Kitap fetişizmi ya da Dönüşen Sahaf Dünyası
24 Eylül 2018 Kültür Sanat

Kitap fetişizmi ya da Dönüşen Sahaf Dünyası


Twitter'da Paylaş
0

İyi kokunun iyi para edeceği düşüncesiyle atak yapan fırsatçı esnafın yıllardır süregelen sahaf kültürüne vurduğu darbe, krizin vurduğu darbenin yanında masum bir sille sayılmamalı...

Yayıncılık sektöründeki darboğaz, yalnız piyasanın içinde bulunduğu finansal soruna değil, bir yandan tüketici konumundaki okurun amansız mücadelesine de işaret ediyor. Ekonominin kısa vadede iyileşemeyeceği gerçeği, hem zorunluluktan hem –ve de asıl-– fırsattan istifade etmeyi haklı gören kurnaz bir ticaret anlayışını fitilledi. Tüketim/fayda ilişkisinin geldiği açmazda üretimi yok sayan, benmerkezci bir konfor alanı oluşturulmaya çalışılıyor, bu gerçek. Üstelik bu yağmadan herkes kârlı çıkmak telaşında. Kriz kapıda söylencesi, çöküşün üzerine toprak serpmekten başka bir anlama gelmiyor yazık ki. Nedeninin ayrı ayrı arandığı, sonucuna birlikte katlanıldığı bir kriz bu. Belki hiç etkilenmeyecek sanılan kitap/yayın dünyası da nasibini alacak elbette.

Artan maliyet, döviz kuruyla ekonomik değeri allak bullak olan hammadde arayışı, dağıtım ve denetleme organlarındaki kopuk ilerleyiş ve tüm bunların sonucunda beklenen kâr marjı ister istemez alıcının beklentilerini de sekteye uğratıyor. Dalga dalga yayılan krizin rüzgârını hisseden okurun duruma tepkisi farklı, ancak kitap/dergi satışındaki artışın keyfi olduğuna inanan bir kesim de var. Bir eserin matbaadan dağıtıma gittiği ve alıcısına ulaştığı süreçte yaşadığı finansal dönüşüm herkesin bilgisi/ilgisi dahilinde değil elbette. Süreli yayın hazırlayan yayıncının önünü görmekte zorlanması, alabora olmuş bir sandalı karaya taşıma gayreti ortadayken koşulları görmezden gelerek fiyat artışını keyfi bulmak, haksız tutum. Ders kitabı, yardımcı kaynak ve günlük gazete gibi basımı ertelenmeyecek yayınlar hazırlayan kurumların görevi açıkken yazınsal kaygılarını öne çıkarıp edebiyat dergileri hazırlayan yayınevlerine ne oluyor peki? Böyle bir ödevi kendine iş edinen ve bunca zorluğun ortasında nitelikli bir yayın anlayışının hayatiliğine inanan bu yayıncılar, işte fırtınada alabora olmuş sandalın sahibi aynı zamanda. Bir yanda basımı elzem neşriyatın temsilcileri, bir yanda yazının gönül adamlığına soyunmuş yel değirmeni düşmanları. İki tarafın da en başta hareket noktası aynı elbette – olmazsa olmaz hammadde, kâğıt. Dolayısıyla iki taraf da Meksika dalgası gibi savrulan kurdan muzdarip.

Sektörün baştan beri haksız koşullarının uzağında kalmış ama şimdilerde krizin nimetlerinden faydalanmayı görev sayan bir kolu daha var. On yıllar öncesindeki yeriyle şimdiki arasında dağlar olan, Sahaflar. Artık basımı olmayan ikinci el dergi ya da kitapların alınıp satıldığı veya başka bir kitapla değiştirildiği o küçük işletmeler yerini az bulunur nadir eserleri büyük bir titizlikle koruyup piyasanın ve şartların çok üstündeki rakamlarla satışa –üstelik açık rekabetin tüm imkânlarını kullanarak– çıkaran ticari bir merkeze dönüştü. Kriz büyük, paslı bir zincir gibi etrafımızı sararken yapılması gerekenin zinciri kırmak olduğu unutuldu, o kire ve pasa yağ olmak telaşı sardı dört bir yanımızı. Tarih değil, yirmi yıl öncesi düşünüldüğünde orijinal fiyatının çok çok altında kitapların bulunduğu, basımı olmayan dergilerin kiloyla satıldığı bir yerdi sahaflar. Bir kitap, ederinin üç aşağı beş yukarısı bir fiyata başka bir kitapla takas edilirdi sözgelimi. Beş kitap verip bir kitap alma devri değildi.

Her şey kokuyla başladı aslında. Bütün bu ticaretin, reklamın perde arkasında koku emperyalizmi yatıyor. Kitabın bir nesne olmaktan çıkıp fetiş bir objeye dönüşmesindeki tetikleyici unsur, sararmış yapraklarından ruhani bir koku yayıldığının düşünülmesi oldu. Bu düşünce öyle bir sardı ki sonra, manavda kavun koklamaktan farksız oldu durum. İyi kokunun iyi para edeceği düşüncesiyle atak yapan fırsatçı esnafın yıllardır süregelen sahaf kültürüne vurduğu darbe, krizin vurduğu darbenin yanında masum bir sille sayılmamalı, çünkü o zaman çöküş başlar. Kokuşma, çürüme her zaman böyle başlar.

Eski zamanların tadı yok elbette. Sahaflar, yıllar öncesinde yalnız kitap takas edilen bir yer olmaktan öte yazar/kitap hakkında bilgi alışverişinin yapıldığı bir okul gibiydi. Bir yazarın herhangi bir kitabı sorulduğunda, ona yakın başka kitapları da bir çırpıda öneren, bunlar hakkında uzun uzadıya bilgi veren insanların yerini gün boyunca bilgisayarının başında oturup piyasada nadir bulunan birinci baskıları elde etme hırsıyla yanıp tutuşan esnaflar aldı. Basımı olmayan bir kitap, artık basımı olmayan bir kitap olmaktan çıkıp ‘sahaf değeri’ olan özel bir ürüne dönüştü. Yakın zaman önce Firuzan’ın 47’liler kitabını almak için girdiğim bir sahafta, söz konusu kitabın hangi baskısını aradığım sorulduğunda durumun korkunçluğunu iyice kavradım. Kaçıncı baskı olduğunun fark etmeyeceğini, yalnızca o kitabı almak için orada olduğumu bir türlü anlatamamanın çaresizliği içindeyken, bilgisayarı başındaki delikanlının bir süre sessiz kalması şaşırttı beni. İsyanıma artık hak vereceğini düşündüğüm sırada patladı bomba: Kitabın çeşitli internet ortamlarındaki birinci baskı fiyatlarını sıraladıktan sonra, kendi uygun gördüğü fiyatın çok makul olduğunu büyük bir gururla ifade etti. İşte sahaf değeri kavramıyla da o sırada, o genç vesilesiyle tanıştım. Hangi kitabın ne kadar sahaf değeri olduğunun hiçbir zaman tahmin edilemeyeceğini söyledikten sonra verdiği örnek kanımın donmasına yetti. Bir süre önce Edip Cansever’in –adını şu anda hatırlamadığını belirterek üstelik– bir kitabını genç bir çocuktan 4 liraya satın aldığını ve bunu daha sonra 700 liraya sattığını belirtti. Nedeni basit – o sırada, o çok sevdiği, adını hiçbir zaman unutmayacağına emin olduğum kitabını 4 liraya satan çocuğun, elbette bu kitabın birinci baskı olduğundan haberi yok. Nasıl olsun ki hem. O, içindekileri okumakla meşgul, kaçıncı baskı olduğu kurnaz esnafın görevi.

Nadide eserlerin satışı yeni moda akım değil tabii, sahafların başından beri böyle bir görevi vardı. Ancak elyazması olan, özel dikişlerle ciltlenmiş ve gerçekten bulmanın güç olduğu kitaplardı bunlar. Basımı devam eden bir kitabın ilk baskısını mücevher değerinde satmak, krizi fırsata çevirmenin birçok yolundan biri. Üstelik sahafların bu krizin neresinde olduğu, finansal açıdan ne kadar kayıp yaşadığı da açık. Süreli yayın hazırlamanın zorluğu içerisinde çalışan ve gitgide güçleşen koşullara göğüs geren yayıncıları düşününce sahafların durumu biraz trajik kalıyor.

Gelgelelim madalyonun öte yüzüne: Kim topluyor bu kitapları, o birinci baskıları büyük ‘bedeller’ ödeyerek satın alan kim? İyi kitabı kokusundan anlayan, bu uğurda servet harcayan o insanlar kim? O kitaplar hangi kütüphaneye bırakılacak, hangi eşe dosta hediye… edilecek mi?

Sadece bir yatırım belki de. Menkul kıymetler bakımından başka birinci, daha birinci, en birinci baskılara; nadir, en nadir kitaplara ulaşmak için yapılan uzun vadeli bir yatırım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR