Kozmos’un İsrafı: Yoksa Evrende Yalnız mıyız?
21 Temmuz 2018 Bilim Teknoloji

Kozmos’un İsrafı: Yoksa Evrende Yalnız mıyız?


Twitter'da Paylaş
0

“Gözlemlenebilir evreni, Büyük Okyanus boyutunda ölçeklendirirsek şu ana kadar inceleyebildiğimiz alan, bir su bardağına denk düşer. Okyanusun kenarına gidip bir bardak su doldurun. İçinde balık göremeyince ‘Bu denizde yaşam yok!’ der misiniz?”

Yalnız olmadığımız düşüncesiyle evrene yıllardır mesaj gönderiyoruz. Diana Projesi ile 1946’da bilim insanları bir radyo dalgasını ışık hızında Ay’ın yüzeyine yollayıp yansımasını almayı başardıklarında henüz ortalıkta elle tutulur bir uzay araştırması bile yoktu. Ay yüzeyine vuran dalganın merkez kısmı 2,6 saniyede geri dönmüştü, ve fakat ay yüzeyini aşan dalganın bir kısmı da kozmik boşluğa yolladığımız ilk yıldızlararası mesaj oldu.

O zamandan bugüne evrene televizyon ve radyo dalgaları ile mesaj göndermeye devam ediyoruz ve ilk yolladıklarımız diğer yıldızlara ait binlerce gezegenin yüzeyini yalayıp geçti. Bu mesajlar henüz kendilerini fark edecek bir zekâ türü bulamadan yollarına devam ediyor da olabilir; gelişmiş bir yaşam formuna rastlamış olsalar bile unutmayın ki bizler de yaklaşık bir asır kadar önce radyodan bile bihaberdik. Fakat, eğer bu gezegenlerin herhangi birisi radyo teleskopları olan bir uygarlığa ev sahipliği yapıyorsa burada olduğumuzu zaten biliyorlar demektir. Peki, nerde kaldı o zaman bu uzaylılar?

1961 yılında Frank Drake galaksideki olası uygarlıkların sayısını hesaplamak için bir denklem ortaya atmıştı. Drake’in denklemi, yıldız ve gezegenlerin tahmini sayısı ile yaşamın, zekânın ve uygarlığın gelişme olasılıklarına dayanıyordu. (N=R*.fp.ne.fl.fi.fc.L) Bu denklemden ortaya çıkan ve mantıklı görünen bir dizi sayı, galaksideki yaşamın çokluğu konusunda bir fikir ortaya atıyordu ama araştırmalarda günümüze kadar bu olasılıkların hiçbirine rastlanmadı. Bazı bilim insanları, uzaylılara ait bir iz bulamamamızın nedenini, evrende olmasa bile, en azından bulunduğumuz galakside yalnız olduğumuzun kanıtı olarak gördü. Ne var ki, Drake’in denklemlerinin sonucu, sadece bizim galaksimizde 10.000 zeki yaşam formu olabileceğini söylüyordu. Birbiriyle çelişen bu fikir ve olasılık hesapları başa dönüp tekrar düşünmemize yol açtı.

evren uzay bilim

Dünya’nın ve üzerindeki yaşamın tipik bir örnek oluşturduğunu ve onun ortalama bir yıldızı kuşatan sıradan bir yıldız sisteminde, ortalama bir noktada bulunduğunu düşünüyoruz. Oysa, Dünya hiç de tipik bir örnek oluşturmuyor. Olası bir senaryoya göre Dünya, oluşum aşamasındayken, Güneş’in yörüngesinde olmayan başıboş bir gezegenle çarpıştı ve Ay’ı oluşturan bütün kütle bu çarpışmadan arta kalan moloz yığınının birleşmesinden oluştu.

Dünya ile Ay, bir gezegen ve uydusunu değil, aslında bir gezegen çiftini andırır. Ay, Güneş sistemindeki bir gezegenin uydusuyla karşılaştırıldığında, Dünya’ya oranla oldukça büyüktür ve varlığı Dünya üzerinde çok etkilidir. Geçmişte okyanuslarda yol açtığı büyük gelgitler yaşamın karaya çıkmasına da yardım etmiş olabilir. Ayrıca Dünya’nın manyetik alanı kütlesine oranla başka herhangi bir gezegende olduğundan çok daha geniştir. Canlıları Güneş’in zararlı ışınlarından koruyan Ozon Tabakası’nın oluşumunda bu manyetik alan son derece önemlidir. Çok büyük kütlesi olmadan ya da yaşamı destekleyebilmek için kendi ekseninde çok hızlı dönmedikçe tek bir gezegenin böyle bir iç alan geliştirmesi olanaklı değildir.

Yakın zamanda Juno’dan elde edilen veriler de Jüpiter’in bir gezegenden çok aslında bir yıldız olmak için yola çıktığını işaret ediyor. Jüpiter öyle görünüyor ki yıldız olmak için nükleer füzyonu başlatamayınca gaz topu olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalmış. Fakat bu durumdan faydalanan birileri çıkmış tabii ki! Jüpiter’in devasa büyüklüğü, manyetik alanı ve çekim gücü, dünyada yaşamın oluşması için çok önemli bir rol üstlenmiş. Güneş sisteminin oluşumu aşamasında etraftaki artıkları toplayarak, toplayamadıklarını da yörüngesinde tutarak bize temiz ve rahat evrimleşebileceğimiz bir çevre bırakmış. Ayrıca Jüpiter’in kütleçekim gücü, -Venüs’ün de biraz yardımı ile- Dünya’nın eksenini farklı yönlere eğip yörüngesini de biraz bozmuş. Bu olay kuzeye ve güneye düşen güneş ışığı miktarının periyodik olarak değişmesine sebep olur. Yerimizden kımıldamadan, yazın denize, kışın kayak yapmaya gidebiliyorsak bu da Jüpiter sayesinde!

Dünya’nın başka bir sıra dışı yanı da eriyik ve aktif durumdaki çekirdeği. Bu çekirdeğin enerjisi tektonik levhaları iter ve iç katmanlardan yeni kabuklar ortaya çıkarır. Bu durum Dünya’nın iç kısımlarından, mevcut atmosferini oluşturan gazları serbest bırakır ve yaşamı destekler.

Dünya’nın durumunun nadir görülen bir durum olduğu kesin; peki bu konum ve özelliklere ne kadar ender rastlanabilir ki?

Galaksideki mahallemizde, dünyamıza radyoaktif  bir banyo yaptıran süpernova patlaması en son bizim türümüz ortaya çıkmadan bir milyon yıl önce meydana geldi. Yıldız patlamasıyla oluşan bu havai fişek gösterisine, şanslı değilseniz, ömrünüz boyunca teleskopla baksanız dahi şahit olamazsınız. Fakat bizim rastlayamadığımız bu ender durumun aslında ne kadar sık olduğunu tahmin edebilir misiniz?

Bir gece elinizi gökyüzüne doğru kaldırıp başparmağınız ile işaret parmağınızı birleştirerek bozuk para büyüklüğünde bir halka oluşturun. Sonra bu halkayı gökyüzünde isterseniz hiçbir yıldızın görünmediği karanlık bir bölgeye doğru çevirin. O karanlık yuvarlakta, bugün bilimin kullandığı türde yeterince büyük bir teleskopla bakabilirseniz her biri milyarlarca yıldız içeren en az 100.000 galaksi görebilirsiniz. İki parmağınızın arasındaki küçük boşlukta her gece en az üç yıldız patladığından emin olun. Evren o kadar büyüktür ki bizim nadir rastladığımız olaylar bile aslında her zaman olur! Ayrıca, bizler evrenin günümüze kadar ne kadarını araştırabildik ki? Gözlemlenebilir evreni Büyük Okyanus boyutunda ölçeklendirirsek bizim şu ana kadar uzaktan yüzeyini inceleyebildiğimiz alan sadece 200 ml bir su bardağına denk düşer. Evrende yalnız olduğumuz fikri de şuna benzer: Okyanusun kenarına gider bir bardak su doldurursunuz. İçinde balık göremeyince “Bu denizde yaşam yok!” dersiniz. Bunu biraz düşünün; henüz başka bir yaşam formuna rastlamamış olmamız onun yok olduğu anlamına gelir mi?

“Bildiğimiz tek zeki yaşam bizimki olduğu için arayışlarımız hep ‘bizim’ var olabileceğimizi düşündüğümüz dünyalar ile mi sınırlı kalmalı?”

Bilim, bir yıldızın etrafındaki yaşanılabilir bölgeyi, sıcaklığın suyun sıvı olarak kalabilmesine olanak tanıyacağı dar bir kuşak olarak tanımlar. Yaşamın oluşabileceğinin düşünüldüğü bu bölgelere Goldilocks Kuşağı* denir. Güneş sistemimizin bu özel bölgesi oldukça küçük ve bizler akıllı yaşam formları olarak şanslıyız çünkü Dünya bu alanın içinde yer alıyor. Ne var ki, evrendeki yaşam çokluğuna ilişkin matematiksel bir tahmin yürütmek çok zor, çünkü milyarlarca galakside yüz-milyarlarca Goldilocks Kuşağı olma olasılığı var ve uzaktaki galaksilerdeki yıldızların yörüngesindeki gezegenlerin konumlarını tespit etmek ışık yaymadıkları için neredeyse olanaksız. Fakat bir konuyu da arada atlamayalım. Aradığımız yaşam türünü zihnimizde neye benzetiyoruz? Bildiğimiz tek zeki yaşam bizimki olduğu için arayışlarımız hep bizim var olabileceğimizi düşündüğümüz dünyalar ile mi sınırlı kalmalı? Oksijen yerine yaşam kaynağı olarak metan kullanabilen bir organizma olamaz mı? Bulunduğu ortamın kütleçekim gücüne göre iskelet yapısını geliştiren canlıların; düşük ya da yüksek ısıya dayanabilen moleküler yapıya sahip bir zekâ türünün evrenin herhangi bir köşesinde var olma olasılığını yok eden nedir? Uçsuz bucaksız bu kozmik okyanusta neden sadece kendimizi arıyoruz?

Eğer varlığımızı birilerine fark ettirdiysek birkaç farklı senaryo akla gelir. “Merhaba dünyalı, biz dostuz!” yaklaşımından pek aksiyon çıkmadığı için Hollywood genellikle, dünyanın doğal kaynaklarına ihtiyacı olan, kendine yeni bir yaşam alanı arayan, insanların arasına gizlice sızıp önceden fizibilite çalışması yapan ve daha sonra devasa uzay gemileri ile bir anda saldıran uzaylılarla zihnimizi bulandırmıştır. Peki ya varlığımızı fark etmiş ve hatta ziyaret etmiş olmalarına karşın bizimle iletişime geçmeyen bir zekâ türü varsa? Mantıksız mı?

Bugünkü teknoloji ile bize en yakın yıldız sistemine en iyi olasılıkla 17.000 yılda gidebiliriz.** Bu durumda, eğer Güneş sistemi dışından ziyaretçilerimiz varsa, her nereden geliyorlarsa gelsinler, bizden teknolojik olarak çok ileri düzeydeler demektir. Teknolojik olarak o düzeyde bir yaşam formu, doğal olarak evrimsel süreçte de bizden çok daha ileride olmalıdır. Neden muhatap alınmadığımız sorusuna yanıt alamadıysanız kendinizi sadece ziyaretçimizin yerine koyun ve türümüze dışarıdan bir gözle bakmayı deneyin…

uzay, bilim evren

“Bizden daha gelişmiş bir uygarlık, bizim henüz keşfetmediğimiz bir iletişim biçimine çoktan geçmiş olabilir. Gönderdikleri mesajlar her gün dünyamızdan geçip onları keşfedecek daha zeki varlıklar arıyor olabilirler.”

İlkel bir tür olarak görülmek kimsenin hoşuna gitmez tabii, fakat şapkamızı önümüze koyup düşünelim biraz. İtiraf edelim hepimiz birer ‘Uzaylı’ görme sevdalısıyız ve aslında bunda bir sıkıntı yok; fakat gökyüzünde olağandışı bir şeyler fark ettiğimizde çoğumuz daha ne olduğunu anlamadan heyecana kapılıyoruz. Bu gibi öykülere insanların meraklı olduğunu bilen düzenbaz ve şarlatanlar da bu durumu nakite çeviriyorlar. Aslına bakılırsa, tüm uçan daire görme iddiaları, iyi niyetli olsa da, fazla heyecanlı veya hayalci insanların yanılgısından ya da bahsettiğim şarlatanların uydurmasından başka bir şey değil. ‘Uçan Daire’ teriminin bizzat kendisinin ortaya çıkışı bu durumu çok güzel özetler.

24 Haziran 1947 günü Rainier Dağı yakınlarında tanımlayamadığı birtakım cisimler gören ve uçan daire (flying saucer) teriminin türemesine yol açan sivil pilot Kenneth Arnold, yayımlanan gazete haberleri sonrasında şunları söylemiş: Gazeteler dediklerimi doğru aktarmadı. Gördüklerimi tek tek anlatmama karşın söylediklerimi yanlış ilettiler ve bir iki gazete öyle çetrefilli bir anlatım kullandı ki, neden bahsettiklerini kimse tam olarak anlayamadı. Gördüğüm cisimler azgın sulardaki tekneler gibi çırpınıyor, sağa sola savruluyordu dedim. Nasıl uçtuklarını betimlerken de, daire şekilli bir cismin suyun üzerinde sektirilircesine uçtuklarını söyledim. Gazeteler bunu da yanlış aktardı. Cisimlerin daire şeklinde olduğunu söylediğimi yazdılar; oysa ben cisimlerin devinimini söylemiştim.

Bu, bilinçli yapılmış tarihi bir hataydı. Gazeteler Arnold’un beyanını umursamadı bile. Uçan daire terimi halk arasında kullanılmaya başlanmıştı ve gazete patronları satışlardan memnundu. Okuyucu uçan daireleri sevmiş ise gerisi önemli değildi. İşin trajikomik tarafı ise bu tarihten sonra, uzaylılar tarafından kaçırılıp türlü deneylerde kullanıldığını iddia eden yüzlerce insan ortaya çıktı ve ipin ucu öyle bir kaçtı ki ‘Genetik İncelemeler’ diye başlayan haberler ‘Uzaylıyla Sevişen Adam’a kadar vardı. Carl Sagan bir konuşmasında UFO’lar ve dünyadışı yaşamların varlığı üzerine sorulan bir soruya yanıtında geldiğimiz durumu işaret ederek şöyle cevap vermişti: “UFO’lara inanıyor musunuz?” sorusu hep soruluyor ve beni her zaman şaşırtıyor. “UFO’ların uzaylılara ait uzay gemileri olduğuna dair kanıtlar ne denli güçlü?” gibi bir soru ise hiç sorulmuyor. Demek ki bu bir kanıt gösterme olayı değil, inanç meselesine dönüşmüş!

Diyelim ki henüz ziyaret eden olmadı. Peki ya kendi yuvalarından bizim gibi boşluğa mesaj yazıp gönderen başkaları da varsa? Bilim, bu konuda olanaklarını sınırlı bir biçimde kullanmak zorunda. Birçok bilimsel araştırma önceden belirlenmiş olan bir bütçe ve işgücü sınırlamasıyla yapılır. Bu yüzden arayışımız yalnızca bizim galaksimizin çok küçük bir kısmını kapsamakta. Bu durumda ilk akla gelen olasılık, bir dünyadışı sinyali yanlış zamanda, yanlış yere bakarak gözden kaçırmış olabileceğimizdir. Asıl düşünülmesi gereken ise var olanı görememiş olabileceğimizdir. Sonuçta bizler kullandığımız teknolojinin sınırları içinde bulabileceğimiz bir sinyal arıyoruz. Bizden daha gelişmiş bir uygarlık, bizim henüz keşfetmediğimiz bir iletişim biçimine çoktan geçmiş olabilir. Gönderdikleri mesajlar her gün dünyamızdan geçip onları keşfedecek daha zeki varlıklar arıyor olabilirler.

Yıldızlararası buluşmada en büyük talihsizliğimiz ise verdiğimiz randevuya zamanında yetişememek olur. Şu an dünyamızdan en uzağa gönderebildiğimiz Voyager 1, Plüton’dan çektiği görüntüleri bize ulaştırdıktan sonra son görevini yapmak üzere saatte 64.000 km hızla sonsuzluğa açıldı. Voyager, kozmik okyanustaki yerimizi gösteren bir pulsar haritası ile bir milyar yıl boyunca uzay koşullarına dayanabileceği düşünülen bir plakta, gezegenimize, kültürlerimize ve doğamıza ait sesler taşıyor. Peki, bir uygarlığın ömrü acaba ne kadar sürer? Mesajımızı alan birileri randevu yerine geldiğinde bizler hâlâ yerimizde bekliyor olacak mıyız?..

Goldilocks & the Three Bears isimli çocuk masalında yaramaz bir kızın ve üç ayının hikayesi anlatılır. Altın sarısı saçlı küçük kız, her şeyin kendi istediği gibi olduğu seçenekleri tercih eder. Evrende yaşamın oluşmasına uygun olduğu düşünülen bölgeler bu yüzden Goldilocks Kuşağı olarak adlandırılır.

** Juno Uzay Mekiği (insansız) saatte 265.000 km hıza ulaşmıştır. Bize en yakın üçlü yıldız sistemi Alfa Centauri ise yaklaşık 40 trilyon km (4 ışık yılı) uzaklıktadır.

Kaynakça ve ileri okuma: Carl Sagan, Demon Haunted World, Ballantine Books 1995

Ann Druyan, Steven Soter, Cosmos: A Spacetime Oddyssey, 2014

Jerome Pearson, "The Lonely Life of a Double Planet", New Scientist Magazine, 1988

Lawrence M. Krauss, A Universe From Nothing, Atria Books 2013


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR