Kozmik Tokat: Tenzil-i Rütbe

Kozmik Tokat: Tenzil-i Rütbe


Twitter'da Paylaş
0

Ptolemy’nin kurduğu evren, 14 yüzyıl boyunca hüküm sürdü. Arada çatlak sesler çıksa da Vatikan gerekeni yaptı, çatlakları engizisyon mahkemeleri kapattı.

Hepimiz, evrenle aramızda eşsiz bir ilişki, özel bir bağ olduğu hissiyle büyürüz. Her şey ve herkes bizim etrafımızda dönüyordur. Bu, psikolojide de olağan bir durum olarak görülür çünkü gözümüzü açtığımız ilk andan itibaren etrafımızda algıladığımız her şeyin bizim için var olduğunu görürüz. Karnımız acıktığında ağzımızı açmamız, canımız sıkıldığında ise biraz zırlamamız yeterli olacaktır. Bu da “evren demek biz demektir” yanılgısı yaratır. Büyüyüp ergen oldukça, bizim gibi düşünen başka insanların da olduğunu keşfederiz ve diğer birçok insandan biri olduğumuzu görürüz. Dünyanın en iyi aşçısının annemiz, en güçlü adamının da babamız olmadığını anlamak çok uzun sürmez, ama imtiyazlı olduğumuz hissinden vazgeçmek pek de işimize gelen bir şey değildir. 

Geosentrik model

Aristo da benzer bir çocukluk yaşamış olacak ki öyle kolay kolay reddedilemeyecek güçlü iddialar atmıştı zamanında ortaya: Gökyüzünün sürekli hareket ettiğini, Güneş, Ay ve yıldızların her gün yerküre etrafında doğduklarını ve battıklarını söylemişti. Evren, bu hareketlilik dışında herhangi bir değişikliğe uğramıyordu. Ona göre de evrenin merkezinde olmalıydık.  Aristo'ya göre gökyüzünde mükemmel, değişmez özel bir göksel madde vardı. Bizim burada, yerkürede tahmin ettikleri dört element dışında bir şeydi o.  Su, hava, ateş, toprak dışında, orada gökyüzünü oluşturan beşinci bir mutlak element “göklerin tözü” vardı. 

Aslında Aristo’dan kısa bir süre sonra Sisamlı Aristarkhos açıkça dönen şeyin Güneş değil bizim yerküremiz olduğunu dile getirmişti: Merkezde olanın biz değil de Güneş olduğunu söylediği net olarak bilinmektedir. Ancak ikinci yüzyılda Ptolemy bir evren tablosu çizmeye teşebbüs ettiğinde, Aristarkhos’u değil Aristo’yu örnek alacaktı. Evrenin merkezinde olduğumuz bir tablo tabii ki kilise tarafından da desteklenecekti. Aristo'nun görüşleri ve Ptolemy’nin evreni, Aquinolu Thomas ve yandaşları sayesinde Ortaçağ Kilisesi tarafından tamamen kabul görmüştü. Ptolemy’nin kurduğu evren, 14 yüzyıl boyunca hüküm sürdü. Arada çatlak sesler çıksa da Vatikan gerekeni yaptı, çatlakları engizisyon mahkemeleri kapattı. 

“Gökyüzündeki yıldız sayısı arttıkça, hayali apoletlerimize taktığımız yıldız sayısı azalıyordu.”

Ancak on altıncı yüzyıla geldiğimizde Kopernik değişik bir görüş önerisinde bulunmaya cüret etti. Kopernik tehlikenin farkındaydı, bu yüzden fikrini ölüm döşeğine düşünceye kadar yayımlamamıştı. Göksel Kürelerin Devinimi Üzerine isimli kitabında, yerkürenin döndüğü görüşünü açıkça ve bilimsel olarak savunuyor ve aslında duruyor olan yıldızlardır diyordu. Gezegenlerin ve yerkürenin kendi eksenleri etrafında hareket etmekten başka, bir de Güneş etrafında döndükleri görüşünü de ortaya atmıştı. Kopernik’ten sonra, bu fikri çok radikal bulan Osiander’in giriş yazısına yer verildi kitapta. İlgili kurumdan talimatı alan Osiander, açık açık şunu yazmıştı: "Kopernik gerçekte buna inanmıyor. Matematik alanında yaptığı hesapların sonucu bu. Hiç kimse yerleşmiş doktrine ters bir şey söylediğini sanmasın."  Ama Kopernik’in kitabı hayranlıkla karşılanmış, belli bir kesim tarafından da ciddiye alınmıştı. Kopernik’in attığı şamar, yerkürenin rütbesini sökmüş, fiyakasını da bozmuştu. Evrende genel kurmay başkanı olduğumuzu düşünürken bir anda emir-komuta, Güneş’in eline geçmişti. 

Bunun ardından kilisenin işi gitgide zorlaşmaya başladı: Yıldızların çok uzak güneşler oldukları ve onların da etraflarında dönen gezegenleri olduğu ortaya çıktı. Sonuç itibariyle çıplak gözle binlerce yıldız görülebiliyordu, o zaman binlerce başka dünya olma ihtimali de ortaya çıkmıştı. Dünya birdenbire, yalnızca bu Güneş Sistemi'nin merkezi olmaktan yoksun kalmamıştı, hiçbir güneş sisteminin de merkezi değildi artık. İngilizce’de “the World” denilince yaşadığımız bu biricik Dünya kastedilir. “The” malum olan anlamını kazandırır sözcüğe ve herhangi bir yer değil, “işte bu özel yer” anlamını kazanır yerküremiz. Diğer yıldızların da gezegenleri varsa o zaman Dünya artık "the" harfinden yoksun kalacak ve birçok dünya arasında "bir dünya" (a world) "bir yerküre" (an earth) durumuna gelecekti. Güneş’in komutasına razı olmuşken aslında onun da rütbesi sorgulanır hale gelmişti. Gökyüzündeki yıldız sayısı arttıkça, hayali apoletlerimize taktığımız yıldız sayısı azalıyordu. Tenzil-i rütbeye uğrayan güneşimiz, bizim de evrende bulunduğumuz ayrıcalıklı konumu zora sokmuştu.

Nikolas Kopernik (1473-1543)

Öte yandan, Aristo'nun kesinlemelerinden birine daha meydan okundu. Kabul edildiği üzere, içine gezegenlerin yerleştirilmiş bulunduğu kristal kürelerin hareket edişinden başka gökyüzünde değişken hiçbir şey yoktu. Ama 1572 yılında Koltuk Takımyıldızında bir süpernova patlaması ile önceden görünür olmayan bir yıldız birdenbire öyle parlaklaştı ki, çıplak gözle rahat seyredilir hale geldi. Peki, gökyüzü hiçbir değişikliğe uğramayan bir yerse nasıl oluyordu da birdenbire bir yıldız belirmişti ve gözden kaybolmadan birkaç ay kalmıştı? Demek ki genel kabul görülen kuramda yanlış bir taraf vardı. Bu olaydan yalnızca beş yıl sonra ise etkileyici bir kuyrukluyıldız belirdi gökyüzünde ve Tycho Brahe – Kopernik'ten 30 yıl kadar sonra – kuyrukluyıldızın Ay'ın çok yükseklerinde olduğunu matematiksel olarak ispatladı. Bu durumda göklerdeki “değişmez mutlak töz” de sorgulanır hale gelmişti.

“Kozmos, kimilerinin egoist ve ihtiraslı beklentilerini hiçbir zaman karşılamadı.”

Bir ara Samanyolu Galaksisi'nin merkezinde olduğumuz umudunu beslediğimiz bir dönem de yaşadık. Bizim Güneş Sistemi'nin merkezinde değilsek de hiç olmazsa bizim Güneş Sistemi, Samanyolu Galaksisi'nin merkezindedir denildi. İmtiyazdan vazgeçmeye kimsenin niyeti yoktu. Ama bilim ilerledikçe, Samanyolu’nda bulunduğumuz noktanın sıradan bir yer olduğu ortaya çıktı. Ne merkezdeydik ne de merkeze olan mesafenin ortasında. Matematiksel uğraşlarla akıl çelmeye çalışanların çabası da sonuç getirmedi.

Evrende bizim galaksimizin eşsiz olmadığı fark edildikten sonra ise şu yersiz umut belirdi: Hiç olmazsa bizim galaksi, tüm diğer galaksilerin, tüm diğer yüz milyarlarca galaksinin merkezindedir. Ancak günümüzde Modern Büyük Patlama Kuramı’na göre evrenin merkezi diye bir yer yok. Evren, şişmeye başladığı andan itibaren her noktadan her yöne doğru genişlemekte. Böylece bizim türümüz için kozmik bir merkezi amaç arayanlar ya da Dünya'mız için arayanlar ya da hiç olmazsa Güneş Sistemi'miz için arayanlar veya hiç olmazsa Samanyolu için arayanlar, sürekli hayal kırıklığına uğradı. Bu evren, kimilerinin egoist ve ihtiraslı beklentilerini hiçbir zaman karşılamadı. Orgeneral olduğumuzu düşündüğümüz bu kozmik kışlada, rütbesiz bir er olmakla yetinmek zorunda kaldık. 

Ama aslında durum bundan daha da kötüydü. Bilim ilerledikçe, insanoğlunun beslediği boş gurura birbiri ardına saldırılar oldu. Bunlardan biri de dünyamızın yaşının herkesin sandığından çok daha fazla olduğuydu. İrlandalı başpiskopos James Ussher 1650 yılında, kutsal kitaptaki kronolojiyi göz önünde bulundurup dünyanın yaşının M.Ö 4004 yılına dayandığını öne sürmüştü. Çoğu insan, Dünya'nın İnsanlık Tarihi'nden daha yaşlı olacağını sanmıyordu ve o dönem bilinen sınırlı tarih de bu bilgiyle paralellik gösteriyordu. Ne de olsa bu biricik dünya, biricik insanoğlu için yaratılmıştı. Yeryüzündeki milyonlarca canlı türü de akıllı mimar tarafından, bize hizmet etmeleri için ayrı ayrı tasarlanmıştı.

Ama jeolojik ve paleontolojik bilgiler birikmeye başlayınca işler yine karıştı. Yerküre, öngörülen birkaç bin yıldan daha yaşlı değildiyse, şimdi artık yok olmuş bitki ve hayvan fosilleri ile jeolojik şekiller bu kadar kısa bir süre içinde böyle oluşabilir miydi? Yerkürenin varoluşu ne kadar kısa tarihe dayanırsa insanoğlunun yerkürenin tarihindeki görece rolü o kadar büyük olur. Kesinlikle bildiğimiz üzere Dünya şu an 4,5 milyar yaşındaysa ve Hominidae ailesinin yeryüzündeki varlık yaşı en çok birkaç milyon yılsa, o takdirde bizim burada ikamet edişimizin süresi çok kısa bir jeolojik zaman dilimidir: Yerküre’nin tarihinin binde birinin de binde biri kadar. Böylece sadece mekân olarak merkezi bir pozisyondan alınmakla kalmayıp, tarih olarak da tesadüfi, sıradan ve çok kısa bir zaman dilimine atılmış olduk. Dinozorların 170 milyon yıl hüküm sürdüğü bir kürede “Bizim Dünyamız”dan bahsetmek pek anlamlı olmayacaktı. Kozmik kışladaki konumumuz “21 gün bedelli er” e dönüşmüştü. Nizamiyede amaçsızca dolanan ve mıntıka temizliği yapmayan acemiler olduğumuzu fark ettik. Türümüzün devamını sağlayacak doğa dokusunu korumak adına hiçbir şey yapmıyor, elbirliği ile bu minik yerküreyi çöplüğe çeviriyorduk. Gezegene hâkim olan tüm ekonomik sistemlerin sadece kısa vadeli kazanıma yönelik çalıştığını ise daha yeni anladık.

İnsan zekâsı evrimde çok yeni, bu yüzden acemiliğimiz anlaşılır bir durum, ama zekâmızın bizi diğer canlılardan ayıran tek özelliğimiz olduğunu düşünüyorsak onu daha verimli kullanmasını öğrenmeliyiz. Evrende medeniyet geliştiren tek zeki yaşam formu olduğumuzu düşünüyorsak, bizi bizden kurtaracak başka kimse yok demektir. Kozmos, milyonlarca farklı yaşam türüne ev sahipliği yapıyor olsa bile, başka yıldız sistemlerinden yardım geleceğine ilişkin henüz hiçbir belirti yok. Biricik olduğumuz yanılgısının belki de tek yararlı tarafı bu.

İleri Okuma: The varieties of scientific experience: A personal view of the search for god, Carl Sagan: Penguin Books 2006 (Gifford Lectures 1985, Glasgow University)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR