Küçükburun: Fatih Özgüven’den Yeni Hikâyeler

Küçükburun: Fatih Özgüven’den Yeni Hikâyeler


Twitter'da Paylaş
0

[button]Ruhi Ufuk Karakurt[/button]

 “Bir adamın zihninin bilardo masası gibi olduğunu mu düşünüyorsun?” “Umarım öyle değildir.” – Thomas Pynchon

Bazı eleştirmenler tarafından "yamalı bohça" ya da "ikinci sınıf bir Borges kitabı" olarak anılan Kum Kitabı'nda Borges'in tuhaf bir gelecek öyküsü vardır. Tabii öykü Borges'in elinden çıktığı için herhangi bir bilimkurguda rastlanabilecek uzay araçları, ışınlanma platformları, lazer tabancalar yerine 19. yüzyıl barok şairlerinden dizeler, More'un Ütopya'sının 1518'de Basel'de basılmış bir kopyası, Babil Kulesi'ni tersten anıştıran dil üzerine tartışmalar ve bolca Latince kelime görürüz. Bir Borges metni için olağan bir durum. Fakat bu öyküde olağan bir Borges öyküsünde olmayan bir şey de vardır: Bir gelecek tahmini. Buna göre, gelecekteki insanların bir dizi özelliği olacak. Uzun boylu ve ince parmaklı olacaklar. Az okuyacaklar, çünkü daha önemli buldukları tekrar tekrar okuma zanaatında ustalaşacaklar. Okullarda kuşkulanma ve unutma dersleri görecekler vb. En önemlisi ise evlerindeki eşyaları veya duvarlarındaki tabloları kendileri yapacaklar. Kendi eşyalarıyla beraber, ihtiyaç halinde sanat eserlerini de kendileri yapan bu gelecekteki insanlar tahmini tutar mı tutmaz mı bilmiyorum. Fakat Fatih Özgüven'in hikaye kitaplarının sonuncusunu okurken aklıma ilk bu geldi: Kendi hikâyesini kendi yapan bir yazar. Kendi ihtiyaçlarını kendi gören biri gibi. Bu izlenimin nedeni hikâyelerdeki kıpkısalık ve haliyle bazen şiiri andıran kapalılık olabilir. Emin değilim. Zaten emin olsam, Küçükburun'un bir yerlerinde dendiği gibi "bir noktadan ötekine uzanan hayali, ama kesin çizgiler" atarak bu tutumu sadece Borges'e değil, onunla pek ilgisi olmayan başkalarına da bağlardım. Örneğin, Walter Benjamin'in Pasajlar'ındaki, matbaanın icadı sayesinde yazar denen kişinin biraz mistik "aura"sının yok olmasını kutlar tavrına. Ya da Foucault'nun sanatın bir çeşit müstakil alana hapsolmasını "eski" bularak her hayatın bir sanat eseri haline getirilebileceğini iddia ederken niyetlendiği heretik tutuma. Ama dediğim gibi bundan emin değilim. Bu yüzden en iyisi aşırı-yorum riskine girmeyip Küçükburun'daki bir tavsiyeye uymak: "Bir şeyle başka bir şey arasına ancak hikâyenin izin verdiği kadar girebilirsin." Evet, en iyisi hikâyelere bakmak. Öncelikle söylemek gerek ki; bu kitabın iç kapağında da her iyi Fatih Özgüven okurunun hemen ayırdına varabileceği, kitabın bir Fatih Özgüven kitabı olduğunu gösteren o gizli ex libristen var. Böylelikle her halükarda "bir şey olacağını" biliyoruz. Bu hikâyelerde ya olağandışı bir şey olacak ya da karakterlerden biri sıradan sayılabilecek bir şeyi anlatırken zaten çok geçmeden onu olağandışı bir hale getirecektir. Bunun yanı sıra, bu kitapta yazarın diğer hikâyelerinde de karşılaştığımız bazı tanıdıklarla da karşılaşıyoruz yine: Hayvanlar, çocuklar ve fantastik yaratıklar ile. KUCUKBURUNKAPAK Hayvanlar: Hikâyelere isimlerini veren hayvanları sayacak olursak; yılan, bir adamın koluna sarılı vaziyette olduğu için adam havada yok olurken o da beraber silinip gidiyor: Bir hayalet. At, şu meşhur vampir değişimini cinsiyetiyle beraber yapan bir yaratığın toynaklarında bir anlığına beliriyor. Ördekler, zaten bir mama kâsesindeki desenlerden ibaret. Yani, hiçbiri “gerçek” değil. Tek gerçek hayvan, bir köpek. O da -tabiri caizse- alttakım dizilişi nedeniyle insanlara kafa tutan türden bir köpek. Hem de bakışları bir tuhaf; "İnsandan önce insan olarak var olup o işi bitirmiş bir yaratığın bakışları." Bunların dışında, -her ne kadar bir hikâyeye isim verecek kadar öne çıkamasalar da- yine atlar var. Yalnız bunlar da yarış atları oldukları için gereksiz bir ışıltıyla yanıp sönen isimlere sahip: “Karlar Kraliçesi, Jezebel, Tayfun, Viski-Soda.” Bu hayvanlar “gerçek” değil, fakat hikâyelerden birindeki bir çocuğun kritik bir anda aklından geçirdiği şu cümleler nedeniyle belki bir parça daha “hakiki” olmadıklarını iddia edemeyiz: "Hiç değilse küçük bir hayvan olsaydı yanında. Bir oyuncak hayvan bile olur." Çocuklar: Çocukluk pek çok yazarın hayal hanesini kamçılayan bir hazine. Orası malum. Fakat Küçükburun'da bir anlamda kitabın gizli merkezi de sayılabilecek çocukluk öyle her yerde bulunmayacak cinsten. Buradaki çocukluk, nasıl derler, tekinsiz biraz. Soğukluk adlı hikâyedeki gibi, öldüğünde morga kaldırılmamayı vasiyet eden bir babanın başında dikilen birinin farkına vardığı bir tür “zihinsel durum” mesela. Bu yüzden kromatik renklerle çevrili, aşırı sevimlileştirilmiş bir çocukluk nostaljisi yok, daha çok bir türlü yakayı sıyıramadığımız bir çocukluk bu: "Babamızın etrafını sarmış çocuklar olduğumuzu her zamankinden daha iyi anladık. Ya da ilk defa anladık." Ya da kitaba da adını veren Küçükburun hikâyesindeki çocuk gibi vahşi bir hayal gücüne sahip olmakla ve bu vahşi hayal gücü sayesinde ömür boyu taşıyacağı bir "dünyadan insaf isteme bakışı" teknolojisi geliştirmekle ilgili bir şey (belki bu nedenle yine bir parça daha “hakiki” bir çocukluk.) Ya da Ördekler hikâyesinde görüleceği gibi belki de çocukluktan hiç çıkmamak için onlarca yıl boyunca kullanılan (gagaları birbirine bakmayan ördeklerle süslenmiş) mama kabı ile kurşun zehirlenmesine sebebiyet veren bir çocukluk. Bunlara göre daha yumuşak bir başka hikayedeki çocuğun gülüşü ise oldukça yaşlı bir adamın gülüşüyle aynı, ki ikisinin gülüşü de ürkütücü bir şekilde Alf'in gülüşüyle aynı (Bu Alf konusuna bir sonraki paragrafta tekrar döneceğiz.) Yani demem o ki, bu kitapta zıplaya zıplaya kırlara koşarak uçurtma uçuran veya denize açıldığı sandaldan ayaklarını sallandırırken sudaki mazot lekelerinin üstündeki alaimisemalarla şaşıran veya balkonda minderin üstünde otururken bir yandan etrafında uçuşan sinekleri kovmak için dalgınlıkla elini savurup öbür yandan mutlulukla Küçük Prens falan okuyan çocuklar aramayın boşuna. Fantastik Yaratıklar: Kitapta karşılaştığımız ilk fantastik yaratıklar kulak solucanları. Sürekli olarak kulağın içinde fısıldaşıyorlar. (Yıllar önce bir gazete yazısında yazmıştı F.Özgüven; “Tutkuyla yapılan çevirmenliğin aslı faslı budur; kulağınızda dolanıp duran bir sesi kendi dilinizde çıkarmak istemek.”) Ama bu sefer belirgin bir ses yok. Soru sorar gibiler ve zamanında popüler olan radyo tiyatrolarını andırıyorlar. Bu radyo tiyatrosu meselesinde duralım, çünkü fantastik yaratıklarla ilgili bir tercih devreye giriyor burada; Kitap boyunca karşımıza çıkan vampir, Alf ve hatta şu Kafkavari gremlin bile hep pop kültür kökenli. Yazarlar fantastik yaratık işine bulaştığında genelde, Doktor Jung’un şu korkunç iddialı “arketipler” teorisini aşırı ciddiye alıp muhtemelen bir tür kültürel derinlik kaygısıyla yüzlerce yıllık efsane yaratıkları yeğlerler; şahmaranlar, ejderhalar, anka kuşları, elfler vb. Pop yaratıklar yüzeysel bulunuyor olmalı. Buna karşı hemen Fatih Özgüvenvari bir bağlantı kurarsak, sözgelimi vampirleri uzaklaştırdığı söylenen sarımsak, aynı şekilde Odysseus’un Büyücü Kirke’ye karşı koymak için de kullandığı bir şey. Bu pop yaratıkların eski yaratıklarla uzaktan bir akrabalığı olmasın? Oscar Wilde’ın ancak sığ insanların yüzeysel şeyleri ciddiye almayacağı yolundaki sözlerini akla getiriyor bu. Öte yandan konu ille de geçmişe ait olmak ise Alf de divan şiirlerindeki semenderler kadar antika sayılır. Bunun yanı sıra, Küçükburun’da bir tane de sürpriz fantastik yaratık var: Türkan Şoray. Şimdiki değil de Yeşilçam melodramlarındaki hali; tam olarak İştahsız hikâyesindeki hali. Hikâyenin başında öylemesine beliriyor ki (kucağındaki çocuğa sarılıyor, omuzlarını titreterek ağlıyor) sanki kahramanın acayip iştahsızlığının müsebbibi meşum varlık da o. Hadiseyi biraz daha açmak için yine F. Özgüven’in eski bir gazete yazısından kopya çekelim; “Türkan Şoray, bizi duygusal kollarınızla sarmaktan vazgeçin artık, duygusal gelişimimizi tamamlayamıyoruz.” Böylelikle bu kısa ve çetin kitaptaki hemen hemen tüm hikâyelerden bahsetmiş olduk. Biri dışında. Son hikâye: Tek ayağının yerinde ucu lastikli bir sopa olan bir akordeoncunun hikâyesi. “Var olmayan bacağı, var olandan çok var olan sesi” ile Tünel’in bir yerinde dikilip bilmediğimiz dildeki şarkısını kendi “içini kazıyarak” haykırıyor. Bir göçmen, bir sığınmacı, bir mülteci ya da adına ne deniyorsa. “Herkesin sürekli yerinden yurdundan edildiği” şu günlerde “Nereye yollarsanız yollayın varım, varım (…) Dinleyin beni. Varım,” diyor. Önünden geçip gidenler onu pek umursamıyor. Şimdilik. Kitaptaki her şeyi başka şeylerle çarpıştırıp bilardo masasına çevirmek istemem, fakat Hitchcock senaryolarındaki kimsenin umursamadığı –ve elbette sonradan herkesin bundan pişman olduğu- bir anda beliren bir düzensizlik, bir felaketin habercisi işaretler gibi o. Sanki zamanının gelmesini bekliyor. Tabii ki, simgeler peşindeki okur, hikâyelerin de öyle yaptığını, “Varım!” dediğini öne sürebilir. Başka işaretlerin de peşine düşebilir. Ama çoğu zaman, sıkı hikâyeler yorumlardan çok çok daha güçlüdür.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR