Komplo Üreten Bir Roman: Sıfır Sayı
26 Aralık 2019 Edebiyat Kitap

Komplo Üreten Bir Roman: Sıfır Sayı


Twitter'da Paylaş
0

Aklımızdan geçenin bir an sonra doğrulandığı ya da boşa çıkarıldığı, sürüp giden tekrar hissinin hep yeni bir boyut kazandığı, böyle durumlarda olacağı gibi öncelik-sonralık ilişkisinin bulandırıldığı romanın bütün “hareketi”, aksamayan hız ve devinim güdüsünden besleniyor.

Sıfır Sayı Umberto Eco’nun önceki romanlarına kıyasla pek hacimli değil, yine de yazarın sevdiği temalar arasında hızla ve belirgin bir ikna gücüyle gidip gelmesiyle yeterince tanıdık. Daha ilk sayfalardan, bu küçük romanın okurla bir oyun duygusu içinde gelişeceğini, zaman zaman şüphe ve bilgilerimizi yoklayıp buna koşut biçimde kendi yapısını açacağını, yazarını biraz da iyi tanıyorsak hayat, düşünce yollarımız ve elbette edebiyat hakkında bize bilgece bir şeyler bırakacağını hissederiz. 

Adını, henüz çıkmamış – ve belki de hiç çıkmayacak – bir sansasyonel gazetenin “deneme” baskılarından alan roman, Eco’nun en popüler iki yazınsal eğilimini hemen bir araya getirir: Bilgi ve paranoya. Anlatıcı Colonna’nın birtakım küçük kişisel takıntılarıyla başlayan hikâye, gazeteci Simei’nin ona sunduğu cazip bir iş teklifiyle yavaş yavaş basın dünyasının içsel ilişki ağlarıyla birleşir ve bu “sıfır sayı” gazetede kendisi gibi herhangi bir meslekte dikiş tutturamamış başka birkaç kişinin de katılımıyla söz konusu ağ, roman boyunca sürecek çift yönlü bir gelişim gösterir: Bölüm başlarındaki tarihlerden de anlaşılacağı gibi, bir yanıyla hatırlanan şeyler aynı zamanda hem kendi iç olay örgüsünü hem de dışsal gerçekleri beraberce işleyerek az çok devinen bir çizgi tutturmuştur. Özellikle ilk birkaç sayfada, daha gazete bahsi açılmamış ve anlatıcı kendi kişisel geçmişinden bazı kesitleri hatırlayıp dururken, roman nasıl bir düşünsel iklim içine gireceğimizi fazlasıyla sezdirir: Colonna saplantılıdır, kişilere güvensizdir, bol bol kendisi üstüne düşünüyordur ve asıl önemlisi, kurguya şema olacak biçimde “parabol”, “elips”, “düz çizgi” gibi kimi imalar, mantık yürütmeler, ardından bunları hemen çürütme hevesi, yinelenen ve bu anda farklı bir boyut da kazanan kimi obje isimleri ağır ağır dolgunlaşan hikâyenin içinde şöyle bir parıldıyordur. Birtakım ilişkiselliklere hazır olmamızı yazarın bizden beklediği o kadar açıktır ki, E. M. Forster’dan yapılan alıntı bile bizi buna inandırır: “Only connect!” diyordur bu epigrafta yazar. 

Böylelikle, yani iyi bir maaş karşılığı, iş kabullenilir ve Colonna’nın çalışma arkadaşları da birer birer belirir: Geceleri acil servislerde, polis istasyonlarında haber takibi yapanlardan başarısız kimi kadın dergilerine burç köşesi hazırlayanlara, içlerine sızmış bir ajan olabileceği düşünülen birinden ağır bir biçimde komplo tutkunu olan bir diğerine, tam olarak bu iş – ve romanın gelişimi – için hazır bekleyen hevesli birkaç “kaybeden” (Anlatıcı da kendini böyle tanımlar). Sonrasında da yoğunlukla göreceğimiz gibi bu insanlar arasındaki bağlar çoğunlukla iş vesilesiyledir ve her biri gazetede kendi alanını kapabilmek için manevralar yapar, iddialı haber yolları ararken kişisel, özel (ya da mahrem diyelim) yakınlıkları pek de göz önünde değildir. Bir süre sonra, sıradan herhangi bir romanın üzerine bir dünya inşa edebileceği bu konu hakkında yazarın da pek hevesli olmadığını anlarız. Eşcinsel imalarla başlayan Colonna ile “komplo teorisyeni” Braggadocio arasındaki dostluk çağrısı, ikisinin de hemfikir olduğu gibi içlerindeki tek etkili kadın Maia’nın güzelliği üstüne küçük bir sohbetle ilerler ve biri kadını bir yanıyla hafifserken diğeri açıkça sessizliğini korur. Colonna’nın Maia’yı göz hapsine aldığını görmemiz, ilerledikçe de açıkça işleneceği gibi, herhangi bir zorlukla karşılaşmaz (Braggadocio kadını düşünemeyecek kadar haberler arasında kaybolmuştur) ve iki adamın uzun uzun lafladıkları sokaklardan sonradan çok geçeceği bu kadınla ilişkisinin doğası aslında pek de kurcalanmaz: Evet, dikkatimiz elbette bir yönüyle bu tür durumlar üzerinedir – ne de olsa bir roman okuyoruzdur – ama bilginin ve paranoyanın derinliklerine nüfuz edebilmemiz için de aklımızı – tıpkı Braggadocio’nun aşırılıkla yapacağı gibi – olgulara, siyasal çalkantılara ve tarihe açmamız da beklenir bizden. Diğer bir deyişle, romanın bütün içsel yolları bizi dünyanın bilgisiyle karşı karşıya getirecek kadar “ciddiyetle” kurulmuştur. Bu örnek durumda aşk küçümsenmiyor (ülkenin bütün bir tarihsel iç yapısı, daha derin iç anlamları ve bağlantıları üzerine düşünen Braggadocio bile yapmaz bunu), aksine, sonlara doğru göreceğimiz gibi iki insan ve onların dünyayla ilişkisi konusunda güven bile aşılıyordur, ama açık ki Eco romanı saf bir duygu seliyle okumamızı çok da istemiyordur.

Roman çok ilginç ve tuhaf konusunun, kendi gelişiminin detaylarına fazlasıyla gömülmüştür ve asıl yeni bir söz de buralardan çıkar. Milan Kundera’nın ileri sürdüğü gibi bilgi romanın tek geçerli ahlâkıysa, bunu sonuna kadar irdeleme hevesindedir Umberto Eco. Gazete çalışanları arasında kişiselleşme eğilimi gösteren her sahne birdenbire bilgi yüklü birer akıl yürütmeye dönüşüverir (Colonna ile Braggadocio’nun kadınların güzelliği üstüne sohbeti, geçtikleri dehlizlerin kadınlar için tehlikeli olabileceğine dayalı daha esrarengiz örneklerle dolu bir sohbete evrilir). Kimi zaman tek bir cümlede hem romanın özetini hem de edineceği seyri sezeriz. Bazen de karakterlerin kişisel geçmişleri (mesela Braggadocio’nun kendi aile hikâyesi üzerinden yapacağı gibi) inatçı bir yaşama, dünya algısına – her ne kadar çarpık da olsa – ışık tutar ve bu durumda komplo düşünceleri bile başka türlü bir motivasyon kazanmış olur. Yine de alternatif dünyaların peşine düşen bu roman elbette hep gerçekçilik etkisi uyandırır (yoksa iddiasını kaybederdi) ve uzun uzun tarihsel spekülasyonların, çıkarımların ve gazeteye girebilecek haber buluşlarının arasında Braggadocio, Colonna’dan borç para isteyebilmekte, alamayınca da en azından hesabı ona ödetebilmektedir.

Kişiler bu kurmaca dünyada düşünsel çabalarıyla ve – gazete örneğinde olduğu gib i– haber üretebilme yetenekleriyle vardır ve haberlerinin üzerinde söz sahibi olabilecekleri her defasında vurgulanır. Bu durum da onları, diyelim hiç olmayacak bir çalışmayla komplo kuruyor olsalar bile, bir anlamda özgür ve bağımsız kılabiliyor. Ne de olsa, bir araya getirecekleri haberler okuyucuya hep daha fazlasını önerdiklerini düşündürür. Arşivler, kitaplıklar, kurulacak bağlantılar onları bekler ve gösterecekleri araştırmacı, bulup buluşturucu çaba aynı zamanda onların zihinsel doğallıklarını, mesleğe yaklaşımlarını, özgün tavırlarını belirler (açıkçası her şey olması gerektiği gibidir). Romanın bir yerinde bir tür beyin fırtınası yoluyla gazetecilerin her birinin mantıksal safsata, çarpıtma, yanılgı, önyargılar, hipotezler, neden-sonuç ilişkisi, ispat merakı gibi birçok “komplo” başlığına sığdırılabilecek “teoriler” üretiyor olmaları, onları, çok daha geniş düzeniyle bir büyük sistemin içinde kendi merkezî dünyalarını kurmaya yatkın kişiler haline de sokuyordur üstelik. Nitekim roman – bir ara Braggadocio’nun titiz akıl yürütmelerine oldukça fazla yer açmasıyla – ilerler ve bir sona yaklaşırken bu kişilerin kendi zihinsel dünyalarının (ya da haberlerinin) tek öznesi ve “kurbanı” olduklarını görürüz: Şüphelenilen kişi görünen o ki ajanlığını yapmış, Braggadocio gittikçe daha bir ciddiyet ve gerçek bağlantılar edinen haberleri yüzünden cinayete kurban gitmiş, Colonna yaşamını tehlike altında gören yoğun bir şüpheciye dönüşmüş, Maia ise başından beri sergilediği sağduyulu yanıyla onun korkularını yatıştırmaya girişmiştir. Gazete haliyle hiç çıkmamış, böyle bir “hile” yoluyla köşeyi dönmeyi planlayan patronları yüksek bir meblağla ortalıktan sıvışmıştır. Roman artık hayatın düşünsel bir karşılığı ya da “replikası” değil, ona temas edecek bir bileşeni olmuş; baştaki oyunsuluk, gerçeklerle karşı karşıya kalmıştır.

Anlaşılacağı gibi, Umberto Eco için paranoya zihinsel bir sorun (ya da hastalık) demek değildir. Bu yüzden de ciddiyeti, varılacak bir son olsa da mizah öğeleriyle sürekli geri plana da itebilir (romanın yarısından çoğu komplo örnekleriyle doludur ve kişiler bunları zevkle, inanarak, iştahla anlatıyorlardır). Onca akıl yürütme – okurun tarih bilgisini de önemseyerek – öyle açık ve seçik bir biçimde seriliyordur ki, zaten kendiliğinden bir mantık ve doğruluk yanılsaması üretiyordur. Bu durum romanın her an daha fazla edindiği “gerçekçilik” boyutuyla da ilgilidir tabii: Anlatılan dönemin İtalya’nın mafya sorunuyla çalkalandığı 1992 yılı olduğu düşünülürse, karakterlerin argümanlarının etkisi bir miktar daha önem kazanır, Braggadocio’nun öldürülüşünün bile bu anlamda tarihsel bir karşılığı ileri sürülebilir. Ama, elbette, bunlar her şeye karşın konu dışı kalacaklardır: Kendisinin bir kurgu olduğunu hiç gizlemeyen bu küçük kitap, tıpkı “hikâye içinde hikâye” anlatan bütün kadim metinlere açıkça nazire yaparcasına, komplo üstüne komplo üretir ve onlardan tek ve en büyük, iddialı farkıyla da esasında asla “konu dışına” çıkmaz, ki bu da kendine özgü bir bilgelik yoludur. Daha yazınsal, belki daha entelektüel. Yukarıda bahsettiğim kısa olay örgüsünün bile bunca askıya alınıyor oluşu, bu sayede romana başka türlü bir kimlik, başka türlü bir gerçeklik önerisi kazandırır.

Romanın olay örgüsüne bağlanabilecek kısımları (yakınlaşmalar, arkadaşlık imaları, aşk) kimi kez de hayatta ve bu romanın bazen hafife alıyor olduğunu düşünebileceğimiz herhangi klasik yapıda başka romanlarda açığa çıkacağı şekilde kişilerin birbirlerine doğrudan yönelen sözleri, jestleri ya da davranış biçimlerinden çok, anlattıkları şeylerin, haberlerin veya ürettikleri “senaryoların” içinde bir yerlerde sıkışıp kalmış, bazen parıldayıveren, çoğunlukla simgesel görünümlü öğeler üzerinden belirlenmiş gibidir. Her ne kadar taşıyıcı durumunda ve saf okurun algısını diri tutmaya hizmet ediyor olsalar da Eco’nun bu kısımlara pek de eğilmediğini görürüz (mesela Colonna ile Maia’nın sevişmeleri hiç anlatılmaz, sadece geçiştirilir). Sanki bütün bir roman bizi oluşum halindeki bir dünyanın seyrine sessizce kenardan bakmaya ve belki bu büyüyen yapının kurallarına dikkat göstermeye çağırıyordur. Dünya, hayatlarımız bu kadar giz barındırıyorken, kendimizle ya da basit gündelik ilişkilerimizle bir bağını kuracağımız “merkezde olma” duygusu da haliyle sorgulanacak, en iyi ihtimalle bu iki ayrı kutbun mesafesi durmadan anımsatılacaktır.

Ama tabii bu dünya bir yanıyla da içinden çıkabilecek bunca ihtimal ve komplo ağına hep başka türlü karşı-komplolar ile bir yanıt verir. Kurmacanın ya da bir oyun ve alıştırma duygusu içinde yavaşlıkla kendi mantığını oluşturan garip bir zihnin olmasa da hayatın karşılığıdır bu. Öyle ki, düşüncelerinizde aşırıya meylederseniz, gerçeklere, sarsılmaz olana ve tehlikeye de temas etmiş olursunuz (Braggadocio’nun sonunu hatırlayalım). Bu da bizi romanın başka bir argümanına götürür: Her şeyi nedenlerine ve nedenlerinin nedenlerine dek indirgeyecek olursak, bir biçimde kendi zihnimizin olmasa da eninde sonunda böylesine sarsılmaya izin vermeyecek bu dünyanın – kurumsallaşmış, oluşumunu tamamlamış, düşünsel bir mafyası bile türemiş bir dünyanın – esiri, bir kurbanı olabiliriz. Gazetecilikse gazetecilik, siyasetse siyaset tarafından. 

Son olarak, romanın öngördüğünü düşündüğüm bir okuma biçimi üzerine bir not: Sadece işlek bir zihnin – ve okuma sürecinin – değil, aynı zamanda şüphe ve paranoyaya batmış bir düşünüş şeklinin göstergesi olarak “hız” bu ince romanın bir başka belirgin öğesi. Özellikle seyrek bağlarla da olsa gelişen olay örgüsünün doğası böyle bir ritme dayanıyor. Aklımızdan geçenin bir an sonra doğrulandığı ya da boşa çıkarıldığı, sürüp giden tekrar hissinin hep yeni bir boyut kazandığı, böyle durumlarda olacağı gibi öncelik-sonralık ilişkisinin bulandırıldığı romanın bütün “hareketi”, hep bu aksamayan hız ve devinim güdüsünden beslenir. “Okurun rolü” ve kurmaca metinlerin bir yanlarıyla yorum üreten birer makineden ibaret olduğu üzerinde duran ve bu yönde kapsayıcı bir okuma kuramı da geliştiren Eco, bu son romanında ipleri ne bütünüyle okura bırakıyor ne de onunla giriştiği oyun sürecinde elindeki kartları açmakta kararsız davranıyor: Aksine, bütün bir roman düzeneği düşüncelerimizde durmadan yeni yollar açıp ilerleyen – biraz da metafizik – bir aygıt gibi işliyor ve dikkatli okurun hemen hiçbir ayrıntının dışarıda kalmayacağını kesintisiz fark edeceği bir döngüsellikle de kendi çemberini açık seçiklikle tamamlıyor. Bu anlamda Sıfır Sayı’ya kendi olası yorumlarına yine kendi içsel yapısından ayna tutabilen bir roman gözüyle bakılabilir ve okura düşen rolün de olay örgüsünün sırlarını birer birer çözmektense, bu sırların oluşumuna, birtakım daha üstün edebi ve düşünsel imkânlara nasıl destek çıktıklarına hep daha çok dikkat göstermek olduğu söylenebilir. Özellikle, sonlara doğru Braggadocio’nun tarihsel ve güncel kimi olgulara temas etmeye başlayan uzun araştırmalarını izlerken, okurun rolünün romanın geri kalanına kıyasla hayli belirsiz ve buna uygun biçimde komplike bir hâl alacağı bütünüyle öngörülmüş gibidir.            


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR