Kozmos’un Trajedisi
10 Haziran 2018 Bilim Teknoloji

Kozmos’un Trajedisi


Twitter'da Paylaş
0

Şurası kesin ki evrimsel süreçte bizden öte bir medeniyet, bilimsel süreçte de tahmin edemeyeceğimiz kadar bizden ileride olacaktır.
Ergin Ozan Ekşioğlu
1800’lü yılların başında Joseph Fraunhofer kırılan ışığın renklerinin farklı hızlarda ilerlemeye başladığını fark etti. Işığın barındırdığı renkler boşlukta aynı hızda ilerler ama belli bir açıyla atmosfere girdikleri zaman enerji kaybeder, yavaşlar ve yön değiştirirler. En uzun dalga boyu kırmızı en düşük enerjiye sahiptir. Dalga boyu en kısa olan mor ise kızıla göre daha yavaş ilerler. Hızlarındaki bu değişiklik renkleri birbirinden ayırır ve hafifçe farklı yönlere dağıtır. Renkler, ışığın dalgalarındaki enerji değişimlerini gözle algılama biçimimizdir aslında... Teleskopla incelediğiniz bir yıldızın görüntüsünü prizmadan geçirince gökkuşağı görüntüsü alırsınız, çünkü her yıldız uzaklığına bağlı olarak bir ışık salınımı yapar. Buna, ışığın tayfı ya da spektrumu denir ve gökkuşağı renklerindeki değişim size yıldız hakkında net bir bilgi verir. Gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların spektrumu mora doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların spektrumu ise kızıla doğru kayar. Spektroskopi bu alanda çalışan bir bilim dalıdır ve Fraunhofer sayesinde bu bilim, astronomi ve fiziği birleştirerek astrofiziği doğurmuştur. Hubble teleskopuna adını veren Edwin Hubble 1929 yılında yaptığı gözlemler sırasında yıldızların bizden uzaklaştığını fark eden ilk kişiydi. Gerçi Alexander Friedman statik bir evren olamayacağı varsayımını bundan birkaç yıl önce ortaya atmıştı fakat kanıtları ortaya koymak Hubble’a düştü. Hubble, kısa bir sürede yıldızların ve galaksilerin sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaştığını fark etti. Fakat galaksilerin spektrumundaki kızıla kayma miktarı yani uzaklaşmalarının oranı gelişigüzel değildi; bize olan uzaklıklarıyla doğru orantılıydı. Bir başka deyişle, galaksiler bizden ne kadar uzaksalar o oranda bir hızla uzaklaşıyorlardı! Astrofiziğin oyun sahasını değiştirdi diyebileceğimiz bu tespit 1998 yılına kadar gökbilimcileri iki guruba ayırmıştı. Birinci gurup, genişleme hızının evrendeki tüm parçacıklar arasındaki karşılıklı kütleçekimi nedeniyle yavaşlayacağını varsayıyordu. Kütleçekimi er geç genişlemeyi durduracak ve evrenin kendi üzerine geri çökmesine neden olacaktı. Bu durumda, her şey çok geçmeden büyük bir çatırtıda çökecekti. Bu gurup, Big Bang in sonunu da yine havalı bir isimle Big Crunch olarak adlandırmıştı. İkinci gurup ise genişlemenin giderek yavaşlayarak sonsuza dek devam edebileceği olasılığı üzerinde duruyordu. Ne var ki, her iki gurup da yanıldığını kısa bir sürede anladı. Genişleme, yavaşlamak şöyle dursun, tam aksine hızlanıyordu. Evrenin ivmelenen bir hızla genişliyor olması, zaman geçtikçe galaksilerin birbirinden gözlemlenemeyecek kadar uzaklaşacağı gerçeğini de açıkça ortaya koydu. Neticede bir cismin gözlemlenebilmesi için ışığının size (ya da teleskopunuza) ulaşabilmesi gerekir. Aksi taktirde, hakikat olsa da, gerçekliğe dönüşmez. Yerel gurubumuz içinde yer alan galaksiler her ne kadar kütleçekim gücüne yenik düşmüş olsalar da, grubun hemen dışındaki galaksiler, uzaklaşma hızının ışık hızına yaklaştığı noktaya olan mesafenin yaklaşık olarak 5000’de 1’i kadar bir mesafede bulunuyorlar. Bu galaksilerin -bizim konumumuzdan uzaklaşma hızının- ışık hızına ulaşması 150 milyar yıl civarında sürecek. Bu noktada, o galaksilerin içindeki yıldızlardan gelen ışığın spektrumunun tamamı yaklaşık olarak 5000 kat fazla kızıla kaymış olacak. Ve sonuç olarak tahminen iki trilyon yıl içindeyse ışıkları, dalga boyları görülebilir evrenin boyutlarına eşit olacak miktarda kızıla kaymış olacak. Yani evrenin bizim meta galaksimiz haricinde geri kalanı, bu süreçte kelimenin tam anlamıyla gözden (ve gözlemleme olanağından) kaybolmuş olacak. İki trilyon yıl bize uzun bir süre gibi gelebilir ama kozmik anlamda, sonsuzluğun yanında sadece bir ‘an’ gibidir. Evet bizler bir milyar yıl sonra bile burada olamayacağız; tüm medeniyetlerin ve hatta tüm biyolojik formların evrende sadece kısa bir konaklama süresi var ama yaşam sandığınızdan çok daha inatçıdır. Bazı yıldızlarının ömürleri güneşimizin ömründen çok daha uzundur; bu yıldızlar iki trilyon yıl sonra bile hâlâ parlıyor olacaklar. Uzak gelecekte bu yıldızların çevresindeki gezegenlerde yaşayan, belki de bizden evrene saçılmış mikroplardan evrimleşmiş medeniyetler var olamaz mı? Bundan kısa bir süre önce bize göre evren durağan ve ebediydi. Kozmik bir boşlukta bizim için yaratıldığına inandığımız bir evrenin merkezinde bulunduğumuzu zannediyorduk. Ne evrene yayılmış yüz milyarlarca galaksiden, ne uzayzamanın tekliğinden, ne de evrenin doğumundan haberdardık. Başımızı kaldırıp yukarı baktığımız ilk günden beri Kozmos’un çekmecelerini karıştırıyoruz. Belki henüz çok bir şey bulamadık ama atalarımız geçmişte yıldızlardan sadece fal bakarken bizler bugün atomaltı parçacıkların davranış biçimlerini analiz ediyor, Kuantum mekaniklerini Genel Görelilik ile bağdaştırıp bir M Kuramı oluşturmaya çalışıyoruz. Hayal gücünüzü biraz serbest bırakın. Eğer evrenin, sadece bizim medeniyetimize hizmet eden bir köle olmadığının farkında iseniz evrim sürecinde bizim gibi, ya da bizden çok daha ileride bir medeniyetin iki trilyon yıl sonra herhangi bir yıldızın etrafındaki bir gezegende var olabileceğini kabul edersiniz. Bu gezegenlerde teleskopları olan astronomlar da olabilir ve hatta o teleskoplar bizim bugün kullandıklarımızdan milyonlarca kat daha güçlü de olabilir. Şurası kesin ki evrimsel süreçte bizden öte bir medeniyet, bilimsel süreçte de tahmin edemeyeceğimiz kadar bizden ileride olacaktır. Ne var ki, Einstein’ın Genel Görelilik İlkeleri evrende kimseye torpil yapmaz. Onlar Kozmos’a baktıklarında, bugün bizim görebildiğimiz her şey –bizim gözlemleyebildiğimiz evrenimizde bulunan sayısız galaksinin tamamı– çoktan ortadan kaybolmuş olacak. Büyük Patlama’yla doğmuş, genişleyen bir evrende yaşadığımızı söyleyen kanıtların hepsi, bu kaybolmanın sorumlusu olan boş uzaydaki karanlık enerjinin varlığına dair bütün kanıtlarla beraber yok olup gitmiş olacak. Dünyalarının genişleyen bir evrenin içinde yer aldığını bilmeden, boş uzayda ezelden beri var olduğunu düşünmek, olası gelecek medeniyetlerin bilim insanları için kaçınılmaz olacak. 1929’da, Edwin Hubble’ın bozduğu bu illüzyon bir bumerang gibi geri dönecek ve Kozmos intikamını belki de başka bir medeniyetten alacak… [Öngörülen bu gelecek tablosu Karanlık Enerji değerine dayanır. Karanlık Enerjinin bilinen değerindeki bir fark evrenin geleceğini değiştirebilir. İvmelenme bir şekilde durup zamanla yavaşlama sürecine girerse şu an rafa kaldırılmış olan Big Crunch tekrar gündeme gelebilir. Galaksimiz gibi geniş kütle dağılımları kararsızdır, bu yüzden nihayetinde meta galaksimiz (yerel guruptaki birleşik galaksiler gurubu) çöküp büyük bir kara delik oluşturacak. Bu durum Einstein denklemlerinin Schwarzchild denilen durağan bir çözümüyle betimlenir. Fakat galaksimizin çöküp büyük bir kara delik oluşturma süreci, evrenin bizden geri kalanının kaybolmasının takviminden daha uzundur.*] *Kaynak: Prof. Lawrence M. Krauss İleri Okuma: A Universe from Nothing- 2013 The Greatest Story Ever Told-so far-2017 Atria Books

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR