Kör Yazmak
18 Ekim 2019 Edebiyat

Kör Yazmak


Twitter'da Paylaş
0

Yazarım geceleyin. Yazarım: Gece. Öyle büyük bir tanrıça ki Gece, en sonunda bir gün vücut bulup oyunlarımdan birinde sahneye çıktı. Gece benim öteki günışığımdır. Öğleyin gözlerim açıkken bile görmemeyi beceririm.

Günışığı dediğimiz şey görmemi engelliyor. Güneş ışığı, gönül gözüyle görülen ışığa körleştiriyor beni. Parlak günışığı duymamı engelliyor. Görüp-duymamı. Anlaşmamı. Kendimle. Seninle. Gizemlerle.

Yazı yazmaya koyulmam için gözümü alan, beni gözlerimden yakalayan ve onları kocaman çiğ görüntülerle dolduran şu yoğun ışıktan kaçmam gerek. Gösterileni görmek istemiyorum. Gizleneni görmek istiyorum. Görünenin arasında saklananı. Işığın tenini görmek istiyorum.

Bir şeyleri ele geçirme uğraşındaki bakışımı oyalamadan yazamam. Oyalanarak yazarım. Koparak.

Ne zaman yola koyulsam (yazmak bir kalkış, gemiye biniş, sefere çıkıştır her şeyden önce), dünyadan ve gündüzün sosyalliğinden kaçıp saklanırım basit bir sihirbazlık numarasıyla: gözlerimi, kulaklarımı kaparım. İş tamamdır: halatlar kopmuştur. O anda artık şu politik dünyadan değilimdir. Politik dünya yoktur artık. Gözkapaklarımın gerisinde başka yerlerdeyimdir. O başka yerlerde öbür ışığın hükümranlığı vardır. Öbür ışıkta yazarım ben.

Gözlerimi yumduğumda geçit açılır, karanlık boğaz açılır, ben inerim. Ya da daha doğrusu iniş başlar: ilkel boşluğa emanet ederim kendimi, beni alıp götüren güçlere direnç göstermem. Tür yoktur artık. Kulaklarını dikmiş bir şeye dönüşürüm.

Yazarım geceleyin. Yazarım: Gece. Öyle büyük bir tanrıça ki Gece, en sonunda bir gün vücut bulup oyunlarımdan birinde sahneye çıktı. Gece benim öteki günışığımdır. Hayatımın en olağanüstü yarısıdır. En savurgan. Ona duyduğum hayranlık ve tutkuyla gündüzü gece eylerim. Öğleyin gözlerim açıkken bile görmemeyi beceririm. Önüm sıra harika bir av hayvanı gibi kaçan bir düşünceyi kovalıyorsam, gözlerim onun gölgesinin kayıp gittiği nötr ve boş uzamı görür sadece.

Hélène Cixous

Gözlerimin çevremi, dostlarımı, kitaplarımı, dinleyicilerimi göremeyebilmesinin benim bilmediğim bilimsel bir açıklaması vardır kuşkusuz.

Dünyayı görmemek durugörünün önkoşulu. Peki ama görmek ne demek? Kim görür? Kim görmeyi bildiğini sanır?

Bütün insanlar birbirlerine göre kördür. “Görenler” görmeyenlerin gördüklerini ve görmediklerini görmez. Görmemek de bir görmedir. Kör görür. Kör olmayan ben körün gördüğünü görmüyorum. Köre göre körüm.

Kör ya da ileri derecede miyop olmamak bir tür körlüğe yol açar.

Talihsizlikten ya da gizli bir talih eseri, ileri derecede miyop doğmuşum ben. Kör, benim yakınım, kuzenim ve dehşetim oldu hep. Azıcık daha ilerleseymiş miyopluğum, ben oydum şimdi.

Miyopluğum durugörümün sırrı. Kadınım ben. Ama kadın olmaktan önce miyopum. Miyopluk benim sırrım. Sır mı? Ama ya açığa vurursan? İtiraf edilse bile sır bozulmuyor: ileri derecede miyopluk ileri derecede miyop olmayanlar için kavranılmaz bir şeydir. Ben miyop masonlar locasına mensubum.

Ama iyopluk rtalığı ece ılmaya yetmez.

Gözlerimizi yumalım. Gece beni yakalıyor. Nereye gidiyoruz? Öteki dünyaya. Hemen yan tarafa. Öylesine yakın ama erişmesi öylesine zor. Ama bir hamlede vardık. Öte taraf. Bir gözkapağı bir zar, iki krallığı ayırıyor birbirinden.

Benim miyop adım Miranda. O Brave New World diye haykırarak bulanıktan nete geçiyorum. Yanılsama! Elbette. Benim için önemli olan görünüş değil, geçiş. Şu Geçiş sözcüğünü seviyorum. Bütün geçiş parolaları bütün geçen ve geçiren sözcükler, gözkapağından geçip kendi bedenlerinin ta içine giren sözcükler benim sihirli animot’larım.1 Aşk iksirlerim. Yanılsama ile de geçiliyor. Yanılsama adını seviyorum.

Şafakta yarım yamalak uyanmış ama ayakta duruş tarafına henüz geçmemişken, henüz dört ayak üstünde ve koşar adım giderken, hâlâ uykuya bürünmüş iki büklüm, ama çoktan çağrılmışken, frene basıyorum, günışığına doğru yavaş mı yavaş kayıyorum. Geceyle gündüz arasında uzun ömürlü ama kırılgan uzun bir bölge var, öyle bir bölge ki ayıkken uyunabiliyor orada, iki ayak üstünde dururken bile hâlâ hayalet olunuyor, içimizde iki krallık arasındaki kapılar orada henüz yok, geçip gitmiş olacak olan sağ kalıyor, kalıyor, stays (ah, Fransızcada bu sözcüğün eksikliğini çekiyorum), steht. Tüy gibi hafif Esrime.

Fazla ani bir hareketin paramparça edebileceği kırılgan bölge, gündüzün sakinlerinden biriyle fazla ani bir karşılaşmanın def edebileceği sihirli saat.

O zaman yazdığım şey ne sınır tanıyor ne tereddüt. Sansürsüzce. Geceyle gündüz arasında. Mesajı alıyorum. Titremeden alıyorum. Günün parlak aydınlığında cennete özgü çıplaklığa sahip olamazdım asla. Ancak çıplakken alınabilir mesaj. Hayır, soyunukken değil. Giyim kuşamdan önceki çıplaklık.

Sonra siperliği gözlerimden çekiyorum, çıplak gözlerimi dünyaya doğru çeviriyorum. Ve görüyorum. Görüyorum! Çıplak gözle, coşkunluğun ta kendisi bu. Görmeme’den dünyayı-görme’ye geçiyorum. Dünyanın yüz hatları belirginleşiyor, su yüzüne çıkıyor, algılanmamışlıktan varoluşa geçiyor. Ani, şimşek gibi, var edici geçiş. Gördüğümü hissediyorum. Gözler en güçlü en narin eller, tüy gibi Oraya dokunuyorlar. Oradan bir ben’in bana geri döndüğünü hissediyorum.

Ben durugören ruhum ile senin arandaki karşılaşma noktası mı oluyor öyleyse? Siperliği kaldırıyorum ve işte: dünya benim için ayağa kalkıyor. Bana verildi. Dünyanın bağışı. Bu ani kalkma sırasında bana verilen şey hem dünya hem bağışlama. Dünya diyorum: onun yüzü: fiziksel dünya. Manzarası.

***

Not ediyorum, yazmak istiyorum, önce, anlatının soğumuş zamanından önceki, hâlâ kaynaşma halindeki zamanda. Hissettiğimiz ve henüz adı konmamış zamanda. Sahne en derinlerde, hengâmeyle, hamlelerle. Dizler birbirine çarpıyor, yürek tutuşuyor, büyük bir itme, büyük bir çekme, daha sonra yatışıp isme dönüşecek. 

Şimdi yazıyorum. Yani karanlık iç yumuşaklığımda, yaklaşan bir kitabın hızlı adımları iz bırakıyor. Yakala beni diye bağırıveriyor

Koşu yeniden başlıyor. Karşımda

Kitabım yazılıyor. Yaratılıyor. Gizli saklı. Şen şakrak ve güle oynaya. Peşinden geliyor muyum diye dönüp arkasına bakıyor.

Kendini yaratırken benimle eğleniyor. Şu da onun sırrı: yaratılışın kanıtı gülmedir. Hayretle karışık hayranlık var ruhun sayısız titreşimlerinin meydana gelmesini, toplanmasını, sözcükler halinde billurlaşmasını hissetmekte, Lucretius’un bize düşünü kurdurduğu atom yağmuruna tanık olmakta. Milyonlarca işaret yağıyor ve peş peşe dökülürken birbirine tutunuyor. Not ediyorum. Kendilerine adanmama yol açan aşkla ait olduğum varlıklara nasıl “aşkım” diyorsam, “kitabım” diyorum ona da, çünkü kendini yakalatsın istiyorum, okşayayım istiyorum, kendini okşatsın. “Aşkım”, dinle, ben aşkım diye haykırınca, aşkım, bu, sen benimsin değil de ben seninim demek oluyor.

Not ediyorum, yazmak istiyorum, önce, anlatının soğumuş zamanından önceki, hâlâ kaynaşma halindeki zamanda. Hissettiğimiz ve henüz adı konmamış zamanda. Sahne en derinlerde, hengâmeyle, hamlelerle. Dizler birbirine çarpıyor, yürek tutuşuyor, büyük bir itme, büyük bir çekme, daha sonra yatışıp isme dönüşecek. Ama önce tutku var. Ortak kaderimiz. Bağla(n)madan önceki fırtına. Bana-azap-veren-nedir-bilmem evresi. Sinirlerin tükenmez tezahürü. Karmaşa ve doruklarla. Öfke. Yürek parçalayan sevinç. Kaygı içinde umut. En derinlerde gizlenen ruhumuzu resmetmek istiyorum. Sözcükler çoktan mevcut. Ama özel adlar yok daha. Zaten burada, önce, hiçbir şey özel değil. İşte bu yüzden kitaplarım başlıksız. Bir başlık vermek bir sahiplenme edimidir. Benim yazıcısı olduğum kitaplar herkese aittir.

Air France’ın bir kadın çalışanı bana telefonda şöyle diyor: kitaplarınızı seviyorum çünkü içime dokunuyor. İçime dokundu bu. Kadının içine dokunması benim içime dokundu. Hepimiz severiz dokunmayı – dokunulmayı. Özellikle de bakışı yumuşak ve şiddetli olan kitapların içimize dokunmasını. Kedimin dişi kedimin, kedisi olduğum dişi kedinin yumuşak ve yabani dokunuşuna heyecan ve özlemle dokunuyorum, hem aramızda sahiplenme yok, sadece atıfet anları var, teminatsız rehinsiz bir sonraki âna tek bir bakış bile yöneltmesiz. İşte zevk bu. Hemen şimdi.

Arkamda büyüyüp arkama geçen şehirler ve ormanlar arasından yükselen seslerden ve uzaklardan gelen sahneler sırtımın kapısına yığılıyor, uysal bir duyarlığın geniş sofasına giriyorlar ben ideal bir eşeğim sadece, taşırım ve işitirim itiraf edeyim ki işim kabullenmedir başlıca organlarım: kulaklarım ki geniş uzayabilen kadife gibi gerekli boyda, hem de cesur ve hiç kapanmaz, bir de gene birer kulak olan gözlerim vardır. Gerisi, üstteki yürek ve alttaki yürek, telefon santraline bağlıdır. Her şeyi kulakla yakalarım, mırıltıları, en muammalı cümleleri ve de kulak zarıma bir damla zehir konduğunda bütün varlığımı sarsan öfkeleri. Dikkat çünkü her şeyi ama her şeyi duyarım. Söylenen her şeyi. Söylenmeyip de başka türlü söylenen her şeyi.

Telefona yığınla kitap borçluyum, en azından birini iade edeceğim. Umarım bu olur.

Hayaletimsi partnerime geri dönecek olursak, büsbütün görünmez ve betimlenmez ama kendisi bir ses olan partnerimle sohbetimizin sonunda, iki ses için tek ismimizin olduğu sohbet sırasında ki o da benim ismimdi ve ikimiz de bizi bir şemsiye gibi kaplayan bu isim altında birleşmiştik, sohbetimizin sonunda ayrılmadan önce ona adını sormam gerektiğini düşündüm; ama belki de sormamalıydım. Adınız ne acaba dedim en yumuşak tonda ama yumuşaklığa rağmen ayrılığın o ufak yarası açıldı yine de ve ben öyle olsun istememiştim. O ise utana sıkıla adının içine geri döndü ve kendisini sanki hâlâ kapının arkasına hapsedilmiş hissediyormuşçasına adını bana doğru çevirdi. Ben de bunun üzerine yüksek sesle adını söyledim, adım yok benim diyordu o ben de kimsenin yok diyordum, sadece sözcükler ve cümleler var ellerle ve dudaklarla ve gözkapaklarının altında gözyaşlarıyla, adlar birer patlayıcı olduğuna göre düşmanlıktan vazgeçirebilmek gerekirdi onları, ister özel olsun adları, ister kibir ve saldırganlık, tıpkı saygıdeğer dışkılar gibi defedilmesi gereken, adlardır diyorum ve de elinden kuvvetlice tutup iki sesli güneş şemsiyesinin altına getirmek için usulca adını söyledim. Nihayet serüvenimize sekte vurunca yeniden birlikteydik.

Benim işim heyecanlarımızı yazılara aktarmak. Önce hissederiz. Sonra ben yazarım. Bu yazma edimi yazarı yaratır. Yazardan önce meydana gelen yaradılışı yazarım. Yaradılışı nasıl yazmalı? Hemen öncesinde mi? Yazmak üstüne yazarım ben. Öteki ışığı yakarım.

Hayat nasıl başımıza geliyorsa bu da öyle meydana gelir, boralarla, olaylarla, aralıklı öğelerin tortusunu bırakarak. Yine de bağ mevcuttur: soluk alıp vermelerin silsilesidir. Ara vermelere devam eder. 

Lime lime yazmak, fırtına bulutlarıyla, görülerle, sert fasıllarla, hem şimdiki zamanda hem de çok uzak bir geçmişte, tahminle, fiillerin zaman kiplerinin hakiki kaosunda, tanrı adımlarıyla yılları ve okyanusları aşarak, sağımda geçmiş solumda gelecekle, akademilerde yasak bu, kıyametlerde caiz. Böyle bir zevk. Gizliden gizliye ilk zamanlarla bağını koparmamış olan herkes bir cildin mutena maskesi altında o zamanların sihirli evresinin devliklerine kavuştuğunda çok mutlu olur.

Hep orada, düşüncenin hemen ardında, gözkapaklarının arkasındadır kraliçesi şiirsel özgürlük olan krallık, makul ve demokratik denen toplumda yurttaşlık hakkı olmayan bütün o değerlerin yeniden doğrulandığı krallık. Orada şunlar söylenebilir: adalet, hakikat, aşk, bağışlama, sorumluluk; hukukun, realpolitiğin, çatışmanın, nefretin, yalanın, sorumsuzluğun demokratik olarak yönettiği şehirde gülünesi bir dilde konuşulabilir.

Hayır, ben size ideal bir krallığın tablosunu çizmiyorum. Öbür tarafta kötülükle birlikte iyilik var. Kötülüğün içinde iyilik, iyiliğin içinde kötülük, hele hele: güçlük. Öbür taraftaki yaşam güçtür, biraz yalnız ya da çok yalnız hisseder kişi kendini, filozof Kierkegaard’ın mutlak dediği şeyin ­yamaçlarını tırmanırken. İbrahim’e eşlik eden eşek olmasaydı tırmanış cehennem gibi olurdu. Ama eşek var. Terke bir sınır koyan hayvan – ileride yine söz edeceğim ondan. Kutsal Kitap İbrahim’in Moriya dağında eşekle yaptığı sohbeti aktarmıyor. Bu da beni şaşırtmıyor. Oysa onları takip etmek yeterli. Konuştukları işitiliyor. İbrahim’le birlikte eşeğe söz vermek isterdim. Bir eşeğe saçma sapan şeyler söylenmez, aynı fikirde misiniz? Bir kediye de söylenmez. Sadece bir başka insana söylenir, sadece bir başka insanla gevezelik edilir, konudan sapılır, sadece bir başka insana yalan söylenir.

Eşekleyken aslolana gidilir, hem de hemen.

Ben eşek üstün(d)e yazıyorum.

***

Bu kitabın nasıl olacağına ilişkin hiçbir fikrim yoktur. Ama çabucak sahneler, cümleler toplaşır ve ben aşağı yukarı yirmi sayfayı henüz yazıya geçirmişken kitabın içeriğini değil, yönünü, yollarını ve ezgisini keşfederim.

Şu anda geçiş yolculuğunun gizemlerini kapmaya çalışıyorum size ifşa etmek için, bilincimden ve elimden çok daha hızlı giden şeyi not etme denemesi bu. Ama – geçiş, tesadüf eseri, izler bırakır. Çabuk olmak gerek. Hem öğrenmeye vakit de yok.

Komuta etmiyorum, kavramlamıyorum, beni geride bırakanı kovalıyorum. Dört tavşanı birden tırısa kaldırdığım oluyor ve bu yüzden soluk soluğa kalıyorum, eğri büğrü oluyorum. O zaman mola verip soluklanıyorum.

Yazarken, mola hariç, hiçbir şeyi mahsus yapmam. Tek kasıtlı müdahalem ara vermedir. Koparmak. Kesmek. Bırakmak. Kesmek sonradan edindiğim bir hüner. Ondan daha doğal ve daha gerekli bir şey yok. Memeli olsun bitki olsun bütün canlılar yaşamı yeniden başlatmak için kesip budamak gerektiğini bilir. Canlı yerden koparmak. İyilik yapmak için kötülük yapmak.

Dilde sıçramayı, kısaltımı, eksiltiyi ve bağlaç kullanmamayı sever ve uygularım. Hız namussuzluğa karşı bir savunma yoludur. Çok yavaş oynayan bir tiyatrocu yalan söylüyordur. Ama elbette aynı tarzda, sözcüklerini yuta yuta, çok hızlı oynayan bir tiyatrocu da yalan söylüyordur.

Hélène Cixous

Namuslu bir müzisyen gibi hızlı ve doğru oynamalı dille. 

Dilin, mübarek olsun, sayısız hızlanma kaynağı vardır, şimşekten hızlı giden yaşamsal süreçlere de böyle yaklaşır. 

Bu hız yüzey hızı değildir. Derine vurur. Lütuftur bu. Bende deyimsel bir lütuf var. Neden ya da nasıl bağışlandı bana bilmem. Alırım bu lütfu ve bakıp büyütürüm.

Benim kaydetme yavaşlığıma göre fazla hızlı gelir metin üstüme. Ne yapmalı? Sağanağı notlar halinde yazıya aktarırım. Cümlem bu telgrafçılıktan bir şeyler taşır.

Bir kitap çabuk yazılır. Bu kitabı yazmak ne kadar zamanınızı aldı? Uzun bir zaman var, bir de kısa bir zaman var. Bütün ömrümü de ilave edin.

Gebelik ve doğum var. Kitap hazır olduğunda tam gaz yazılır. Ben hep çabuk ve acısız doğum yaptım – tam vaktinde.

Ama öncesinde, günışığına çıkacak olan, nerededir, nasıl hazırlanır? Ben onu hissetmem. Rahim herkestir. Çocuk sağdan soldan meydana gelir. Aylarca, yıllarca. Ben değilim, benim düşünen bedenim ile yaşayan olayların kesişiminde salgılanır o şey. Ben sadece kapı olurum, sözün taşıyıcısı olurum. Dilsel alıcı olurum. 

Doğumun çok yaklaştığı an gelir. Bir yazma arzusu yükselir bedenimde ve gelip kalbimi doldurur. Her şey daha hızlı çarpar. Beden tepeden tırnağa hazırlanır. Kızıma “Canım yazmak istiyor” derim. Bu ne geri çevrilebilir ne içimden sökülüp atılabilir. “Aklıma bir fikir geldi” demem. Bu kitabın nasıl olacağına ilişkin hiçbir fikrim yoktur. Ama çabucak sahneler, cümleler toplaşır ve ben aşağı yukarı yirmi sayfayı henüz yazıya geçirmişken kitabın içeriğini değil, yönünü, yollarını ve ezgisini keşfederim.

Bazen şöyle demeye hazırlanırım: “Söyleyeceğim şeyler var” derim kendime. İki üç gün böyle hazırlarım seminerimi. Günü geldiğinde, öngörülenden bambaşka gelişir olaylar: söylediğim söylemeye niyetlendiğimden son derece uzaklaşmıştır. Bazen birisine temel, karmaşık şeyleri sevdiğimi söylemek isterim. Bunları not ederim. Birazdan telefonda söyleyeceğim. Telefonumuzda söyleyeceğim. Telefonumuz, durdurulup masanın üstüne elimin yanına konmuş eşeğimizdir. Ortak kutsallığımızın kabuğudur, ses ötesi arabadır, kişisel hayvanımızdır, telefon denen varlık çok bedensel ve çok tinseldir, kısacası bir yandan dışarıdaki derme çatma kulübemiz bir yandan da hem mucizelerle yüklü bineğimiz hem de en içsel şans oyuğumuz olacak kadar akıllıdır. Birbirinden uzak iki kişi arasında sohbeti-sağlayan-bu-aygıttan daha canlı daha sıradan daha tanrısal daha hayran-olunası-ve-dehşet verici daha bildik ve daha bilinmedik bir şey yoktur. Nesnenin kendisi sığırın omuz kemiğine benzer. Arayan abone ile aranılan abone arasında

Şimdi telefon çalıyor. Sensin arayan. Seninleyken gevezelikten hep kaçınırım çünkü yaşamın önünde düşüp ölür gevezelikler. Aslolanı söylemek için acele ederim, yoğunluğu yüksek bir cümle fırlatırım, senin gizemli derin içselliğine gömülür. Bir duanın olanca ağırlığıyla. İşte. Cümle şimdi senin iç sessizliğinde yolculuk ediyor. 

Umulan bir amaca asla ulaşılmaz. Ama umulmayan bir amaca ulaşılabilir. Bazen bu bana güzel sürprizler hazırlayabilir.

***

Rüzgârların iyice allak bullak ettiği bir saatti ve ben, yalnız başıma, kulaklarım rüzgârın koca tekmeleriyle itile kakıla, başımı eğmiş yol alıyordum kâğıt üstünde. Yazmakla uğraşıyordum: Ama telefon çalıyor. Ve şöyle yazdım: sensin arayan. (Telefon demek istiyorum.) İşte o sırada telefon çaldı, şu telefon, sendin arayan. Sendin! Makaraları koyverdim. (Söylemek gerek ki senin arayacağını beklemiyordum.) Sendin arayan, ben de sana şöyle dedim: ey aşkım yazmakla uğraşıyordum: ama telefon çalıyor. Sensin arayan. Sen de bana şöyle diyorsun: olamaz! – Yemin ederim! diyorum coşkuyla. Sen de bana şöyle diyorsun: ama emin misin bunlar dışarıda mı oluyor, yoksa metnin içinde mi?

Bu noktada, devam edemem. Dışarısı nerede meydana geliyor ya da metin içeride mi bilmem, içerisi dışarıda mı ya da metnin kendisi dışarısı mı, ya da dışarısı metnin içinde mi. Olup bitenler yazıldığı zaman işte bunlar olup biter. Ama emin olduğumu söyleyebilirim burada. Evet emin olduğumdan eminim.

***

Bir kitabın kafası ve ayakları yoktur. Bir giriş kapısı yoktur. Dört bir yandan aynı anda yazılır, yüz pencereden girilir içine. Kitap aşağı yukarı yuvarlaktır. Ama, yayımlanmak için, dikdörtgenler prizmasına benzemesi gerektiğinden, an gelir küre kesilir, yassıltılır, kareye dönüştürülür. Gezegene bir mezar biçimi verilir. Kitabın artık tek yapacağı şey, dirilişi beklemektir. 

Fransızcadan çeviren: Elif Gökteke

* L’Amour du loup et autres remords, “Conversation avec l’âne – Écrire aveugle”, Galilée, 2003, ss. 79-92. (Yazarın noktalama tercihlerine sadık kalındı. e.n.)

1 Ezgi Burgan’ın “Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkanı Üstüne Düşünceler” başlıklı makalesindeki (Moment Dergi, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültürel Çalışmalar Dergisi, 2017) dipnotu animot sözcüğünü açıklıyor: “Derrida bu noktada insan olmayan bütün hayvanları kapsamak üzere kullanılan ‘Hayvan’ [animal] sözcüğü yerine ‘animaux’ (hayvanlar) sözcüğüyle aynı şekilde okunan ‘animot’ sözcüğünü kullanır. Bunu yapmaktaki amacı, ‘hayvanlar’ adlandırmasındaki çoğulluğun tekil kipte de işitilmesini sağlamak ve böylece insandan kesin bir sınırla ayrılmış olan tekil bir ‘Hayvan’ kavramını bozarak, farklılıklara işaret etmektir (Derrida 2002, ss. 416-423).” (ç.n.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR