Kitap Okumak Bizi Alzheimer Hastalığından Koruyor

Kitap Okumak Bizi Alzheimer Hastalığından Koruyor


Twitter'da Paylaş
0

Kitap, dergi ve gazete okumak, sinema ve televizyon izlemek, bulmacalar çözmek, müzelere gitmek gibi, bilişsel aktiviteyi ve “yeni bir şeyler öğrenme sürecini” canlı tutan etkinlikler beynimizde yeni bağlantıların oluşmasını kolaylaştırıyor.

Alman psikiyatrist ve nöropatolog Alois Alzheimer 1901 yılında Frankfurt Akıl Hastanesinde Auguste Deter adlı bir kadın hasta ile karşılaşır. Henüz elli bir yaşında olan Deter, hafızasında belirgin kötüleşmenin ön planda olduğu tuhaf davranış bozuklukları göstermektedir. Deter'in eşinin ekonomik zorluklar yaşaması ve hastayı daha uygun fiyatlı bir akıl hastanesine nakletme talebine karşılık, Alzheimer aileyle bir anlaşma yapar. Öldükten sonra tüm kayıtlarını ve histopatolojik inceleme için beynini almak koşuluyla tedavi ve bakımını üstlenir.

Dr. Alois Alzheimer'in Frankfurt Hauptfriedhof'taki mezarı

Ölüm sonrası yapılan beyin incelemesinde nörofibrinal yapıların anormal şekilde birikimi saptanır. Bunun beyin dokularının sağlıklı çalışmasını etkilediği düşünülür. Öncelikle presenil demans olarak tanımlanan bu tablo, Doktor Alzheimer'in bulguları yayımlamasından sonra, elli bir gibi genç bir yaşta ölümünün ardından, (Alzheimer's disease) Alzheimer hastalığıismiyle anılmaya başlanır.

Uzun yıllar çok dikkat çekmeyip, üzerinde fazlaca araştırma yapılmayan hastalık, insan ömrünün zaman içinde beklenmedik şekilde uzamaya başlamasıyla önemli bir sağlık sorununa dönüşür.

Alzheimer hastalığı yaşlılıkta görülen demansın (bunama) en sık nedenidir. Altmış beş yaş üzeri insanların yaklaşık yüzde yedisinde görülür. Dünyada otuz milyon civarı Alzheimer tanısı almış kişi mevcuttur, ayrıca ciddi miktarda tanı konamamış ve yardım alamayan vaka olduğu düşünülmektedir.

Tam olarak hangi nedenlerle ve ne şekilde oluştuğu, ayrıca nasıl tedavi edileceği de bilinmeyen hastalık, gelişmiş ülkelerde ekonomik maliyeti en yüksek sağlık problemine dönüşmüştür. Ortalama insan ömrü uzadıkça, doğal olarak daha da artış göstereceği beklenen bu tablo sağlık, finans ve sosyal güvenlikten sorumlu otoriteleri kara kara düşündürtmektedir. Günümüzde yaşlı nüfusu yüksek bazı zengin batılı ülkelerin sosyal güvenlik kuruluşları (kendi ülkelerinde böyle bir sistemin, nitelikli çalışanlar dahil daha maliyetli olması nedeniyle) hasta bakımı için Tayland gibi Uzakdoğu ülkeleriyle anlaşıp, orada hizmet alma yoluna gitmektedir. Bu sürecin gelecekte dünyadaki tüm ülkeler için en önemli halk sağlığı problemi olacağı öngörülebilir.

Oluş mekanizmasına yönelik, damarsal beslenme bozuklukları (yani temiz kanın beyin dokularına yeterince ulaşamaması), kan-beyin bariyeri fonksiyonundaki bozukluklar, enfeksiyonlar, genetik geçiş, bazı nörotransmitterlerin sentezlenmesindeki bozulmalar gibi teoriler ortaya atılmıştır. Ancak özellikle son yıllarda mikroskopik görüntüleme metotlarındaki gelişmeler sonucunda anormal bir protein birikiminin hastalığın sebebi olduğuna dair bir ortak kanı oluşmuştur. Bu amiloid benzeri protein birikimler, plaklar meydana getirerek nöronlara ve aralarındaki bağlantılara zarar verir. Yeni bağlantılar oluşmasını da engelleyerek beyin işlevlerinin sağlıklı yürümesine mâni olur.

Özellikle hafıza merkezinin yer aldığı Hipokampus bölgesindeki tutulumlar hafızayı önemli ölçüde etkileyebilir. Erken evrede başlayan unutkanlık, buna bağlı kendine güvenememe ve kararsızlık gibi bulgulara, ilerleyen dönemde önemli davranış bozuklukları ve çevreyle iletişimde sorunlar eklenir. İleri evrelerde kişi hayatını kendi kendine idame edemez. Yeme, içme, kişisel bakım, hareket etme, yutma hatta nefes almayla ilgili güçlükler yaşar.

Alzheimer hastalığıyla ilgili korunmaya yönelik pek çok öneri dile getirilmektedir. Yüksek tansiyon, diyabet gibi mikro damarlar seviyesinde vücutta hasar oluşturan hastalıkların kontrol altında tutulması, alkol ve sigaradan uzak durulması, düzenli egzersiz, düzenli zihinsel aktiviteler çeşitli bilim insanları ve otoritelerce önerilmektedir. Ancak bunlarla ilgili somut kanıtlara dayalı veriler yetersizdir. Ağırlıklı olarak hepsi yorum, gözlem ve tahminlere dayalıdır.

Uzun yıllar, ölüm sonrası mikroskobik beyin incelemeleri, bu alandaki çalışmaların temelini oluşturdu. Hastalık başladıktan sonra yapılan bilişsel testler, hastalığın seyri ve ilerlemesine yönelik yakından takip, elbette önem taşıyordu. Ancak sağlıklı (Alzheimer belirtileri olmayan ya da yaşa bağlı hafif seviyede hafızada zayıflama dışında problemi olmayan) insanlara yönelik bilişsel testler, sağlıklı insanların bu yönden takibi, sağlıklı kişilerin de ölüm sonrası beyin incelemeleri yeterli sayıda değildi. Şikago'da bulunan Rush Üniversitesi'nde Dr. David Bennett ve ekibince gerçekleştirilen önemli bir araştırma konuyla ilgili çok özel bulgulara ulaşılmasını sağladı. David Eagleman'ın The Brain: The Story of You kitabında söz ettiği, tıp dünyasında kısaca “Din Görevlileri Çalışması” olarak adlandırılan araştırmaya biraz daha yakından bakalım:

1994 yılının başında ABD'nin çeşitli bölgelerinden rahipler, rahibeler ve kilise görevlilerinden oluşan 1162 kişinin dahil olduğu bir araştırma olarak başlar. Katılımcıların tamamı altmış beş yaşın üzerindedir ve başlangıçta hiçbirinde demans benzeri bir hastalık yoktur. Her biri yıllık periyodik bilişsel testlere katılmayı ve öldükten sonra incelenmesi için beyinlerini bağışlamayı kabul ederler. 2011 yılı sonuna kadar sürdürülen araştırmalarda her katılımcı düzenli olarak mantık, muhakeme, kısa ve uzun süreli hafıza, sayısal ve sözel becerileri değerlendiren bir dizi bilişsel teste tabi tutulur.  Sağlık ve yaşam tarzı parametreleri kaydedilir. Böylece zamanla ortaya çıkan basit hafıza bozukluklarından ileri seviye Alzheimer hastalığına kadar bütün bilişsel yeteneklerle ilgili rahatsızlıkların her aşamasında detaylı kontrol ve takipleri yapılır. Gönüllü katılımcıların eğitim düzeyleri, yaşam koşulları ve ekonomik yapılarındaki benzerlikler bu çalışmanın en güçlü taraflarından biridir, ayrıca hastalık bulgusu olmayan büyük miktarda olgunun beyinlerinin de ölüm sonrası incelenecek olması, araştırmayı alanında benzersiz kılmaktadır. Bütün bu süreçte o kadar geniş çaplı ve değişik özellikte veri elde edilir ki, bunlar üzerinden bağımsız, farklı yönleri inceleyecek, farklı sorulara yanıt verecek pek çok araştırma gerçekleştirilir.

Din Görevlileri Çalışması'nda araştırmacıları da şaşırtan çok dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkar. Klinik olarak Alzheimer hastalığı semptomları gösteren hastalarda ölüm sonrası yapılan beyin incelemeleri çok büyük oranda bununla uyumludur. Ancak ölene kadar yapılan tüm periyodik kontrollerde bilişsel olarak gayet normal görünen ve hiçbir hastalık bulgusu taşımayan insanların üçte birinin beyin incelemesinde Alzheimer hastalığının patolojik kriterleri tespit edilmiştir. Ölmeden önceki testlerinde sadece hafif seviyede bilişsel bozukluk olan olguların ise yarısında bu patolojik kriterler saptanmıştır. Yani beyinlerinde net biçimde hastalık oluşturacak biyolojik hasar bulunan bazı kişiler, bu hasarı bir şekilde yaşamları boyunca “hastalığa dönüştürmeden” atlatabilmenin bir yolunu bulmuşlardır.

Bu olgularda farkı yaratan detay bilişsel rezerv diye tanımlanan bir durumdur. Kitap, dergi ve gazete okumak, sinema ve televizyon izlemek, bulmacalar çözmek, müzelere gitmek gibi, bilişsel aktiviteyi ve “yeni bir şeyler öğrenme sürecini” canlı tutan etkinlikler beynimizde yeni bağlantıların oluşmasını kolaylaştırmaktadır. Bu yeni bağlantılar, beyinde oluşan patolojiye veya yaşa bağlı olumsuz değişikliklere karşı farklı bir rezerv sağlarlar. Oluşan yeni yolaklar, hasarlanan bağlantıların işlevlerini de üstlenerek ortaya çıkacak bozukluğu telafi edebilirler. Ayrıca tekrar tekrar uyarılarak daha verimli ve daha yüksek kapasiteyle düzenli çalıştırılan beyin ağları, bozulmaya karşı daha fazla direnç geliştiriyor olabilir. Bu bağlantı Rush Üniversitesi çalışmasına göre öylesine güçlüdür ki, bilişsel aktivitedeki bir puanlık artış Alzheimer hastalığı riskini %33 oranında azaltmaktadır (Tasarladıkları skalaya göre yukarda bahsedilen faaliyetlerin her birinin sıklığına - yaklaşık her gün beş puan, haftada birkaç kez dört puan, ayda birkaç kez üç puan, yılda birkaç kez iki puan, yılda bir veya daha az ise bir puan gibi - puanlar verilerek ve beş üzerinden yapılan değerlendirmede).

Yaşam tarzı olarak, pozitif sosyal ilişkilerin, yeni çevre ve arkadaşlıklar edinmenin, çevreye karşı ilgili, duyarlı ve vicdanlı olmanın olumlu etkilerini, buna karşın negatif düşünce modeli ve depresif bulguların olumsuz etkilerini de vurgulamak gerekir. Rush Üniversitesi çalışmasında düzenli fiziksel aktivite ile Alzheimer riskinin azalması arasında anlamlı bir bağlantı bulunmamış. Ancak bu bağlantıya işaret eden farklı araştırmalar var, dolayısıyla eğer yapıyorsanız, egzersizi asla bırakmayın.

Rush Üniversitesi yeni katılımcılar ile araştırmayı daha kapsamlı olarak sürdürmeyi planlıyor. Bu yazıyı, birçoğu hayata veda etmiş olan 1162 katılımcıya saygılarımı sunarak bitirmek istiyorum, çünkü aksi büyük eksiklik olurdu.

Evet, şimdi hangi kitaba başlıyorsunuz?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR