küçük İskender: "Şair kitap yazmaz, şiir yazar. Kitap yazanlar nesir düşkünleridir."

küçük İskender: "Şair kitap yazmaz, şiir yazar. Kitap yazanlar nesir düşkünleridir."


Twitter'da Paylaş
0

Yeni Türk şiirinin 1980’lerden sonra ister istemez yaşadığı geri çekilme, dönemin ilk kuşağı içinden çıkan şairlerce alt edilmeye çalışılmıştı. Sonra küçük İskender geldi. 1980’lerin sonlarında birdenbire ortaya çıkan şiirleri, hiçbir şairinkine benzemiyordu. Uzaktan etkiler aldığı kuşkusuzdu, çünkü onun da sevdiği önemli ustalar vardı. Ama herkes kabul etti ki, küçük İskender her şeyiyle kendine özgü bir şiir yazıyordu ve hiç kimseye benzemeyen bir şairlik tutumu ortaya koyuyordu. Bu söyleşi onun değerini bir kez daha anlatmak için yapıldı diyebiliriz.

Semih Gümüş: İskender, şiir yazmaya başladığın gün, şiirlerinin sonraki yıllarda bu kadar ilgi göreceğini tahmin ediyor muydun?

küçük İskender: İlgi çekmek ya da görmek, farkına varılmakla eşdeğerde değil ki; herhangi bir çiftçi tarlasıyla uğraşırken bir gün herkesin ondan söz edeceğini düşünmez sanırım. Mesele, tarlanın iyi ürün vermesi ve bu ürünün belli bir kalitenin üstünde olmasıdır. Ama siz tarlanıza o güne kadar oralarda hiç ekilmemiş tohumlar ekiyorsanız neyle karşılaşacağınızı, daha da önemlisi neyle karşılaştırılacağınızı pek kestiremezsiniz. Değerler, ölçüler, kıstaslar başkalarının eline yakışır; şairin bunlara kafa yorması başka amaçlara hizmet eder: Satış kaygısı, ünlü olma hırsı, rekabet gibi. Tüm bunlar stabil şartlar isteyecektir, çünkü istikrara bağlıdır demin saydıklarım. Ticaret demektir. Şair ise değişkenlikle, dönüşümlerle şekillenmiyor mu? Yazdıklarımın ilgi uyandırmasını uyum sağlamakla ilişkilendiriyorum; yaklaşık yirmi beş yıldır yayımlamak kaç nesle denk geliyorsa, o kadar uyum, o kadar çatışma vardır. Modernizmin avantajı. Ama açıkçası belki de hâlâ inat ettiğim okur-edebiyatçı yakınlaşmasının boyutuyla bağlantılı okunmam; o da şu: İnsanlarla daima temas halindeyim. Yapay da değil, yüz yüze bir temas bu. Diğer şairlerin es geçtiği kardeşlik duygusu.

SG: Ama gene de her şey Adam Yayınları’nda, Memet Fuat ile mi başladı? Yoksa yanılıyor muyum?

: Yanılmıyorsun; Memet Hoca’ya ulaşmadan önce Milliyet Sanat’ın Genç Şairler köşesinde Mustafa Öneş bir şiirime yer vermişti. İskender Över imzasıyla. Onun şevkiyle birçok dergiye başvurdum; hep reddedildi yazdıklarım, ta ki Adam Sanat’a kadar. Galiba benle yaşıt şairlerin birçoğu için fırsattı Memet Hoca. Şans demek yanlış olur. Fırsat en doğru kelime. Çünkü küçümsemeden, önyargısız bir değerlendirmesi, anlama çabası vardı. Elbette kendi düşüncelerinden ödün vermiyordu ama, sanki hayatı, insanı önemseyen bütün şiirler değerliydi onun gözünde. İlk sorunuzda temastan söz etmiştim sahicilik açısından; Memet Fuat da bu teması olmazsa olmaz’lardan biri olarak görüyordu bence. Başarı genç insana yakışır, yaşlanan ise ödül ve emeklilik bekler. Genç insan sevişir, yaşlanan sevişme üzerine tezler üretir. Hangisi daha çekici, hangisi şiire daha yakın?

SG: Elbette Memet Fuat’tan da önce senin şairlerin vardı. Edip Cansever başta. Hangi şairlerle başladın?

: 12-13 yaşlarındayken evimizdeki geniş kütüphanede keşfettiğim Hasan Hüseyin ve Nâzım ilk şairlerim sayılabilir. Bugün uzun soluklu, derdi olan ve öykü anlatan şiirlere sevgimin olmasının nedenidirler. Sonra Necatigil, Attilâ İlhan, Behramoğlu, Lorca, Neruda ve Mayakovski geldi. Orhan Veli’yi de bırakmıyordum. İkinci Yeni şairleriyle tanışmam 17-18 yaşlarıma denk geliyor. O dönemimin delişmenliğinden mi, bilemiyorum, en geç ısındığım şair Oktay Rifat’tı. Mesafeli olduğu hissine kapılmıştım. Yanılsam da, Oktay Rifat ve Enis Batur aynı örgüden faydalanır; Batur’un şiiriyle dostluk kurdukça ısındım Rifat’a. Turgut Uyar, Melih Cevdet Anday sert bloklardı. Cemal Süreya, İlhan Berk anlaşılmak için yaşa bağlı deneyim gerektiriyordu. Ece Ayhan’ı ise tıpta patoloji okurken başucuma koydum. Cansever ise büyük keşifti dünyamda: Aradığım her şeyi onda buldum. Bugün bile üzerimde afrodizyak etkisi sürmekte; ne zaman bir şiirini okusam yazma arzusu kaplar içimi. Aşk benzeri bir saplantı. Zaten bir şiir sizi heyecanlandırabiliyorsa şairini ayrı yere koyarsınız. O sizin mücadele arkadaşınızdır. İkizinizdir. Sırdaşınızdır. Suç ortağınızdır.

SG: Kimilerine göre Gözlerim Sığmıyor Yüzüme senin en iyi kitabın. Senin böyle düşündüğünü sanmıyorum. Niçin böyle düşünülüyor sence?..

: Sağlamcılık ve takipsizlik. Şairle beraber onun edebi yolculuğuna çıkmayıp karada kalmanız sağlamcılıktır; onun sonraki yazdıklarının “tamamı”nı izlemeyip savsaklamak da takipsizlik kararını kuvvetlendirir. Zaten şair kitap yazmaz ki, şiir yazar. Kitap yazanlar nesir düşkünleridir. Kendi adıma o kitaptan sonra okurun paylaştığı şiirlerime baktığımda, büyük oranı ileriki kitaplarımdaki şiirlerin oluşturduğunu söyleyebilirim; “Paris”, “Sacriface”, Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm, “Büyük Ortadoğu Şiiri”, “Remix Dualar” gibi. Sizi bugün bile sadece ilk kitabınızla değerlendiriyorlarsa eleştirmenlerdeki tutuculuğun ve tembelliğin tartışmaya açılması gerekir. “Gençliğimde sizi çok okurdum; ama şimdi iş güç” diye sızlananlarla çevrili her şair. Çünkü şiirin sunduğu bağımsızlıkla ve özgürlükle bağı kopmuş onların. Sisteme entegrasyon kolaylarına gelmiş. Vicdan azabı çektiklerinde de akıllarına Gözlerim Sığmıyor Yüzüme geliyorsa hayıflanacak olan ben değilim herhalde. GSY bir panoramaydı; gitgide muhalif bir dilin oturtulması zaman aldı. İnsanlar tavır almakla taraf olmayı aynı tanımla kullandıkça bu sıkıntı sürecektir. Pek ilgilenmiyorum açıkçası. İlgilenirsem şekillenmeye başlarım.

SG: Sert şiirler yazıyorsun, ilk şiirlerinden başlayarak. Şiirlerindeki kadar sert bir hayatı yaşıyor musun? Yoksa şairin, dışındaki dünyayı algılama biçiminden mi geliyor bu?

: Yüzeysel muayene yeterli midir? Hayır. Dört dörtlük bir muayene sonrası farmakolojik ya da cerrahi yöntemlerle tedaviye girişirsiniz. Farmakoloji yan etki riski taşırken cerrahi can yakar. Bırakalım şiirin okşayan şefkatli elini; güzel sözlerle hiçbir şey değişmez. Hayatın, hayatımızın iktidarları küstah ve acımasız; şairlerin, muhlis yaklaşımı çoktan terk etmiş olması gerekirdi. İki seçenek var: Ya tabiata kaçacaksınız ya da kentleşmiş yerküre ile dövüşeceksiniz. Bireyi kendine yeten bir canlı olarak adlandırıp bu sürüye toplum diyen zihniyetin karşısında sert şiir bile tek başına çözüm değil. Şiir slogan giysisinden soyunup eylem giysisini giymeli. Yalnız şiir mi? Hayatlar da bu geçişe ihtiyaç duyuyor. Mutsuzluklar özgüvenle idare edilecek bir ömrün çuvallamasına bağlı. Yazdıklarınız coğrafyanızdaki birine, bir Peruluya, bir Hintliye, bir Norveçliye, bir Somaliliye, özellikle de size bile hitap etmiyorsa boşuna yazıyorsunuzdur. Sertlik, bükülmemek’i yanında taşıyor.

SG: Genç şair, şiirimizin geçmişinden ne kadar kopmalı, ne kadar ona bağlanmalı?

: Saygı duyacak kadar bağlanmalı, sevgi duymayacak kadar kopmalı. Geçmiş, geleceğin altyapı oluşumu için kaçınılmaz. Ancak, geçmiş “geçmiş” olma noktasına geldiyse bu uygulamaya maruz kalmalı. Eskimeli, günden kopmalı, tadını ve parlaklığını yitirmeli: O zaman geçmiş’tir. Yoksa Ahmet Haşim hâlâ yeni mesela. Hayalci, aklın büyüsüne kapılmış; teslim olduğu/hükmü altına girdiği bir zafiyet saptayamazsınız. Genç şair, ideolojik olarak ters de düşse, dizelerini okurken telaşa kapıldığı edebiyatçılara yönelmeli. Çünkü yöneldiği şey’in bir zaman sonra orada bulduğu “kendi” olduğu gerçeğiyle yüzleşebilir. Karşılıklı konmuş aynaların nesneyi derinlemesine çoğaltması klişesidir. Biri sizi çoğaltamıyorsa o aynanın sırrı bozulmuştur. İşte, geçmiş budur.

SG: Sen bir şehir şairisin, bir metropol şairi. İstanbul var, her şeyden önce. Dolayısıyla doğaya uzaksın şiirlerinde...

: Doğayla sıkı fıkı olmadığımı kabul ederim; ama ısınmak için elimden geleni de yapıyorum. Düşünsel bir kaynaşma, yan yana gelebilme uğraşı belki de. Hayvan psikolojisinin sanatçı psikolojisiyle benzerlikleri çekici. Başka bir açıdan, halk ozanının doğayla bağında müzik bir aracı; şehir ise gürültü mekanizmasıyla, gürültünün tonlarıyla, kirle yazıyor librettosunu. Doğa aslında yatay ve aşağı/simetrik, şehir ise dikey ve yukarı/asimetrik. Bu matematikte şiirinizin hangi platformda güçlü olacağına karar verme hakkını kullanıyorsunuz.

SG: İstanbul, bir yandan inanılmaz bir kaos görüntüsü veriyor, öbür yandan kendini koruduğunu düşünen insanlarıyla öylesine yaşayıp gidiyor ve şair, o insanlara, Aldanma, diyor, küçük İskender hep bunu dedi...

: Makinenin içini işaret ediyorsun: İletişim çağındayız güya; oysa iletişim, güdüleri örgütleyerek bundan kazanç sağlayan metacı bilinçlerin illüzyonu. İletişim diye bir şey yok, asla da olmadı. Organizmanın sosyalleşme tezahürüymüş bu; hangi başvuru kaynağından hareketle bu sonuca ulaşıldı? Her şeyi ama her şeyi korku sağlıyor: Yalnız kalma korkusu, soyunun tükenmesi korkusu, korunamama-öldürülme korkusu, aç kalma korkusu, libidonun boşa gitmesi korkusu gibi. Din, devlet, kurumlar, sanat, bilim sırf bu korkulardan besleniyor. Aldanma derken, barış kendinle ve ruhunla konuş anlamındadır o deyişim.

SG: Periler Ölürken Özür Diler’i bir kırılma noktası olarak görüyorsun. Senin şiirini anlamak için bu kırılmayı biraz açıklayabilir misin?

: Periler’e kadar ben de yüklenmiş kodlarla bakıyordum çevreme; birdenbire gülünç durumda olduğumuzu hissettim; gülünç ve acıklı hatta. İdealler, hüzünler, kıskançlıklar, yüksek umutlar. Taşın böyle sıkıntılar, duygular taşımadığını görmek zaman alıyor. Ağaç için de böyle bu, su için de. Bunalmanın kaynağında dayatılan tanımlamalara uyum sağlayamama sorunu yatıyordu. Nihilizme sırnaşma sayılmasın; hiçlikten değil, yok’luktan açılan bir kapı bu. Algılar açıldığında, yok diye bağırabildiğinizde rahatlıyorsunuz aslında. Benim en koyu sevda şiirimde bile bir alay bulunabilir; kendimle alaydır bu. Kendim dediğim herhangi bir insan.

SG: Çok verimlisin ve çok yazıyorsun. Bunun bütün şiirinde bir eksiklik yarattığını söyleyenler de var, kendini tekrar ediyor gibi...

: Tekerlek de dönerken kendini tekrar eder; ama dönmezse yol alınmaz. Dünya da dönerken kendini tekrar eder; ama dönmezse zaman ve tarih yok olur. Aynı yeri kazmazsanız petrol bulamazsınız.

SG: küçük İskender bir büyük şiiri yazıyor aslında, onca kitap bir büyük şiiri adım adım sürdürüyor, desem...

: Uzun bir beste diye düzeltsem; aidiyetini korusa da bir önceki ezgiden sıyrılmaya çalışanı dillendirmek: Her defasında anlamları boşaltıp başkayla doldurmak, o başkanın ne olabileceği üstüne matematik ve tıptan yararlanıp kötü’nün ana karşılığını akla uygun hale getirmek. Vahşeti aklayıp onaylamak değil, var olan vahşetin merkezine inebilmek – nedenlerini araştırmak. Ağrıları örneklemek diye de geçiştirebilir birileri. Bunun ironisi büyük işte; büyük şey odur. İroni. İyi nedir ki kötüden kaçılır? İyi öğretilir, kötü vardır. Her şey kötüdür canlı tarihinde. İyi yoktur. İyi ütopyadır, düştür; kötü ise gerçeğin ta kendisidir. Bildiklerimizin kodlanmış kelimelerle ezberletildiğini varsayıyorum. Harf yok. Sayı yok. Aşk yok. Ruh yok. Hepsi safsata.

SG: Seçtiğin bir yaşam biçimi var. Zorlukları da var bunun. Her şeyden önce, şair para kazanmaz...

: Şiir ve para; yan yana geldiğinde anlamsızlık hakkında fikir yürütmeye başlayabiliyorsunuz. Yine de bir meslek sahibi olup ondan arta kalan zamanda şiirle uğraşmak da yorucu, ayıp ve zor. Paradoksu aşabilmek için en iyisi standartları aşağı çekerek yalnızca dilediğinizi yapma hakkınızı elinizde tutmak gibi geliyor bana. Eğer varlıklı bir aileden de beslenmiyorsanız, şairin yoksulluğunu ve yoksunluğunu geçiştirebileceği olanakları zorlamanız kaçınılmaz. Neler bunlar? Örneğin katıldığınız etkinliklerden belli bir pay talebi, tanıtım yazıları kaleme almak, telif iddialarını sürdürmek, edebi tavırdan caymadan yan alanlarda (senaryo, tekst, şarkı sözü vb.) ürün verme, danışmanlık, editörlük... Aklıma ilk gelenler bunlar. Sokakta şiir kitaplarını, fanzinlerini satanlar da var; onlar da önemli. Karar verdiniz mi olanaklar çoğalır.

SG: Sana marjinal diyenler var, bir de yeraltı şairi. Ne diyorsun bu ikisine?

: Marjinal değilim. Çünkü sıradan birinin beklentileri, özlemleri ile ayaktayım. Yeraltı şairi tanımı iltifattır; oysa ben altkültüre meraklı bir araştırmacıyım. Şüphesiz, olağanın dışında birikenler çekici. Uzakta olanlar. Uzakta bırakılanlar. Dışarı atılanlar. Peki, ister miydim? İsterdim. Hayallerimde, fantezilerimde bambaşka bir İskender duruyor. Duruyor da duruyor işte. Bir aksiyon yok. Nedeni de basit: Yaşadığımız coğrafyanın hali vakti.

SG: Ama genç şairlerle çok yakından ilgileniyorsun. Yıllardır genç şairlerin şiirlerini değerlendiriyorsun, dostluk ediyorsun...

: Seviyorum onları. Heyecanlarına kapılıyor, vurdumduymazlıklarına ise kızıyorum. Şiir değerlendirmesi demeyelim ona; direksiyon hâkimiyeti için yardımcı olma çabası. Yavaş yavaş çekildim o alandan; şiirlerini bir derginin ilgili köşesine gönderen arkadaşımızın beni sevip sevmeme, önemsememe ihtimali içimi kemirdi. Gizli gizli bir iktidar kurdum sanılabilirdi. Nesnel davranmaya çabalasam da ipin ucu kaçabilir. Ne gerek var böyle bir sıkıntıya? Jürilerden de ayrıldım benzer telaş yüzünden; bir tek, seçkin bir lisenin öğrenciler arasında düzenlediği yarışmada yer alıyorum. O da, tıptan sonra bir süre devam edip bıraktığım sosyoloji eğitimini tamamlayabilseydim öğretmen olacaktım, gençlerle birliktelik mutluluğu bir bakıma. Ama en güzeli, gençlerle birlikte 18 yıla yakındır sürdürdüğüm, edebiyat çevrelerince çok da önemsenmeyen şiir performanslarında onlarla aynı sahneyi paylaşıp şiir okumak.

SG: Genç şairlerden bazı adlar verebilir misin?

: Onur Akyıl, Pelin Özer, Efe Murad, Özgür Asan, Onur Sakarya, Ömer Şişman, Gonca Özmen, Eren Okur, Zozan Gemilerördü, Harun Atak, Umut Taylan, Kerim Akbaş, Alper Volkan Dikyar, Tolga Karagöz hatırıma ilk gelenler. Bu listeye çok isim eklenebilir; ayrımcılık da yapmayayım; ancak bu imzaların şiirlerini görünce okumadan geçmiyorum. Öyküde de Seyit Göktepe ismini eklemeliyim. Şenol Erdoğan da önemsediğim adamlardan. Aytuğ Akdoğan da yetişiyor düzyazıda.

SG: Sevdiğin roman ve öykü yazarları?

: Çok fazla. Hatta aşırı. Yerli ve yabancı olarak birer ustayla geçiştireyim bu soruyu: Yerli romancı Oğuz Atay, öykücü Sait Faik (Bilge Karasu bağışlasın beni); yabancı romancı James Joyce, öykücü Edgar Allen Poe (Bukowski de bağışlasın).

SG: Peki 1980’den sonra eski kuşakların büyük şairleri gibi şairler çıkmadığı yolundaki düşüncelere ne diyorsun?

: Henüz 1980’lerdeki insanlar hak ettikleri olumlu-olumsuz eleştiri yazılarıyla incelenmezken 1980 sonrası nasıl konuşulabilir? Yalnızca adalet değil, edebiyat da geç işliyor bu topraklarda. Sevdiklerimizle yetinmekle geçiştiriyor, tamamı kucaklamıyoruz. Mecbur değiliz herkesi izlemeye, ama bencilliğin bir “tarz” olması rahatsız edici. Önce Sami Baydar, Metin Kaçan, Cenk Koyuncu, Sibel Torunoğlu ve benzeri isimler üzerinde kafa yorulsun, kaybedilmesin bu değerler. Seyhan Erözçelik, Didem Madak, Nilgün Marmara ne kadar işlendi ki akademik ölçülerle? Biz hayattakiler onlara göre şanslıyız. Üstelik büyük şair nedir ki? Çok okunmak? Çok satmak? Küresel başarı? Gerçek Şair demek daha insaflı; Gerçek Şair tanımı da çağına göre değişiklik gösterecektir.

SG: Yazdığın romanlar da var. Bilinegelen romanlardan büsbütün kopmuş, bir kurgusu olmayan romanlar. Flu’es’dan başlayarak, romanın sendeki yerinden söz eder misin?

: Leke ürünleri onlar; kesitlerin albenisi. Ayrıntıların bütünü dışlayarak tahriği güçlü kılması. Bir tür video-art. Varoluşun fragmanları diye de toparlayabiliriz. Sürprizlerle kuşatılmış, belaya hep açık görüntüler, sözler, temsiller. Devasa bir koşuşturmanın ağır çekim izlenmesi. Pozisyon analizi. Burroughs’un Cut-up tekniğinin Ortadoğu’ya özgü versiyonu. Burada acı ağırlığını koymalı. Şiddet önde durup fonu örtmeli. Popüler kültürün yozlaştırdığı kimlikler, çürüyen kişilikler paniğe kapılmalı. Benim kahramanlarım bu çığrından çıkışta hata üstüne hata yaparak Gayya’ya inmeli, itilmeli, düşmeli. Felaketin çekirdeğine yuvarlanan ben’ler, şizofreniyi bir doygunluk sanacaklardır. Orada hastalık bir huzurdur. Hareket noktası dünya ve dünyevi meseleler olsa da, kat edilen yolda Bilgi Aurası hepimizi kökten kopartacaktır. Kopuş, güvensizlikle koşut. Beyin, oyunları bozdu mu netlik sağlanacak ve diğerleri size deli muamelesi yapacaktır. Flu’es bunun göndermeleriyle oluştu. Zatülcenp de öyle. Cehenneme Gitme Yöntemleri’nde ise uyuşturucu ve ergenlik sıkıntılarıyla savrulan bir avuç gencin trajedisi anlatılmıştı. Onlar roman değil, serbest metinler. Rüyanın içinde görüldüğü uykuyu tanımlayıp kanıtlaması.

SG: Roman, şiir gibi bir edebiyat türü değil, bunu biliyoruz. Öyleyse nedir sence?

: Kurmacanın vakanüvisi, romancılar. Şiirden beslenmedikçe, kuru dili sadelikle karıştırmaya devam edecekler. Fiil, edebiyatı öldürendir. Fiil bir sonucu, durumu belirler; şiir bir hal ve edadır bende. Yön işaret etmektir. Şiirin tespitte bulunması haddini aşması sanki. Rapor tadı. Şiirde olay yeri incelemesi yapılırken romanda daha çok mahkeme kararını okuruz. Şairler sanık olarak yargılanırken yargı mekanizmasındaki avukatlar, savcılar, hâkimler romancıyı andırır. Bu nedenle roman mecazen bir zaman kaybıdır; çünkü gerçek yoktur. Gerçek, biçimlendirilen bir şeydir. Genellendikçe inandırıcılığı artar. Yazarlar, yaşayamadıklarını kaleme alıyor olabilirler; şairler ise yaşamak istemedikleri, yaşadıklarında aşırı üzülüp aşırı sevinebilecekleri delilik sınırındaki karmaşayı dillendirirler. Büyüden yanadırlar. Evrenden yanadırlar. Hiç meczup yazar gören var mı?

SG: Yaşadığımız bu hayatta seni en çok rahatsız eden, korkutan ve mutlu eden şeyler neler?

: Riyakârlık, İçten Pazarlık, Şımarıklık, Cehalet, Küstahlık; bunlar rahatsız eder. Gasp, Linç, İftira, İhanet, Kıymet Bilmezlik; bunlar korkutur. Özgürlük, Zekâ, Disiplinsizlik, Karşılıklı Sevgi, Alkol; bunlar mutlu eder.

SG: İskender, sen çok sevdiğim bir şairsin, ömrün uzun olsun.

: Sağ olasın. Sizler de ardımdan “ne adamdı” diyecek kadar yaşarsınız umarım.  

2012

Fotoğraf Gülbin Eriş


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR