Kozmos’un İsrafı: Olası Yok oluşlar
26 Temmuz 2018 Doğa

Kozmos’un İsrafı: Olası Yok oluşlar


Twitter'da Paylaş
0

“Yaşam, engelli bir bayrak yarışı ve baton şu an bizim elimizde. Kimse bizden rekor kırmamızı beklemiyor; sadece bayrağı bitiş çizgisine, bizden sonraki koşuculara kadar taşımak zorundayız.”

Bir uygarlığın yok olması için birçok farklı yol ve neden var. Bilim, çok uzak gelecekte olsa dahi, belli astronomik olayları önceden bilmemize olanak sağlar. Yerel gruptaki tüm galaksiler (ve merkezlerindeki kara delikler) gün gelecek birleşecek. Yaşam kaynağı olan güneşimizin uzak gelecekte katilimiz olacağı kesin. Yeryüzü toprağında ise, en iyi olasılıkla 200 milyon yıl tarım yapmak mümkün. Ayrıca, dinozorların neslini yok eden göktaşının da ilk ya da son olmadığını biliyoruz.

Göktaşı çarpmaları, süpernova patlamaları, galaktik çarpışmalar vs. hepsini bir kenara koyalım; bunlardan bazılarının gerçekleşmesi durumunda elimizden zaten pek bir şey gelmez. Fakat ya gelen tehlike çok yakında ve gözlerimizle göremeyeceğimiz kadar küçükse? Türümüzü tehdit edebilecek hastalıkları taşıyan virüslere karşı ne kadar hazırlıklıyız?

Biyologlar bugüne kadar 3500 kadar sivrisinek türünü kayıt altına aldı. Bunların birçoğu şu an virüs taşıma yeteneğine sahip olmasa da sarı humma, sıtma gibi hastalıkları taşıyan türleri tarihteki tüm savaşlardan daha fazla can aldı. Gezegenin tartışmasız en acımasız katili olan sivrisinekler halen dünya üzerinde yılda 200 milyon ölümcül vaka görülmesine sebep oluyor. Bu vakaların birçoğu ölümle sonuçlanmıyor tabii ama unutmayın ki tüm mikro-organizmalar mutasyon geçirir. İnsan ve mikrop arasındaki amansız savaş, hiç ara vermeksizin devam ediyor. İklim değişikliğinden faydalanan sivrisinekler de zamanla yaşama daha sıkı tutunmayı ve dirençli olmayı öğreniyorlar. Tıp bir aşı bulur, mikroplar geçer gider mi dediniz?

kozmos

Aşıların, vücudu bir hastalığa karşı savaşmak için önceden hazırladığı doğru. Genelde, hastalığın kendisinin daha basit şekilleri olan, ya zayıflatılmış halleri ya da ölü bakterilerden oluşurlar. Bağışıklık sistemi, zayıflatılmış bakterilerle karşılaştığında, hastalığı kolaylıkla yenen özelleşmiş antikorlar yapar. Sonrasında eğer vücut gerçek hastalıkla karşılaşırsa, daha önce yapılan antikorları hatırlar ve hastalıkla çok daha kolay savaşır. Fakat yeni ve karmaşık bir virüsün sadece yapısını, gelişim sürecini anlamak ve dolayısı ile aşısını üretmek bile yıllar alabilir. Ayrıca, otoritelerin bu konuda ne kadar duyarlı olduğunu günümüzden bir örnekle belirtmekte fayda var.

2016 yılında ABD’de, sivrisineklerin taşıdığı ölümcül Zika virüsüne karşı önlem almak için talep edilen bütçe, Başkan Obama tarafından, yüksek olduğu gerekçesiyle onaylanmamıştı. Sadece birkaç ay sonra ülke genelinde 1.000 den fazla vaka tespit edilince musluklar açıldı tabii fakat otoritelerin bu tür olası durumlara yaklaşımı da kabak gibi ortaya çıktı. Sarı Humma virüsü gezegene ancak 300 yılda yayılmıştı fakat o zamanlarda virüslerin binip seyahat edebilecekleri bir uçak yoktu. Zika virüsünün, günümüzde sadece 10 yılda tüm dünyayı sarabileceğini söyleyen bilim insanlarını otoriteler çok hafife almıştı.

Peki ya kendi kendimizi yok etmemiz ne kadar olasıdır? Nükleer silahlarla dünyayı toptan havaya uçurma olasılığından bahsetmiyorum. O da olasılıklar arasında gözüküyor tabii ama ben daha yavaş, daha sinsi yaklaşan bir yokoluştan bahsediyorum.

Emperyalizm ve Kapitalizm, biz dünyamızın yaşayan dinamik bir organizma olduğunu keşfetmeden çok önce zaten yerleşmişti gezegene. Sahip olduğumuz tüm ekonomik sistemler, havanın, suyun ve toprağın sınırsız göründüğü bir zamanda oluşturulmuştu. İlk bakışta hepsi kâr odaklı fakat aynı zamanda sadece kısa vadeli kazanıma yönelik işliyor. Bizim sürekli öğrenen ve gelişen bir uygarlık olduğumuzu düşünmemize karşın soyumuzun devamını sağlayan ve varlığımızı mümkün kılan doğa dokusunu korumak adına yaptığımız hemen hemen hiçbir şey yok. İklimin dengesini bozduğumuz konusunda tüm dünyada bilimsel bir fikir birliği olmasına karşın kılımızı kıpırdatmıyoruz. İdeolojileri ne olursa olsun, tüm mevcut sistemler bu gerçekleri yok sayıyor ya da görmezden geliyor.

kozmos

Bizi diğer tüm canlılardan üstün kılan şeyin zekâmız olduğunu düşünürüz. Evet bu çok doğru; fakat kullanımı konusunda yeterli becerimiz var mı? Yuva yapmak için ağaç kesen bir baykuş, ısınmak için kömür yakan bir gergedan, kimyasal artığını denize döken bir antilop ya da petrol çıkartmak için uğraşan bir maymun gördünüz mü? Kendi varlığını tehdit eden ve aslında bunun farkında olan tek bir canlı türü var.

İnsan zekâsı evrimde çok yeni bu yüzden acemi olması anlaşılabilir fakat eğer bizi diğer canlılardan ayırt eden tek özelliğimizin ‘zekâ’ olduğunu düşünüyorsak bu yeteneği daha verimli kullanmalı ve geliştirmeliyiz. Yaşam engelli bir bayrak yarışı ve baton şu an bizim elimizde. Biz daha yarışa yeni başladık ve önümüzdeki engellerin hepsi bizim çok rahat aşabileceğimiz yükseklikte. Kimse bizden rekor kırmamızı beklemiyor; sadece bayrağı bitiş çizgisine, bizden sonraki koşuculara kadar taşımak zorundayız.

Kısa bir süre sonra bizler burada olmayacağız. Dünyamızın da bizim gibi olası bir ömrü var. Gezegenimiz ömrünü bitirmeden çok önce ‘yaşam’ kendisine başka bir yuva bulmak zorunda. Bizler belki yerimizden çok kıpırdayamıyoruz ama ya çocuklarımız, torunlarımız ya da binlerce nesil sonra gelişmesi muhtemel olan bilge bir tür? Fizyolojik olarak bize, bizim maymuna benzediğimiz kadar benzeyen bir tür, bunu başaramaz mı?

Uzaktaki bir yıldız sisteminde konuşlanmış ve gökyüzünde bir zamanlar Güneş sisteminin bulunduğu noktayı gösterip atalarından bahseden bir gelişmiş yaşam formu hayal edin. Bu acaba mümkün mü? Peki bizi nasıl anacaklar? Yoksa bu, bizim bugün ne yaptığımıza mı bağlı?

Bilimin en sevdiği cevap bu...

Bilmiyorum!..

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR