sürekli tekrarlanması o kelimenin anlamını yitirmesine sebep olur, inanç ve uygulamaların muhakeme yasağı sebebiyle düşünmeksizin tekrarı bir süreden sonra anlam kaybına yol açar. Bu noktadan sonra dinin devamlılığını sağlayan yegâne unsurun “korku” olduğunu söylemek mümkün. Zihindeki korku öylesine gerçektir ki, sevgi temelli olduğunu iddia eden dinlerin tamamı, kendi meşruiyetlerini insan bedeni üzerinde gösterdikleri tahakkümle kazanırlar. İnsan doğasının sahtekârlığıdır ki, bütün ritüeller cennete gitmek için gerçekleştiriliyor olmasına rağmen özellikle “kendisini eğitimli kabul eden” kesimde “oruç tutmanın sağlığa faydaları,” benzerinden beylik sözler işitilir. Aslında yer değiştirmelerin devreye girdiği noktanın burası olduğunu söyleyebiliriz. Benzer ritüellere sahip bir başka inanç, sadece çok daha esnek ve kişinin bilgisizliği dolayısıyla çok daha makul görüldüğü için büyük oranda hatalı bilgilerle benimsenmeye başlanır. Kişi, özgür irade ve kader kavramları arasındaki çelişkili durumu kendisinden aşağıda gördüğü çoğunluğa bırakmış ancak aynı muhakeme yoksunluğuyla benzer nitelikte çelişki taşımalarına rağmen “reenkarnasyon,” ve “karma,” gibi başka kavramlara sarılmıştır. Tekil birimler açısından geçerli olan ve kişiler fark etmese bile otorite tarafından desteklenen bu yer değiştirmeler, aynen kendisinden öncekiler gibi muhakeme yetisinin en aza indirgenmesine hizmet eder.  (Günah değil karmik yük. Rahip, haham, imam değil guru veya bilge. Tanrı, Rab, Allah değil Source. Nefs, can, ruh değil spirit veya soul. Melek değil Metatron, cehennem değil karma.) 

Tek hücrelilikten çok hücreliliğe geçiş evrimin nimetlerinden biriyse tek yaşamlıların çok yaşamlılığa geçişi de ekonominin nimetlerinden biridir. Enkarnasyonun keşfiyle birlikte yaşamakta olduğu dünyanın kutsal kitaplarda anlatılan cehennemim ta kendisi olabileceğini gören insan, tekrar bu dünyaya gelmemek için karmasını temizleme uğraşına girer.

Hep kirlidir çünkü insan varlığı. İşe yaramazdır, bu dünyaya geldiyse muhakkak temizlenmesi gerekir.

Ölmekten korkar ancak tekrar doğmamak için kolları sıvar.

Psikoterapi, dizim çalışmaları, yoga, dengeli beslenme gibi “kendini tanımaya” ve “iyi” yaşamaya hizmet ettiği iddiasında olan birçok uygulamanın hedef kitlesini bu yüzden bu tekil birimler oluşturur. Durum böyleyken kişisel gelişim endüstrisinin yıllık on milyar dolarlık işlem hacmine ulaşması boşuna değil. Çığırından çıkmış maddiyat arzusu, çökmeye yüz tutmuş maneviyat, kişiliği kısa yoldan geliştirme merakı, tüketim dürtüsü ve doyumsuzluk. Çok bilinenli bu denklemin girdileri ne kadar artarsa çıktıları da o kadar artar. Ancak tek bir insan dahi çıkıp, Geçmiş ve geleceğin olmadığını, her şeyin aynı “anda” yaşandığını söyleyen bu öğretilerin aynı zamanda nasıl olup da geçmiş yaşamlardan ve karmadan bahsedebildiğini sorgulamaz. 

“Kişisel gelişim önerileri çağın önceliklerini ve inançlarını yansıtma eğilimindedir. Teknolojik gelişmelerin hiç durmaksızın devam ettiği çağımızda arzulayarak düşünmek, kişisel optimizasyonun zor doktrinine cevap verir. Kişisel gelişim gurularının illa ki yılan yağı satan şarlatanlar olması gerekmez. Aksine çoğunun etkileyici birer akademik geçmişe sahip, bilimsel metodolojilere bağlı psikoloji uzmanları veya imrenilen başarılara imza atmış teknoloji girişimcileri olduğunu görürüz.

Sattıkları şeyse ölçü birimleridir çünkü vücudumuzun ve zihnimizin daha iyi bir durumda olduğunu hayal etmenin yeterli görülmediği bir noktada duruyoruzdur. Gelişimimizi tabloya dökmeli, attığımız adımları saymalı, uykudaki kalp ritmimizin kaydını tutmalı, beslenmemizi düzenlemeli, negatif düşüncelerimizi yazmalıyız – elindeki verileri analiz et, yeniden ayarla ve tekrarla.”4  

Ruhun özgürleştirilmesine yönelik endüstriyel ürün çeşitliliği artadursun, tekil birimler kendi aralarında da ayrılırlar ve bu sefer yer değiştirme, tekil birimlerin kendi içerisinde gerçekleşir.

Dinin yerini devlet, özgürleştirilmesi gereken ruhun yerini gerçek kişiler alır.  Gerçek kişilerin özgürlüğüyse mevcut yönetim sistemlerinin tamamında hukuk düzeniyle yakından ilintilidir. Uygulamada elbette din ve hukuk arasında bağlantı bulunması beklenmez ancak en azından Aramca kökenli dillerin kullanıldığı ülkeler için söyleyebilirim ki, her zaman siyasal planda algılanan bu bağlantı aslında papağan gibi tekrarlanıp duran kelimenin kendinde mevcuttur.

Hukuk, tekil değil çoğul bir kelimedir ve kökende “haklar” anlamına gelir. Hak kelimesinin türediği “hkk” kökünün görünürdeki anlamı kazmak veya oymaktır. Soloveitchik, yasa ve yaratıcılık arasındaki ilişkiyi İbrani felsefesi üzerinden tartıştığı kimi yazılarında “hkk” kökünün asıl anlamının “hudut belirlemek, sınır koymak” olduğunu söyler. Yaratılışın sürekliliğini sağlayan “yasa” ilahi ve sınırsızdır. Sınırsız olanın sınırlı olan bu dünyadaki varlığıysa ancak sınırlandırılmasıyla mümkündür. Şifahi olduğu müddetçe sınırsızlığı baki kalan “Yasa” ne zaman ki metale kazınır veya taşa oyulur, o zaman sınırlanır ve dünyevi düzene müdahale edebilir hale gelir. Sonuç itibariyle diyebiliriz ki, “hkk” kökünü taşıyan her kelime özünde sınırsızken “yazıya” geçtiği anda sınırlı hale gelir. İbraniler tarafından “İlahi Yasanın” yeryüzünde zuhur edişi için kullanılmaya başlanana bu kelime günümüze kadar gelmiş ancak kelimeyle temsil ettiği “şey” arasındaki ilişki aynı kalmamıştır.

“Aynı nehri iki kez nasıl geçebiliriz," diye sordu Herakleitos. Bu iki görünüm, niçin aynı nehrin iki aşaması olarak anlaşılır? Soruya baktığımızda bulmacalar bol. Farz edelim ki, nehrin akışı tersine döndü. Hala aynı nehir. Farz edelim ki, nehrin yukarısındaki bir bitkiden arsenik boşaldı ve nehrin yüzde doksan beşi arsenik oldu.  Hala aynı nehir. Başkaca radikal değişimler için de aynısı geçerli.

Öte yandan ufak değişikliklerle o artık aynı nehir olmayacaktır. Nehrin kıyısını sabit bariyerlerle çevirir ve nehri petrol tankerleri için kullanırsak o artık bir nehir değil, kanaldır.5

Noam Chomsky’nin “nehir-arsenik”, “nehir-kanal” örneğini pekâlâ hukuka uygulayabiliriz.

Farz edelim ki, demokrat bir iktidar tarafından biçimlendirilen hukuk düzeni demokratlığı sayesinde faşist bir yönetimin iktidara gelmesine sebep oldu (nehrin akışı tersine döndü) Hâlâ aynı hukuk. Farz edelim ki, İbraniler döneminde kaynağını İlahi Yasalardan alan hukuk düzenine, ansızın kaynağın dibinde bitiveren yeni yönetim sistemleri sayesinde devlet iradesi sızdı (nehrin yukarısındaki bir bitkiden arsenik boşaldı ve nehrin yüzde doksan beşi arsenik oldu) Hâlâ aynı hukuk.  Başkaca radikal değişimler için de aynısı geçerli.

Öte yandan ufak değişikliklerle o artık aynı hukuk olmayacaktır. Hukukun düzenlendiği alanı genişletir, eşitlik ve özgürlük kelimeleriyle etrafını çevirir ve hukuku sözde insan yaşamı için kullanırsak o artık hukuk değil, adalettir.

Dolayısıyla sırf çevresindeki eşitlik ve özgürlük duvarına bakarak “adalet” adı verilen bu hukuk kanalının neyi akıttığına, hangi amaca hizmet ettiğine iyi bakmak gerek.

Nitekim hukukun adaleti sağladığı veya sağlaması gerektiği yönündeki inancın yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük komplo teorilerinden biri ve Deleuze’ün tabir ettiği türden bir aptallık olduğunu söyleyebilirim.

“Aptallık, hata yapmaktan farklı olarak bir ayırt edememe durumuna, önemliyi önemsizden, ilginç olanı sıradan olandan ayırt edememeye dayanır (…) Sığ bir düşünme biçimi, doğruda ve hatada hep alçak olanı görmek.”6

Özü itibariyle “denge” anlamına gelen “adalet” kelimesini “eşitlik” ile aynı minvalde kullanmak ve bu kullanımı sorgulamadan benimsemek, muhakeme yetisinin en aza indirgendiğinin kanıtıdır – İki “şey” arasındaki dengeyle iki “şey” arasındaki eşitliğin farklı durumlar olduğu açıkken en basit bilgi dahi artık işe yaramaz hâle gelmiştir. Pratik sonucu mevcut düzenden ufak bir örnekle açıklamak gerekirse;

Bir erkeğin bir kadına karşı işlediği, vücut bütünlüğünü ihlal eden bir suç söz konusu olduğunda ceza yargılaması erkek lehine hüküm kurarken “adalet” kendisinden hiç beklenmeyen bir biçimde tezahür eder ve boşanma davalarının neredeyse tamamı kadın lehine sonuçlanır.

Burada adaletin sağlandığını söylemek mümkün mü?

Pekâlâ sağlanmıştır çünkü yaygın kanının aksine adalet ve somut hukuk kuralları arasında bağlantı yoktur. İyi de boşanmanın sonuçlarıyla tecavüzün sonuçlarını insan vücudunun bütünlüğü açısından karşılaştırmak mümkün değilken nasıl olur da adaletin sağlandığından bahsedilir? Sistem, bileşenleri vasıtasıyla kendiliğinden dengeye gelir. Şöyle ki, aile mahkemelerinde görev alan yargıçların tamamına yakının kadın oluşu ve ceza mahkemelerinde görev alan yargıçların tamamına yakınının erkek oluşu, adaleti “tuhaf” bir biçimde tecelli ettirir. (Ceza yargılamasındaki görev dağılımında istisnalar elbette mevcuttur ancak sistem erkekleri tercih eder çünkü ceza yargısı söz konusu olduğunda erkekler, tabiri caizse “işi” daha iyi yürütür – Otopside kusmazlar, ceset gördüklerinde fenalık geçirip bayılmazlar, hamile oldukları gerekçesiyle arabanın içinde oturmazlar, gece yarısı çağrıldıkları olay yerini, Çocuğu bırakacak kimse yok, deyip şube amirinin iktidarına teslim etmezler.)

Pozitif ayrımcılık müessesesinin gereğinden fazla takdir edildiği Türkiye gibi ülkelerde, kişilerin içsel dengesizliklerinden ve muhakeme yetisini yitirmelerinden kaynaklanan tuhaf bir karar mekanizması işler.

“14 yaşındaki bir çocuğa tecavüz eden erkek, suçun sabit olmadığı gerekçesiyle beraat ederken kendi cinsel organını akla gelmeyen cisimlerle zorlayan bir kadın, ertesi gün hastaneye koşup aldığı darp raporu sayesinde boşanma davasının süresiz nafaka, maddi tazminat gibi maddi sonuçlarını lehine çevirebilir.”

Çünkü adalet dışarıda değil içeride başlar. Hukuk, toplum karşısında üstünlüğü tartışılamaz olan iktidarın biçimlendirdiği kurallar bütünüyken adalet ve eşitlik ayrımını yapamayıp böylesine katılaşmış bir düzenden adaleti sağlamasını beklemek veya “Hak verilmez alınır,” gibi söylemlerle özgürleşmeye çalışmak olsa olsa saf aptallığa tekabül eder.  

Söylemden bahsetmişken “hak” kavramının özü itibariyle alınıp verilen bir şey olmadığını belirtmekte fayda var.  Hukuk düzenini oluşturan, yönetim biçimine bağlı olarak çeşitlilik gösteren “yasama” erkidir. Dolayısıyla hukuk düzeni içerisinde yer alan hiçbir hak doğal değildir. Buna rağmen “yaşamak” gibi sınırlandırılması mümkün olmayan ve devamlılık arz eden bir “süreç” bile hak adı altında düzenlenmeye çalışılır.  Önceden de söylediğim gibi, “hak” sınırsız olanın sınırlanması anlamına gelir. Yani hukuk düzeni, kişinin yaşama hakkından bahsettiği noktada aslında kişinin yaşamını sınırlamış demektir. Paradoks gibi görünen bu durumun yarattığı illüzyon kendisini en çok İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin giriş kısmında gösterir:

“Üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya…”

Öyleyse burada sıralanan “İnsan haklarını kullanmanın” ön koşulu “vatandaş” olmaktır ve bu sözde insan beyannamenin evrensellikle herhangi bir ilintisi yoktur.

“Madde 15 1. Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır. 2. Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.”

Örnek: Bugün gidip yukarıdaki düzenleme gereğince vatandaşlığımı değiştirdim. Ancak vatandaşı olduğum yeni ülke “üye devletlerden” biri değil ve bana vatandaşlığımı değiştirme hakkı tanımıyor. Aynaya bakıyorum, Evet hâlâ insanım ama hukuk düzeni açısından vatandaşlığımı değiştirmem mümkün değil. Sabah uyandım, bir de baktım ki, vatandaşı olduğum devlet Birleşmiş Milletler üyesi olmuş. Hop, hakkım tekrar yerine geldi.

Biraz abartılı bir örnek olsa da, “hakkın alınıp verilen bir şey” olduğunu kabul etmek, aynen yukarıdaki gibi “ahmakça” uygulamalara yol açar. Hatta öylesine geniş boyutlu bir ahmaklıktır ki bu, mültecilere ilişkin uyuşmazlıklarda uluslararası hukukun işlevsiz kalması sayesinde alenileşmiştir.

Öyleyse insan en baştan beri niçin hukuka gereksinim duymuştur?

MÖ 1754 civarında oluşturulduğu düşünülen Hammurabi Kanunları’na bakıldığında getirilen kuralların tamamının ya vücut bütünlüğünü ya da malvarlığını korumaya yönelik olduğu görülür. Hammurabi Kanunları’ndan yaklaşık üç yüz yıl sonra İbraniler tarafından levhaya kazınan “Genesis” ise Habil ve Kâbil arasındaki husumeti anlatarak ilk cinayetin kökenini Adem ve Havva’ya kadar dayandırır. Bu açıdan bakıldığında Hammurabi Kanunları’nı Habil ve Kâbil meselinden ayıran en büyük fark, ilkinin vücut bütünlüğünü “kıssasa kıssas” kuralıyla koruması, ikincisinin ise “vücut bütünlüğüne yönelen saldırının” cezasını “ekonomik değerden yoksun bırakılmak ve sürülmek” olarak belirlemesidir.  Öyleyse İbraniler tarafından levhalara kazılarak somut hâle getirilen “İlahi Yasa,” “hukuk” adını almakla kalmamış, aynı zamanda ekonomik değerlerle bağlantılı hâle getirilmiştir. Peki ölümün karşılığı para olabilir mi? İşitildiği ilk an etik dışı görünen bu karşılıklılık ilişkisinin günümüzde hâlâ geçerli olduğunu söyleyebilirim çünkü hukuk düzeni, iş kazası veya trafik kazalarında vefat eden kişinin yakınlarına destekten yoksun kalma tazminatı ödenmesine imkân verir.

Sonuç itibariyle diyebiliriz ki, hukuk, din ve ekonomi arasındaki bu çetrefil bağlantı sürdüğü ve insanlar sorgulama gereği duymaksızın her tür “kurala” riayet ettiği sürece bu kesif “aptallık” bütün dünyaya hükmetmeye devam edecek.

Söz Tanrıydı.

“Fikirler onları hem telkin eden hem de sabitleyen suretten ayrılamazlar.”7

 

  1.  İlke Karadağ, "Deleuze ve Aptallık, Gilles Deleuze : Ortadan Başlamak", Cogito Sayı 82, Yapı Kredi Yayınları, 2016
  2. Noam Chomsky, "Galilean Meselesi",  https://oggito.com/icerikler/galilean-meselesi/63732
  3. Umberto Eco, "Faşizmin On dört Ortak Özelliği", https://oggito.com/icerikler/umberto-eco-ya-gore-fasizmin-on-dort-ortak-ozelligi/63838
  4. Alexandra Schwartz, Improving Ourselves to Death, https://www.newyorker.com/magazine/2018/01/15/improving-ourselves-to-death)
  5. Noam Chomsky, "Galilean Meselesi",  https://oggito.com/icerikler/galilean-meselesi/63732
  6. İlke Karadağ, "Deleuze ve Aptallık, Gilles Deleuze : Ortadan Başlamak", Cogito Sayı 82, Yapı Kredi Yayınları, 2016
  7. Levinas, Dört Talmud Okuması, çev. E. Burak Şaman, Alfa Yayınları Felsefe, 2017

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR