Kitaplara Yakın Olmak
25 Ocak 2019 Edebiyat Kültür Sanat

Kitaplara Yakın Olmak


Twitter'da Paylaş
0

Flaubert, birkaç kitapla hayatta bir şeylerin sırrına varılabileceğini söylemiştir...

Kitapları zihinsel dünyalar olarak tasavvur edebilmesi için, kişinin içinde büyüdüğü toplumun ve kültürün – çoğunlukla yerleşmiş – bazı ritüellerini tecrübe etmesi gerekir öncelikle: Çocukluk yıllarımızda sınıfça götürüldüğümüz, sınırlarına girer girmez “tek sıra” olduğumuz ve sesimizin çıkmamasının tembihlendiği kütüphaneler, evde annelerimizin günaşırı tozunu aldığı raflar, yakınlarımızın okuduğu kitaplar ya da bir ödev için sayfalarını karıştırdığımız ansiklopediler: Tüm bunların oluşturduğu kendine has dünyanın izlenimleri, hayatın daha bu ilk evrelerinde, okumayı büyük bir ciddiyetle kaynaşmış bir tür resmiyet içinde gösterir bize. İnsanların sessizlik içinde bir şeyler okuduğu yerler olarak kütüphaneler, bozulmaması gereken kimi kurallara bu kişilerin hem uyup hem de işlerini gördükleri mekânlardır ve kitapların arasında bulunuyor olmayı daha en başından birtakım duygularla, görünümlerle birleştiriyordur. Nitekim üniversiteye başladığım sıralarda, okul kütüphanesinin en alt katında kocaman bir “sesli okuma-çalışma salonu” bulunduğunu gördüğümde, belki de az önce bahsini açtığım sebeplerle, daha uzunca bir süre yadırgamıştım bunu ve okumalarımı hep üst katlardaki yoğun sessizlik içinde sürdürmeye eğilim göstermiştim.

Borges’in cenneti hep bir tür kütüphane olarak tasarladığını söylediği sözleri biliriz...

Kitapların, belki kütüphanelerin de, hayatlarımızda bir ödev fikriyle yan yana gelmediği zamanlar, bizimki gibi toplumlarda diyelim, ironiktir ki yine yetişkinlik yıllarını bekler. Çocukluğun bir şeyleri yetiştirme telaşı, korkusu geçmiş; bir konuyu belirgin bir zaman ve kısıtlama bilinciyle araştırmıyorsak kitapların sonsuz zamansallığı önümüzde bir imkân olarak serilmiştir: Herhangi bir sorumluluk ya da zorunluluk duymadan elimizdeki kitapla bir köşeye çekilmiş, etrafımızdaki diğer bütün kitaplarla aslında bir ruh ve fikir birliği arıyoruzdur; kütüphane mefhumunun yeni bir tanımıdır bu ve resmî eğitimimizden, kişisel gelişim safhalarımızdan açık bir kopuşu simgeler. Evimizden ayrılıp bir öğleden sonrasını geçireceğimiz, belki birkaç kitap ödünç alacağımız kütüphaneler, olacaksa ancak yetişkinliğimizin bu bilinçli yıllarında benliğimizin, zihinlerimizin kopmaz bir parçası olur. Okur olarak “büyümenin”, kitaplarla başka türlü bir yoldaşlık kurmanın ve kimi zaman sırf onlar için seyahat etmenin yeni adresi olur kütüphaneler. Orhan Pamuk’un Kar romanında, Frankfurt’taki küçük dairesinden her sabah aynı saatlerde çıkıp aynı yollardan belediye kütüphanesine yürüyen, orada geçireceği zamanın dinginliğini arayan şair Ka gibi, kütüphaneler çoğu okur için gündelik hayatta “varılabilecek” en ideal yerlerdir bir bakıma. Borges’in cenneti hep bir tür kütüphane olarak tasarladığını söylediği sözleri biliriz; kitapların aynı anda dünyevi olanla sınırsızlığı birleştirebileceğini de ima eden bu cümle, onların birer zevk ve mutluluk unsuru olarak aslında çok da uzağımızda olmadığını ifade ediyordur.

Fotoğraf: Priscilla Du Preez

Kitapların hep bir mesafe hissiyle, bizde olmayan ve ancak başvurup işimizi görebileceğimiz şeyler olarak algılandığı, kültürel dengelerin yerli yerine oturmadığı toplumlarda asıl zor olan, başarılması asıl çaba isteyen şey ise, kitapları kendi yaşam alanlarımızın, gündeliğimizin bir parçası haline getirebilmektir elbette. Evinde iyi kötü bir kütüphanesi olan, kitapları hep ulaşabileceği mesafede tutan her kitapsever, çoğunlukla içsel dünyalarımızın, dolayısıyla bir anlamda “yaşayamadığımız” hayatların birer yansıması, birer devamı olan, raflarda kendi halinde duran her bir kitabın, onların içten içe birleşen hayallerinin, en temelde hayatlarımızın derin anlamına temas eden bütünlüklü, sağlam yapılar oluşturduğunu bilir. Büyük bir anlam karmaşasına sahiplik yapan mütevazı yapılar olarak kitaplar ve onları da sırtlayan kütüphaneler: Hayatın en nihayetinde varılacak bir anlamının olmadığına, ama güçlü ve sarsılmaz bir yapısının bulunduğuna inanıyorsanız, bu fikre barınak olabilecek çok güçlü bir metafor, bir köprü de olabilir kütüphaneniz: Sıkıntılı bir ânınızda Nabokov’u ya da Borges’i açtığınızda, sıkıcı yaşamınızı yapan her ne varsa; bütün bileşenleriyle birlikte büyük ve kafa karıştırıcı bir işleyişin, Borges’in seveceği şekilde evrenin diyelim, önünüzde katman katman açıldığını ve bunu, kitabı kapattıktan sonra yeniden doğal bir parçası gibi görüneceğiniz bütün o yaşamsallığın belki de hiç sağlayamayacağını görebilirsiniz mesela. Ya da Proust’u açıverdiğinizde, bir hayatın nasıl olup da bu kadar detaydan oluştuğuna ve asıl şaşırtıcı olanınsa, yazarın tüm bu incelikli yapıya, onun her ânına belirgin bir dikkatle eğildiğine bakıp durulduğunuzu hissedersiniz: Elbette sırf bu üç yazarın bile yaptıklarına şapka çıkarabilmek için çok da saf olmaya gerek yok; ama çok daha azına inancınızı yitirdiğiniz anda ise zaten deminden beri anlattığım kitapların engin zamansallığı ve büyüsü yok olup gider… Bir kütüphaneye bakmak, onu kurmak ve asıl dikkati göstermek, aslında her bir parçasına ayrı ayrı inanç ve sevgi beslemekle birdir çünkü.

Bir kitaba, ne iyi ki, hep yeniden ve yeniden başlayabiliriz.

Flaubert, birkaç kitapla hayatta bir şeylerin sırrına varılabileceğini söylemiştir; dinsel argümanlar çok daha ötesini ileri sürer ve olup bitmiş, olup olabilecek her şeyi bir kitaba sıkıştırır; öyleyse tam olarak anlamı nedir kütüphanelerin, kitaplardan bir dünya oluşturma gayretinin? Buna çok kişisel bir cevabım olsun isterdim, ama galiba en doğrusu önceden bir yanıtını, bir açıklamasını araştıranlarla birleştirmek: Martin Eden’in, hayatındaki her bir probleme cevap olacak biçimde kitaplardan oluşan bir dünya seçmesini ve bütün gelişimini buna dayandırmasını örnek gösterip, onun en sonunda düştüğü umutsuzluğa varmadan – ki okumaya ilişkin değil, hayata yönelik bir umutsuzluktur bu – bir an durup şu kadarını söyleyebilirim yine de: Kitapları kimi zaman da sadece kendileri için okuruz ve okunmamış her bir kitabın, henüz çevrilmemiş bir takvim yaprağı gibi zamanı bir an, bir yanılsamayla, ama sahici bir yanılsamayla aksattığını hissederiz. Hayatlarımızın geçip giden hiçbir ânı, daha demin yaşadıklarımız, çocukluğumuzun uzak cenneti (ya da soğuk kütüphane köşelerinde kitap karıştırdığımız boğucu ve güçlü anıları bile) bir daha asla geri gelmeyecektir belki; ama bir kitaba, ne iyi ki, hep yeniden ve yeniden başlayabiliriz. İkinci ve daha derin hayatlarımızdır kitaplar çünkü ve onların oluşturduğu evrenin sınırları içinde hiçbir şey bütünüyle ve sonsuzca kaybolmaz.

Martin Eden kadar hırsla ve saplantıyla olmasa da, hayatta karşılaştığım herhangi bir sorunu ya da konuyu bir an hızla, olağandışı bir hayalle hemen kitaplarla ilişkilendirdiğim ve ancak şu kitapları veya o kadarını okuyacak olursam bunların üstesinden geleceğimi düşündüğüm çok olmuştur. Çoğunlukla da o kitapların bir kısmı okunmadan kalır, sıkıntılı süreç bir şekilde atlatılır ama temel bir gerçek değişmez: Kitaplardan yapılmış bir dünyanın kişiyi güvende tutacağına duyulan inançtır bu. Bazı kitap kurtlarında aşırı bir görünüm alan ve kelimenin metaforik anlamını da aşarak “fiziksel” bir güven, bir sığınak hissi yaratan kitaplara, kütüphanelere duyulan ihtiyaç öyle olur ki, bu kişilerin başka ikinci bir dünyanın ta içinde yaşıyor olduklarını bakışlarından bile hemen anlarsınız: Üniversitedeyken yazma tutkusu olan ev arkadaşımı bir keresinde odasında, masaya belirgin bir simetriyle ve açıkça duvarlar biçiminde yığdığı kitapları arasında neredeyse kaybolmuş halde yazarken gördüğümde, mahcupça ve bir sırrı değiş tokuş eder gibi sessizce bakışmış ve ikimiz de bir şey söyleyememiştik. Benzer biçimde, odalarından, kitaplarından uzakta tek satır olsun yazamadıklarını veya okuyamadıklarını söyleyen insanlarla karşılaşırız; kitaplar mekânın kendisi, biraz da sanatsal bir ifadeyle, oranın vazgeçilmez aurası oluvermiştir.

Mallarme’nin, “Her şey bir kitaba varmak içindir,” sözü, hayatın döngüsü içinde devinen umutsuzca kitap okurunun istikameti olur böylece: Kitaplar arasında, bir kütüphanenin içinde, daracık bir odada, bir kitabı açmadan, belki koklamadan, kelimelerin parlak sırtlarında konaklamadan, ancak bu biçimde soluklanmadan, bakışlar da, akıl da, ruh da gerçek anlamda özgürleşmez ona kalırsa.  

Yukarıdaki fotoğraf: Josh Applegate


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR