Konuştuğum Dil, Düşünce Biçimimi Etkiler mi?
3 Ağustos 2018 İnsan

Konuştuğum Dil, Düşünce Biçimimi Etkiler mi?


Twitter'da Paylaş
0

Konuştuğum dilin, düşüncelerime biçim verdiği doğru mu?

İnsanlar yüzyıllardır bu soruyu soruyor. Dilbilimciler bu konuya, 1940’larda Benjamin Lee Whorf isimli bir dilbilimci Arizona’nın kuzeydoğusunda kullanılan Hopi isimli bir Kızılderili dilini incelediğinden beri özel ilgi gösteriyor. Çalışmalarının sonucu olarak Whorf, Hopi konuşanların ve İngilizce konuşanların dillerindeki farklılıklar sebebiyle dünyayı birbirlerinden farklı gördüğünü iddia etmişti.

Öğrendiğimiz şey şu ki, bu sorunun cevabı oldukça karmaşık. Hatta bir nevi tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan meselesi. Kelimelerle ifade edemediğiniz şeyler hakkında düşünemez misiniz, yoksa onlar hakkında düşünemediğiniz için mi onları ifade edecek kelimelere sahip değilsiniz? Problemin bir kısmı da, yalnızca dil ve düşünceden ibaret olmaması. Kültür diye bir şey de var. Kültürünüz (yani beraber yaşayıp iletişim kurduğunuz insanlardan öğrendiğiniz gelenekler, hayat biçimi, alışkanlıklar) de düşünce ve konuşma biçiminizi etkiliyor.

Guugu Yimithirr isimli (Avustralya’nın Kuzey Queensland’inde konuşulan) bir dilde sol, sağ veya ön, arka gibi kelimeler yok. Bu dili konuşanlar, konum ve yönleri hep kuzey, güney, doğu, batı kelimelerinin Guugu Yimithirr dilindeki karşılıklarını kullanarak tarif ediyor. Yani asla bir çocuğun bir evin önünde durduğunu söylemiyorlar, onun yerine çocuğun evin doğusunda durduğunu söylüyorlar. Dolayısıyla, aynı zamanda da şüphesiz çocuğun evin doğusunda durduğunu düşünüyorlardır, oysa ki İngilizce konuşan biri çocuğun evin önünde durduğunu düşünecektir. Dilimiz, düşünce biçimimizi etkiliyor mu? Yoksa kültürel alışkanlıklarımızdaki farklılıklar hem düşüncelerimize, hem de dilimize şekil mi veriyor? Büyük olasılıkla kültür, düşünce alışkanlıkları ve dil, bir arada gelişmiş.

Problem yalnızca kelimelerle de sınırlı kalmıyor. İngilizcede, bir fiilin cümle içinde aldığı form geçmiş bir olayı mı yoksa şimdiki zamanda geçen bir olayı mı anlattığını söylüyor bize (Mary yürür / Mary yürüdü). Hopi dili, buna ihtiyaç duymuyor. Bunun yerine fiillerin aldığı form, konuşmacının bu bilgiyi nasıl öğrendiğine göre değişiyor. Yani ilk elden alınan bilgiler için (“acıktım” gibi) ve yaygın olarak bilinen bilgiler için (“gökyüzü mavi” gibi) farklı fiil formları kullanılıyor. Tabii İngilizce konuşanlar bu cümlelere başka bilgiler de eklemeyi seçebilir (“Mary’nin sınavı geçtiğini duydum” gibi), ama bu zorunlu değil. Whorf, bu farklılıklar yüzünden Hopi konuşanların ve İngilizce konuşanların olaylara birbirlerinden farklı baktıkları kanaatindeydi. Hopi konuşanlar bilginin kaynağına, İngilizce konuşanlar ise olayın zamanına daha çok önem veriyordu.

dil insan

Objeler de farklı dillerin sözdizim kurallarına göre farklı şekillerde ele alınıyor. İngilizcede, (fasulye gibi) bazı nesneler “sayılabilir” hale getirilip çoğullaştırılıyor (fasulyeler), ancak bazı diğer nesneler “kütle” olarak ele alındıkları için çoğullaştırılamıyor (iki bardak pirinciniz olabilir ama pirinçleriniz olamaz). Japonca gibi başka diller, nesneleri bu şekilde ayırt etmiyor. Bunun yerine, her nesne için “iki kap” gibi sınıflandırıcılar kullanılıyor. Araştırmacılar, dilin bu özelliğinin İngilizce konuşanları maddeler ve bireysel objeler arasındaki fark hakkında daha bilinçli hale getirip getirmediğini araştırıyor.

Bir örnek daha: Whorf, İngilizcede zaman sayılabilir parçalara bölündüğü için (üç gün, dört dakika, yarım saat) İngilizce konuşanların zamanı düz, aralıksız bir akıntı yerine bir objeler grubu (saniyeler, dakikalar, saatler) olarak ele aldığını düşünüyor. Diyor ki bu, zamanı biriktirilebilir, harcanabilir veya kaybedilebilir “şeyler” olarak görmemize sebep oluyor. Hopiler ise zamandan bu şekilde bahsetmedikleri için onu farklı görüyorlar; onlar için zaman, kesintisiz bir döngü. Ancak bu, dilimizin bizi zamanı belli bir şekilde görmek zorunda bıraktığı anlamına gelmiyor. Zaman algımız dilimizi etkilemiş olabilir, ya da kültürümüzde zamanı ele alış biçimimiz hem dilimizde hem de düşüncelerimizde gözlemlenebiliyor olabilir. Dil, düşünce ve kültür bir örgünün üç tutamını oluşturuyor ve her biri bir diğerini etkiliyor olabilir.

Ama insanlar dillerinde düşünüyor, değil mi?

Genellikle, evet. Ama hep değil. Aslında kelimelerle tarifi zor olan zihinsel resimler ve hisler de hayal edebilirsiniz. Bir senfoninin sesini, armutun şeklini, ya da sarımsaklı ekmeğin kokusunu düşünebilirsiniz. Bunların hiçbiri, dil bilgisi gerektirmez.

Yani onu anlatacak bir kelimem olmasa bile bir şey hakkında düşünebilmem mümkün mü?

Evet. Mesela renkleri ele alalım. Sonsuz sayıda değişik renk var, ve hepsinin kendi adı yok. Eğer bir kutu kırmızı boyanız varsa ve ona yavaş yavaş, damla damla mavi boya eklerseniz, renk yavaşça kırmızımsı bir mora, ardından mora, ardından da mavimsi mora dönüşmeye başlar. Her damla, rengi bir parça değiştirecektir. Ancak renk birdenbire kırmızı olmayı kesip mora dönüşmeyecektir. Renk spektrumu mütemadi olsa da, dilimiz değildir. Dilimiz, renk spektrumunu “kırmızı” veya “mor” olarak parçalara ayırmamızı gerektirir.

Yeni Gine’deki Dani halkının dilinde, renk için kullanılan yalnızca iki temel kelime bulunuyor. Biri “koyu” renkler için (mavi ve yeşil dahil olmak üzere), öbürüyse “açık renkler” için (sarı ve kırmızı dahil olmak üzere). Onların dili, renk spektrumunu bizimkinden farklı parçalara ayırıyor. Ancak bu, sarı ve kırmızı arasındaki farklı göremedikleri anlamına gelmiyor. Araştırmalar, Dani halkının renkleri İngilizce konuşanlar kadar ayırt edebildiklerini gösteriyor.

Rusça’da, açık mavi ve koyu mavi için iki farklı kelime var. Bu, Rusça konuşanların bu ikisini farklı renkler olarak gördüğü anlamına mı geliyor? Peki ya ikisi için de “mavi” kelimesini kullanan İngilizce konuşanlar, bu ikisini aynı renk olarak mı görüyor? Belki de. Pembe ve kırmızı sizce farklı renkler mi? O zaman dilinizin etkisi altında kalmış olabilirsiniz, çünkü aslında pembe yalnızca açık kırmızı.

Yani dilimiz sadece bize sunduğu kelimelere bağlı kalarak düşünmemize sebep olmuyor, ama değişik şeyleri nasıl gruplandırdığımız üzerinde bir etkisi olabilir. Konuşmayı öğrenen bir çocuğun yapması gerekenlerden biri, etrafında gördüklerinin hangilerinin adının aynı olduğunu anlamak. Ailenin St. Bernard’ının “köpek” olduğunu öğrenen çocuk, bir inek gördüğünde ikisinin aynı şey olduğunu düşünüp ona da “köpek” diyebilir. Ya da belki de komşunun chihuahua’sının da bir köpek olduğunu anlayamayabilir. Çocuk, “köpek” kelimesinin hangi kümeyi kapsadığını öğrenmek zorunda. Benzer şeyleri gruplandırıp onlara aynı ismi vermeyi öğreniyoruz, ama nelerin birbirine aynı isimle hitap edilecek kadar benzediği dilden dile farklılık gösterebilir.

Bir diğer deyişle, dilimizin bizim üzerindeki etkisi neyi düşünebildiğimiz ya da neyi düşündüğümüzden çok, gerçekliği nasıl kategorilere ayırıp onlara hangi etiketleri yapıştırdığımızla ilgili. Ve bu sebeple kültürümüzün, dilimiz üzerinde de düşüncelerimiz üzerinde de büyük olasılıkla oldukça etkisi var.

dil insan

Peki ya Eskimo dilinde kar anlamına gelen onca kelime?

Eskimoların kardan bahsetmek için kullandığı düzinelerce (ya da belki de yüzlerce!) kelime olduğunu duymuş olabilirsiniz. İnsanlar, bu iddiayı genellikle dünyayı görüş biçimimiz ve ondan bahsediş biçimimiz arasındaki yakınlığa dikkat çekmek için kullanır. Ancak Eskimoların, kar için kullandığı yüzlerce kelime olduğu gerçek değil. İlk olarak, zaten yalnızca bir tane Eskimo dili yok. “Eskimo” olarak bahsettiğimiz insan topluluğu İnuit ve Yupik dil ailelerinin çeşitli dillerini konuşuyor. Ve tek bir dilin tek bir lehçesini ele alsak bile, kar için İngilizceden daha fazla kelime kullandıklarına dair bir belirti bulamayız. İlk olarak, neyin “kelime” sayıldığını sormamız gerekir kendimize. İngilizcede “kartopu” gibi birleşik sözcükler elde etmek için kelimeler birleştirebilir, “bükünlü” sonlar kullanıp “karlı” gibi kelimeler elde edebiliriz. Eskimo dillerindeyse, İngilizceden çok daha fazla kelime yaratma yolu var. Yani tek bir kök kelime (“kar” gibi), buna bağlantılı yüzlerce kelimenin temelini oluşturabilir. Ancak bunların hepsini ayrı kelime olarak ele almak, çok da adil değil. Eğer yalnızca kök kelimeleri sayarsanız, bu dillerin aslında İngilizceden çok da farklı olmadığını görebilirsiniz. Ne de olsa İngilizcede de kar tarifi yapmak için kullanılan pek çok kelime var; kar, dolu, sulusepken, tipi, çığ gibi, ve eğer kayakçıysanız büyük ihtimalle çok daha fazlasını biliyorsunuzdur.

Yani farklı bir dil öğrenmek düşünce biçimimi değiştirmez mi?

Çok değil, ama eğer bu dil sizinkinden çok farklıysa, başka bir kültür ve yaşam tarzı hakkında fikir verebilir size.

Çevirden: Zeynep Kazmaz

(Linguisticsociety)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR