Kötü Bir İlkbahar: Fotoğrafların İçinden

Kötü Bir İlkbahar: Fotoğrafların İçinden


Twitter'da Paylaş
0

Modiano’nun romanlarında yarattığı uçucu, göreceli, belirsiz atmosferle inceden inceye kimlik sorunlarını kurcaladığı hep söylenir.
Erhan Sunar
Bir fotoğrafa baktığımızda, hatırlamakla hayal etmenin sınırları çoğunlukla birbirine karışır. Son yüzyılda fotoğraf teorisyenlerinin de parmak bastığı bir durum, olduğu gibi dondurulan bir geçmiş kesitinin yeniden şaşırtıcı bir biçimde nasıl olup da canlandırılabildiği gerçeği ise, bellekle, hayal gücüyle her zaman iyi bir işbirliği yapan bu belgelerin yanılsamalı doğasını yeterince açığa vurur. Nostalji hissiyle, aldanmayla, yeni bir cennet, bir “altın çağ” yaratabilme isteğiyle derinden derine bağlı ilişkisi, fotoğrafları hayatlarımızın olağan bir devamına dönüştürebileceği gibi, zihinsel bir durumun yansımasına, bir arayışa da vesile yapabilir. Kötü Bir İlkbahar, başından sonuna açıksözlü, olgularla hayal gücünün birleşeceği noktaları canlılıkla belirleyebilen yapısıyla en sonunda bir denge tutturuyor, zihnin dehlizlerinde kaybolacağımız hissini, her defasında, yorumlanan her bir yeni fotoğrafla, yeniden yaşamsal bir yolla geçmişe veya bugüne bağlıyor gibi görünse de, şaşırtıcı sonuyla bellek dediğimiz, işleyişi zaman zaman tam bir muamma olabilen kavramın hayatlarımızın asıl yönlendiricisi olabileceğini gösteriyor. Ünlü, ama ününü unutabilmeyi, bütünüyle gözlerden uzak bir yaşam sürebilmeyi amaçlayan, sık sık ortadan kaybolan bir fotoğrafçının, Francis Jansen’in, neredeyse bomboş stüdyosunda üç valiz dolusu fotoğraflarını kataloglamaya, fihrist defterleri tutmaya çalışan genç bir adamın zihninden izlediğimiz hikâyesiyle Kötü Bir İlkbahar, belleğin yanılsamalı yönüyle fotoğrafın gerçekçi yanını, sisler arasından bir belirip bir kaybolan bir görüntü, nihai bir öz, bir kaynak arayışı üzerinden birleştirerek hüzün verici bir yolculuğa dönüştürüyor. Fotoğrafçının deklanşöre basma sesinin bile duyulmaması, fotoğrafı çekilen kişilerin asla rahatsız edilmemesi görüşünde ve hep bir “doğal ışık” arayışı içinde olan, bütün mesleğini en sonunda yaşamın geniş dekorunda, dokusunda eriyip kaybolma güdüsüyle bir tutan Jansen’in peşinde, fotoğraflar ve hayallerle kendisi de yavaş yavaş başka birine dönüşen anlatıcı, bir yerde insan belleğini polaroid fotoğraflara benzetir. Otuz yıl sonra yeniden, yine bir ilkbahar gününde yoğunlukla Jansen’i hatırlarken, içinde bulunduğu zamanla fotoğraflarda, ilk kez buluşmuş oldukları zamanın şaşırtıcı bir güçle birbirine karışıp benzeşmesini, ancak bu yolla, polaroid fotoğrafların anlık, bir anda parlıyormuş gibi görünen renkleri ile açıklar. Yine tipik bir polaroid fotoğraf gibi, kalıcılıkları ve arşivlenme, düzenlenme, bir düzene sokulma işlemleri büyük bir soru işaretidir.
Francis Jansen hakkında bildiğim pek az şeyi anlatmak istiyorum,” diye başlayan roman, tarihsellikten kesitlerin, Robert Capa gibi gerçek kişilikler, Magnum Ajansı gibi kuruluşların ve olayların içinden...
Kötü Bir İlkbahar, Patrick Modiano’nun yalın, gösterişsiz, melankolik bir güzellikte ama bir yandan da belirsizliğe kapı aralayan üslubunu –fotoğraflar üzerinden– hatırlamanın kesintili, parça parça ve asla hızlıca bir bütüne varamayan işleyişine doğal bir destek unsuruna çeviriyor. Bununla, kurulan kısa, net cümlelerin belleğin had safhada soyut bir içerik taşımasına yardımcı olduğunu söylemek istemiyorum; aksine, kimi zaman adres titizliğine varırcasına açıklıkla verilen yer adları, tarihler, fihristlenecek fotoğraflara konulan isimler, arka yüzlerinde okuduğumuz detaylı bilgiler ya da ruh hallerinin ayrıntıları, bizi her defasında bellekle somut yaşamın, olguların birleşebileceği bir ara noktada tutmak istediğini yeterince gösteriyor. Bu anlamda, bu kısa romanda belleğin (anlatıcının değişmekte olan belleğinin) sıra dışı ya da “hastalıklı” bir yanı yok; yine de bir ilk sebebin peşine düşen bir dedektifinki kadar net olduğu da söylenemez – her ne kadar bazen araştırmaları böyle bir kuşku hali uyandırsa da. Zamansal sıçramalar, fotoğrafa konu olan yüzlerle şimdiki zamanda da kimi kez yapılan görüşmeler ve benzer gerçekçi ayrıntılar, kitabın asıl söylemek istediğinin hatırlamanın, fotoğraflardan güç alarak hatırlamanın, kişinin kendi zihninin daha içsel tarafına olduğu kadar bir başka varoluşa, yüze veya anlama da yakınlaşma çabası olduğunu ima ediyor. “Francis Jansen hakkında bildiğim pek az şeyi anlatmak istiyorum,” diye başlayan roman, tarihsellikten kesitlerin, Robert Capa gibi gerçek kişilikler, Magnum Ajansı gibi kuruluşların ve olayların içinden, en sonunda yitik bir anlama ulaşmaya çalışan anlatıcının çabası veya çıkarımlarından çok önce, bir anılar galerisinin varlığını ortaya seriyor. Ne var ki bu durum da yine anlatıcının yer yer oldukça muğlak bir hal alabilen tavrının bir parçasıdır çünkü gerçeklikleri içinde sunulan tüm bu kişi ve ilişkiler arasında neredeyse kurmaca olan tek kişi fotoğrafçı Jansen’in kendisidir. Romanın son kısımlarında, anlatıcının da itiraf edeceği gibi (“… şöyle böyle otuz yıl sonra, Jansen’in yaşına geldiğimde, artık telefonlara cevap vermeyecek ve tıpkı onun gibi bir haziran akşamı, bir hayalet köpekle birlikte ortadan kaybolacaktım”), son bir hamleyle ise, başından beri gerçek olaylar, yüzler, kişilikler ve fotoğraflar arasında dolanıp duran, yolunu bulmaya çalışan bu kişi de artık bir çeşit kayboluşun parçasına dönüşür.
Zihnimiz, ilişkilerimiz ve arayışlarımız asla son bulmayacak bir unutuş ve hatırlama döngüsünün bir parçasıdır ki...
Modiano’nun romanlarında yarattığı uçucu, göreceli, belirsiz atmosferle inceden inceye kimlik sorunlarını kurcaladığı hep söylenir. Bu romanında da, birinden diğerine geçilen fotoğraflara bakarken ve bir anlam vermeye çalışırken olacağı gibi, kişiler ve yüzler, bölük pörçük, biri diğerini tamamlayan veya boşlukta bir başına asılı kalan hikâyeler neredeyse resmigeçit yapar. Hayatın bir gerçeği midir yoksa romana merkez alınan fotoğraf-bellek ilişkisinin kurmaca bir yansıması mıdır, kararsız kalsak bile belki de emin olacağımız tek şey şu olur: Zihnimiz, ilişkilerimiz ve arayışlarımız asla son bulmayacak bir unutuş ve hatırlama döngüsünün bir parçasıdır ki, kendi hayatlarımızda bu gerçeğe istemsizce yaklaşacak olsak bile çoğunlukla ondan bir kaçış halindeyizdir. Fotoğrafını çektiği şeylere gösterdiği dikkat haricinde her şeyi unutmaya çalışan Francis Jansen gibi, ya da bu yarı hayal kişiliğin peşinde en sonunda kendi varlığını bütün bir dünya gerçekliği için bir unutuluşa çeviren anlatıcının kendisi gibi, bu temel gerçeğin bir parçası olduğumuz anda zaten arayışımız da kendiliğinden çözülmüş olur.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR