Küçük Edebiyatın Büyüklüğü
29 Mart 2019 Edebiyat

Küçük Edebiyatın Büyüklüğü


Twitter'da Paylaş
0

Tarihte büyük kültürlerin sık sık kendilerinden büyük kültürlerin etki alanına girdiği gerçeğini bırakalım bir yana –ve öyle olmadığını varsayalım–, bugün nasıl yaşanıyor bu etkileşimler?

Kültürler arasındaki eşitsiz gelişmeden birilerinin ötekilere üstünlüğü sonucunu çıkaranları ciddiye almak gerekmiyor. Dünya kültürünü bir bütün olarak düşününce, Batı Avrupa’dakilerin kültürü, Afrika’dakilerden ağır çekmez. Bu gezegenin kültür varlığına herkes kendince katkıda bulunmuş ve ondan kendi payına düşeni almıştır. Franz Kafka, “Küçük bir ulusun belleği büyük bir ulusunkinden daha zayıf değildir, dolayısıyla mevcut malzemeyi daha derinlemesine işler” diyor.

Edebiyat söz konusu olduğunda, Kafka’nın sözünün önünü ardını düşünmeye bile gerek yok. Değil mi ki edebiyat, hayatın içinden süzülmüş kesitleri, bu arada özellikle ayıntıları, bir başkasının göremediğini görme biçimiyle yaratmaya başlar, orada kültürlerin üstünlüğü sonunda daha büyük yapıtlar verilmesinin nedeni olmaktan çıkar.

İnsan, yaratıcı yazının hâlâ en zengin kaynağı. İnsana uzak ne yapıtlar verilmiş, insana uzaklığıyla bilinen ne yazarlar tanımışızdır ama hangisi bir duygusuna ya da düşüncesine değmeden insanın yanından geçip gitmiştir? Demek edebiyatta yazılanların büyüklüğü hayatın içinden çıkanların o güne dek yazılmamış oluşundan gelir önce ve bunlar ilkel ve doğal bir hayat içinde de her zaman güçlü biçimde yaşamaktadır.

Öte yandan, büyük kültürler ne zaman büyümüştür? Pascale Casanova, Dünya Edebiyat Cumhuriyeti’nde, “Fransa’nınki de dahil olmak üzere, bütün edebiyat uzamları, tarihlerinin belli bir noktasında mutlaka birilerinin hâkimiyeti altına girmişlerdir,” diyor.

semih gümüş

Tarihte büyük kültürlerin sık sık kendilerinden büyük kültürlerin etki alanına girdiği gerçeğini bırakalım bir yana –ve öyle olmadığını varsayalım–, bugün nasıl yaşanıyor bu etkileşimler? Özgüveni en yüksek olanlar Fransızlar mı? Onlar da Amerikan kültürünün gölgesinde kalmaktan endişe etmeye başlayalı on yıllar oluyor.

Pascale Casanova’nın Dünya Edebiyat Cumhuriyeti yayımlanalı çok oldu ama edebiyat düşüncesini oluşturan kitapları okuma alışkanlığı zayıflamış olan edebiyat dünyamızın ve okurların ilgisini yeterince çekmedi. Nasıl çeksin, özellikle son otuz yıldır edebiyatımız kendi mahallesinden aldığı ışıkla dibini ışıtmayı yeterli görmeye başlamış. (Oysa 1960’larda ve 1970’lerde, üstelik sayıları çok az bulunan bu tür kitaplar birkaç kere okunmadan elden bırakılmazdı.) Edebiyat düşüncesi ve onun parçası olan eleştiri üstüne özellikle Batı’da neler yazıldığı doğru dürüst merak edilmediği için, hâlâ eleştirinin yayımlanan kitaplar üstüne yazılması beklenen yazılar olduğu sanılıyor. Pascale Casanova çağdaş dünya edebiyatının panoramik bir görüntüsünü, onun nirengi notalarına derin dalışlar yaparak anlatıyor. Her dalışında önceden düşünmediğimiz bir yeni yorum, farklı bir düşünme biçimi, bakış açısı çıkararak. Örnekse, zaman ve mekân bakımından birbirinden apayrı düşmüş, merkezin dışında ve tahakküm altında olan ile merkezde ve hükmeden saflarında, hiçbir ortak noktaları bulunmuyor görünen yazarların yaratma eylemini şöyle değerlendiriyor: “... hepsinin önünde aynı alternatifler vadır ve tuhaf bir şekilde aynı ikilemler karşısında benzer çıkış yolları bulur, bazen gerçek bir devrim yapmayı başarır, aynanın içinden geçip merkezdeki oyunun kurallarını değiştirerek kendilerini kabul ettirirler.”

Ulusal ya da yerel özellikleriyle öne çıkan edebiyatlar, bazen kendilerini öylesine sıkışmış görebilir ki, buldukları tek seçenek, kendi kimliklerini aşındırarak evrensel edebiyata eklenmeye çalışmaktır. Yoksa içlerine kapanarak kabuklarını sertleştireceklerini düşünürler. Böylece “genelleştirici bir evrenselliğin içinde erimek” doğru bir seçim olarak belirir önlerinde, ama evrensel olanın anlamlı bir parçası olup olmadıklarını onlar adına er geç sınar edebiyat.

Octavio Paz, bu tür bir ikilemin ideolojik bir çatışma olarak kendini göstereceğini belirtiyor. Bunun kaçınılmaz olduğunu yani. Çatışma sürecinin sonunda altta kalanın baskın ideolojiyi benimsemesine sık rastlanır, ama bu da edebiyatın dışında, daha çok gerçek hayatın, toplumsal ve siyasal ilişkiler dizgesinin konusudur ve edebiyat her durumda bu ideolojik çatışmanın dışında kalmayı başarır ya da dışında kaldıkça has edebiyat olarak kendini gösterir.

Gelgelelim küçük edebiyatlar ait oldukları kültürün ister istemez itildiği konum içinde, gölgede kalmanın ıstırabından da kendilerini kurtaramıyor. Cioran, “Küçük bir kültürde doğmuş bir adamın gururu yaralıdır” derken dışarıdan konuşmuyor, ait oduğu kültür içinde yaşadıklarını biliyor. Bu yüzden o kültürün entelektüelleri milliyetçilik duygusuyla iç içe yaşar. Yeni ulusların kuruluş dönemleri çoğun edebiyatçının milli duyguları olumlu anlamlara büründürerek kullandığı dönemler değil midir?

semih gümüş

Biz de öteden beri, Türkçenin uluslararası bir dil olmaması yüzünden, yaşayan dünya şiirinin çok önemli bir parçası olduğunu düşündüğümüz şiirimizin tanınmamasını burkularak izlemedik mi ve Orhan Pamuk’un Nobel Ödülü almasından sonra yurt dışında edebiatımıza duyulan ilgiyi devlet destekli bir kampanyaya dönüştürürken aslında küçük edebiyatın vitrine çıkma telaşını yaşamadık mı? Sorunu dünya edebiyatının parçası olma biçiminde tanımlayanlar için, bu kıstırılma duygusu, sanki hiçbir şey yazmamakla özdeş olmalı. Oysa Gombrowicz, sürgündeki Polonyalı entelektüelleri “[kendi] edebiyatlarının dünyadaki büyük edebiyatlara denk olduğunu, sadece yanlış tanındığını ve yeterince saygı görmediğini ortaya koymak için çırpınıp duruyorlardı” diye suçluyor ve böylece kendilerini aşağıladıklarını belirtip oldukça sert sözlerle eleştiriyordu.

Gene de edebiyat dünyasındaki güç ve eşitsizlik durumunun her an değişebileceğini belirtiyor Pascale Casanova. Örnekse Latin Amerika edebiyatı 1930’larda bütünüyle merkezin dışında, kıyıda kalmışken, otuz yıl sonra durum tersine döndü ve Latin Amerikalı yazarlar dünyanın en gözde edebiyatlarından birini temsil etmekle kalmayıp merkezin asıl unsurlarından birine de dönüştü. İspanyolcanın büyük bir topluluğun anadili oluşunun da rüzgârıyla Avrupa ve Amerika merkezli dünya edebiyatının üçüncü merkezi olarak öne çıktıktan sonra, bu tahtından o gün bugün inmedi Latin Amerika edebiyatı.

Avrupa’da daha karmaşık bir durum uzun zamandır yaşanıyor. Kuzey Afrika (özellikle Fransa’da) ile başta Japon yazarları olmak üzere Uzakdoğu edebiyatları (özellikle İngiltere’de), bu kez çift kimlikli bir edebiyat olgusunu öne çıkarmış durumda ama bu çift kimliğin yaşam biçimine ilişkin boyutu yerel olana, edebiyata ilişkin boyutu yeni olana ekleniyor. Amin Maalouf Fransızca yazıyor, Kazuo İshiguro İngilizce ve bu iki yazar da kendi anayurtlarının edebiyatının değil, Avrupa merkezli iki büyük edebiyatın yazarı olarak kabul ediliyor. Japon yazarlar İshiguro’yu kendi edebiyatlarının parçası olarak göremiyorsa, kaybeden küçük edebiyattır elbette.

Öte yandan, yenilerin “ulussuz yazar” oluşuyla James Joyce ya da Samuel Beckett’in “ulussuz” olma seçimleri aynı bağlamda alınamaz. Joyce ile Beckett’ın seçimlerinin ulusal yazarları “siyasal bağımlılık, estetik açıdan geri kalmışlık ve akademizm” ile yüz yüze bıraktığını belirtiyor Casanova. Nâzım Hikmet’in konumu bundan farklı değildi. Yahya Kemal’den ve Türk şiirinin ana damarından çıkıp Rus Fütürizminde asıl biçimini bulan Nâzım Hikmet şiiri, aslında iki yana da bağımlı olmadı; bağımsız bir yaratıcılığın ürünü olarak, dünya şiirine yalnızca kendi çabasıyla bağlandı. Aslında tam anlamıyla ne estetik, ne de siyasal olarak angaje olmamış, görünür bağımlılığı kişisel kalmış bir şair kimliği. Ayrıksı örneklerden.

Bu konunun ilk düşünürlerinden olan Kafka da kendi küçük edebiyat dünyasından çıkmıştı. Sonunda kendisi saptamadı durduğu yeri ama modernizmin dünya edebiyatındaki en keskin dönemecinin Kafka’nın yaratıcılığıyla geçildiğini düşününce, edebiyat nelere kadir, diye de düşünülebilir.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR