Kudüs’e Giriş, Jesus Christ, Superstar
29 Aralık 2017 Hayat Gezi

Kudüs’e Giriş, Jesus Christ, Superstar


Twitter'da Paylaş
0

1848 şubatında manevi huzur ve aradığı ilhamı bulmak için Kudüs’e eşek üzerinde giren Nikolay Gogol maalesef aradığını bulamıyor. Kutsal Kabir’in yanında dua etmek için tek gece geçiriyor. Döndüğünde Kudüs hakkında konuşmayı reddediyor.

Ayşe Topbaş

Güneşli bir kasım sabahı. Aşinası olduğum Kudüs sokaklarını arşınlıyorum. Kulağımda dinlemekten hayatım boyunca sıkılmayacağım müzikler. Jesus Christ, Superstar. Defalarca filmini seyrettim, New York’ta iki kez müzikaline gittim. İsa’nın çarmıha giden yolda, son günlerini konu edinen Rock Opera. Film, Andrew Lloyd Webber ve Tim Rice'ın birlikte imza attıkları unutulmaz Broadway müzikalinden uyarlanmış. 1973’te yapılmasına karşın, gelmiş geçmiş İsa filmleri arasında bence en iyisi. Kudüs’ün Hristiyan dünyasını gezmeye karar vermem mi getirdi aklıma bilmiyorum ama filmden bazı kareler belleğimde dolaşırken hızlı hızlı taş sokaklarda yürüyorum. Film, bir grup gencin otobüsle kutsal topraklara varması ve kostümlerini giyip müzikali canlandırması ile başlıyor. Ardından, Yahuda’nın İsa’yı kendine gelmesi için silkeleyen ikazı geliyor. Her yerde kötülüğün, ihanetin sembolü olan Yahuda burada İsa’dan daha karizmatik, önceden olacakları sezen ve İsa’ya yardım etmek isteyen bir karakter olarak çizilmiş. İsa, inanmaya başladın hakkında söylenenlere Artık gerçekten inanıyorsun sana Tanrı diyenlere İsa’nın çarmıha gerilişiyle ilişkili olarak çektiği acılar Passio terimiyle adlandırılıyor.

Çile öyküleri ”Kudüs’e Giriş” temasıyla başlıyor. İsa, eşek üzerinde on iki havarisiyle girdiği kentte ilk olarak Tapınağı ziyaret ediyor. Ancak bir ibadet mekânı olan Tapınağın pazar yerine dönüştüğünü görünce öfkelenerek tacirleri oradan çıkarıyor. Filmde, Tapınağın çevresinde, ruhaniyetin yerini ticaretin aldığını görünce çılgına dönüp satıcıların tezgâhlarını devirdiği sahne müthiş. Filmde de, İnciller de de İsa’yı daha önce hiç rastlanmadık biçimde öfkeli görüyoruz. Via Dolorosa, Hristiyanlar için hac ritüelinin gerçekleştiği yol, Elem yolu. Hristiyan Hacılar ellerinde ya da sırtlarında taşıdıkları haçlarla bu rotayı kat edip, her bir durakta İncil’den pasajlar okuyor. Hz. İsa'nın ıstırabını hissetmek için yürünen yolda on dört durak var. On dördüncü yüzyılda Fransisken rahipleri tarafından belirlenen güzergâh, on dokuzuncu yüzyılda yeni durakların da eklenmesiyle son şeklini almış. Bu duraklara İstasyon da deniyor. Kutsal yola başlamak için Via Dolorosa’nın başlangıç noktası olan kemerin altındayım. Kemerin adı Ecce Homo. Hikâyesi, İsa’nın tutuklanıp yargılanmasına kadar gidiyor. İsa, Başkâhin Kayafas tarafından isyan çıkarmakla suçlanıp Romalı askerlerce tutuklanıyor. Yahudilerin mahkemesi Sanhedrin'de yargılanan İsa’nın çarmıha gerilerek cezalandırılması isteniyor. Bu ceza Roma Valisinin onayını gerektirdiği için Pontus Pilate’in karşısına çıkarılıyor.

Pontius Pilate, tam da şu an da bulunduğum noktadan halka sesleniyor. “Ecce Homo!” Bu söz ”İşte o adam!” anlamına geliyor. Pilate’nin bu sözü, üzerinde durduğu kemerin adına dönüşüyor. Roma Valisi Pontus Pilate, halkı ikna etmeye çalışıyor. “Sadece yolunu kaybetmiş, kendini önemli biri sanıyor. Ölümü hak etmiyor. Neden çarmıha germek istiyorsunuz? Kırbaç cezası yeter.” “Onu çarmıha ger!’’ çığlıkları dinmeyince halkın nefreti karşısında daha fazla direnemeyen vali emri veriyor. (Yuhanna, 19: 4-6) Gözümün önüne Sanat Tarihi’nin bitip tükenmeyen İsa’nın hayatından kesitler içeren tabloları geliyor. En çok da Hieronymus Bosch’un, Ecce Homo’sunda resmettiği tutsak İsa’nın karşısında bulunan kalabalıkta ölüm emrini keyifle bekleyen grotesk yüzler. İçlerinden bir tanesi ayrıksı, acıdan gerilmiş bir yüzle resmedilmiş. İsa ile aynı acıyı çektiği duruşundan okunuyor. Filmde de ”Masum Kukla'nın çarmıh için hazırlandığını görüyoruz. Henüz Birinci istasyondayım. İsa’nın kırbaçlanıp hakkındaki yargı kararı onaylandığı yer. Kral Herod’un Antonia Kulesi bir zamanlar buradaymış. Karşıdan gelen bir grup Hristiyan Hacı, ellerinde haçlarla kemerin altından kutsal yola başlıyor. Ben de peşlerinden gidiyorum. İkinci Durak’ta duruyoruz. İsa’nın elbiselerini çıkardıkları, şehrin dışına kadar taşınması için çarmıhını sırtına verdikleri durak. Üçüncü Durak’a vardığımda karşıma Ermeni Katolik Patrikhanesi çıkıyor. Burası, bir yandan halkın saldırılarına bir yandan da çarmıhın ağırlığına dayanamayan İsa’nın düştüğü yer. Patrikhaneden içeri girer girmez haçın altında ıstırap çeken İsa betimlemesini görüyorum. Alt katta bulunan dehlizlere iniyorum. Osmanlı döneminde ”Sultan Hamamı” adıyla bilinen hamamın kalıntıları var. Hürrem Sultan, inşa ettirdiği hamamın günümüzde Hıristiyanların kutsal hac yolunun duraklarından biri olacağını hesaplayamazdı elbette.

Bütün duraklara girip çıkıyorum. Annesi Meryem’le karşılaştığı, bitap düştüğü için onun yerine çarmıhını bir başkasının taşıdığı, Kudüs’lü bir kadının yüzünü sildiği, yeniden yere düştüğü durak derken en etkileyici istasyona geliyorum. Kutsal Kabir diğer ismiyle Kıyame Kilisesi’nde Via Dolorosa’nın son dört durağı yer alıyor. Onuncu ile on dördüncü durak arası. Kilise, dünyanın bütün Hristiyanları için yeryüzündeki en kutsal yerlerden biri. İsa’nın çarmıha gerildiği, takdis edilip yağlandığı, gömüldüğü ve son olarak dirildiği mekânların hepsi karşımda Kutsal Kabir olarak anılan eşi benzeri olmayan kilisenin içinde yer alıyor. Basamaklarda oturmuş bu garip yere doğru akan inanılmaz insan manzaralarını seyrediyorum. Katolik, Ortodoks, Ermeni, Süryani, Kıptî ve Habeş kiliselerine mensup Hristiyanlar kimi ararsanız burada. İlk Hristiyan imparator Büyük Konstantin’in annesi Helena’nın yaptırdığı kilise bütün ihtişamıyla karşımda duruyor. Helena, İsa’nın kentini ihya etmek için Kudüs’e geliyor. Piskoposlarına Hadrianus’un tapınağının yıkılması ve yerine dünyanın en güzel bazilikasının inşası emrini veriyor. Helena, Hristiyan aleminin görmek için yanıp tutuştuğu kutsal emanetlerden biri olan Haçı bulup İstanbul’a götürüyor.

 Kilisenin içindeki durakları görmek için çabalayıp dururken karşıdan gelen iki adam dikkatimi çekiyor. Biri cübbeli, öbürü siyah ruhban kıyafeti giymiş. Birden etraftaki herkes yok oluyor. Nasıl oldu da kalabalık birdenbire yok oldu diye düşünürken adam delici bakışlarını gözlerime dikip konuşmaya başlıyor. “Hellane Hanım’ı tanıyorsun değil mi?’’ Sorunun yanıtını bildiğimden emin görünüyor. ‘’Hayır,’’ diyorum utançtan yerin dibine geçerek. ‘’Buralara kadar gelip de Kumâme Kilisesi’nin Banisi’ni bilmiyor musun? Dinle o zaman. Hellane Hanım Konstantin’dan kalkıp buralara kadar gelmiş. Ta oralardan kırk milyon mal ile Kudüs’e gelip Hazreti İsa’nın bazı asarlarını bulup hayratlar bina ederken Kudüs’te Mağaryos namında çok yaşlı bir papaz buldu. Papaz, Hellane Hanım’a İsa’nın asıldığı ağacın yerini gösterdi. Hellane’nin emriyle kazılan kabirden haçlar çıktı. Hellane Hanım haçları mücevher sandıkta sakladı. Ve yedi yılda Kumâme Kilisesi’ni bina etti. Hellane’nin, Kumâme Kilisesi’ni ve Mescidi Aksa’yı geçip Beytüllahim’i yeniden binâ edip herbirini cennete benzer imaretler yaparak, nice kere yüz bin Yahudileri kıra kıra Konstantin’e geldiğini, büyük bir alay ile Makedonya şehrine girip altın sandık ile İsa’nın kabrinden çıkan haçları Konstantin’e hediye etti.’’ O zaman anlıyorum Hellane Hanım’ın Konstantin’in annesi Helena olduğunu ama çok geç. Ne aptalım Helena’dan kim olacak başka, ama Evliya Çelebi’yi karşımda görünce nutkum tutuldu işte. Devasa kilisenin içinde sinek misali kaybolan üç kişiyiz. Evliya Çelebi hiç susmadan anlatmaya devam ediyor. “Kudüs-ü Şerif’i nice kere ziyaret ettim. Kaç defa geldim buralara, ama özel olarak kilidini açtırıp gezmek farklı.’’ Kiliseyi özel izinle açan ruhban göz kırpıyor. “Neticede yeryüzünde böyle bir kilise yok. Yedi iklim krallarından ve bütün Hristiyan milletinden gelen adaklar bu büyük kilise içinde o kadar doludur ki bu kadar bin yıldan beri hesabını Cenâb-ı Bâri bilir.’’ Böyle söyleyerek çekip gidiyor. Evliya Çelebi’nin hayran kalıp, hakkında sayfalar dolusu yazdığı Kutsal Kabir aynı zamanda kralların taç giydiği yer. Barbarossa’nın torunu II. Friedrich (1215-1250) Kutsal Roma-Germen imparatoru olarak burada taç giymiş. Umberto Eco’nun meşhur romanı Baudolino’da boy gösteren kral.

 Umberto Eco, Azize Helena tarafından Kudüs’te keşfedilen Gerçek Haç’ın da izini sürmüş VII. yüzyılda İranlıların eline geçtiğini, daha sonra Bizans İmparatoru Herakleios tarafından geri alındığını, 1187’de, Selahaddin Eyyubi’ye karşı Haçlılar tarafından Hattin savaşında taşındığını, savaş kaybedilince haçın da sonsuza kadar ortadan kaybolduğunu söylüyor. Sonraki yüzyılda bulunmuş olan sayısız parçanın hangi kiliselerde muhafaza edildiğini de saymış dökmüş. Konstantinopolis’te tapılan ve Dördüncü Haçlı Seferi’nden sonra başka yerlere dağılan kutsal emanetler arasında, Meryem Ana’nın mantosundan İsa’nın sandaletlerine, Süleyman’ın tahtından Musa’nın asasına, İsa’nın Kudüs’e girerken bindiği eşeğin dışkısından, üzerinde İsa’nın dikenli tacının bir parçasına kadar sonu gelmeyecek kadar parçadan oluşan kutsal emanetlerin hangi kentin hangi kilisesinde olduğunu yazıyor. Umberto Eco’nun Düşman Yaratmak kitabını elinizin altında olursa her bir kutsal emaneti bulmak mümkün. Baudolino iyi bir kutsal emanetin bir kentin kaderini değiştireceğini, o kenti ardı arkası kesilmeyen bir haccın hedefi yapacağını, bir mahalle kilisesini bir tapınağa dönüştüreceğini bilen bir roman kahramanı. Eco’yu, Baudolino’yu ve Hristiyanlığın en muhteşem kutsal emanetlerinin peşinde koşan diğer kahramanlarını ardımda bırakıp Kutsal Kabir’de dolaşmaya devam ediyorum. Kapıdan girer girmez istasyonlardan biri ile karşı karşıya geliyorum. İsa’nın takdis edilip yağlandığı Musalla taşı. Üzerinde sekiz lamba asılı. Bu lambalar kilisede hakkı bulunan mezhepleri sembolize ediyor. Biri Süryanilere, biri Ermenilere, ikisi Fransiskenlere ve kalan dördü de Ortodokslara ait. Mesh Musallası’nın üzerine kapanan Hristiyanlar taşa yüzlerini sürüp öpüyor. Yağlanma taşının üzerinde dünyanın her yerinden kalkıp gelen eller, kollar, dudaklar, saçlar geziniyor. Mesh Musallası’na el yüz sürdükten sonra, huşu içinde doğrulup kalkan müminlerin yerini anında başkaları alıyor. Biliyor muydun korkunç ölümünün rekor kıracağını Neden bu kadar garip topraklarda, böyle eski bir devri seçtin? Bugün gelseydin bütün dünyaya sesini duyurabilirdin. Toplu iletişim yoktu MÖ 4’te İsrail’de. Yahuda’yla başlayan film, yine Yahuda ile bitiyor. Bir başka dünyada İsa’yla karşılaştığında, İsa’ya söylediği son sözler bunlar oluyor.

 Hıristiyan dünyasında yolculuğuma, Kidron Vadisi’nde bulunan Meryem Ana Mezarı’yla devam ediyorum. Kudüs’ün en etkileyici yerlerinden biri. “Burası Kudüs’ün çok farklı ve özel yerlerinden biri” diye kulağıma fısıldıyor Pierre Loti, Haçlı döneminden kalan aşınmış, kararmış basamaklardan aşağı inerken. Bin yılı aşkın süreyle bütün dinlerin tartıştığı, ele geçirmek için uğraştığı, IV. yüzyıldan kalma antik bir kiliseye giriyoruz birlikte. Önümüzde, yeraltına giden abidevi bir merdiven, sağında ve solunda küçük şapeller var. Buhurdanlıklardan gelen baş döndürücü kokulara, duyduğumuz ilahilerin sahiplerine doğru ilerliyoruz. Kalabalığın arasında kendimize yer açıp siyah kukuletalı rahiplerin arkasında sessizce duruyoruz. Gelgitli ruh hallerimize uygun olarak ses yükselip alçalıyor. Kemer ve kubbelerden sarkan yüzlerce altın ve gümüş lambanın altında, bu tuhaf atmosferde ne kadar kalıyoruz bilmiyorum. Ayin bitince rahipler buhurdanlıklarını sallayarak dumanlar içinde kayboluyor. Bütün mezheplerin kendine özgü ibadet köşesi var. Ermeniler, Süryaniler, Kıptiler, Etiyopyalılar ve Rum Ortodokslar. Bu kez siyah değil beyaz elbise ve kukuletalı bir rahip Arapça ilahiler söylemeye başlıyor. Bir önceki ayinden farklı bir mezhepten olsa gerek. Dua ederken kaldırdığı elleri de beyaz bir bezle örtülü. Söylediği Arapça ilahi Kuran’ı çağrıştırıyor. ”Ya Rab, Ya Allah” sözcükleri dolanıyor ortada. Bu bölgede kavramlar kadar dinler de karışıyor. Hemen arkasında siyahlara bürünmüş saçının tek teli görünmeyen bir rahibe ve dört rahip ona eşlik ediyor. Taşın üstünde diz çökmüş bir kadın kendinden geçmiş, dua ediyor. Loti’yi 1895 yılının Kudüs’ünde bırakıp Bütün Milletler Kilisesi’ne giriyorum. Burası bir Katolik kilisesi. Ne Meryem’in Mezarı kadar gizemli, ne de Kutsal Kabir gibi etkileyici. Pierre Loti çekip gittikten çok sonraları 1924’te, adından da anlaşılacağı üzere Katolik ülkelerinin desteğiyle yaptırılmış. Özelliği olmayan bu yeni yapıyı olması büyük bir kayıp değil. Kilisenin tek özelliği, İsa’nın son akşamını geçirdiği, ölüm acısını hissettiği iddia edilen mekânda kurulmuş olması. İçinde, sunağın hemen önünde İsa’nın ”Istırap Kayası’’ yer alıyor. İsa, havarilerinden biri tarafından ihanete uğrayarak yakalanmadan önce bu kayanın üzerine kapaklanarak ağladığı söyleniyor. Yahuda’nın öpücük tabloları yeniden resmigeçit yapıyor.   Zeytindağı’ndan kente bakarken üç yazar, Gogol, Herman Melville ve Flaubert bana eşlik ediyor. Simon Sebag Montefiore Kudüs isimli kitabında kente gelen bu üç yazardan bahsediyor. Söze Gogol başlıyor. ”Aklımı başıma toplama fırsatı bulamadan her şey bitmişti. Kendimi hiç Kudüs’te ve sonrasında olduğum kadar kötü hissetmedim.” 1848 şubatında manevi huzur ve aradığı ilhamı bulmak için Kudüs’e eşek üzerinde giren Nikolay Gogol maalesef aradığını bulamıyor. Kutsal Kabir’in yanında dua etmek için tek gece geçiriyor. Döndüğünde Kudüs hakkında konuşmayı reddediyor. Yaşadığı hüsrana derman arayan bir başka yazar Moby Dick’le ünlenen Herman Melville. Melankolik yazar sağlığına tekrar kavuşmak ve Tanrının doğasını araştırmak için 1856 yılında Kudüs’e geliyor. Hedefi zihnini Kudüs’ün atmosferiyle doyurmak. Bir anlamda hedefine ulaşıyor. Kudüs’ün harap hali onu etkiliyor, ıssızlığın yalın çıplaklığı onu büyülüyor. Altın Kapı’ya yaklaştığımızda durup Yahudi ve Müslüman mezarlıklarına bakıyoruz birlikte. Melville şehrin vebadan mustarip heybetine hayran. Son sözü Flaubert alıyor. Yazar kentle karşılaştığında beklediği görüntü kesinlikle bu değildi oysa. Şehrin şeytani bir ihtişama sahip olduğunu söylüyor. Hemen rotayı Beyrut’a çeviriyor. Kudüs’ten kaçışını dönüşte frengi kapacağı Beyrut’ta orospularla kutluyor. Yazarlar gidiyor. Ben yürümeye devam ediyorum. Akşam vakti Kudüs’ün labirent sokaklarından yürürken adımlarım beni tekrar Kutsal Kabir Kilisesi’ne doğru getiriyor. Dükkânlar henüz kapanmamış. Müslüman mahallesinde satılan mallar yerini, Hıristiyanlara özgü eşyalara bırakıyor, irili ufaklı haçlar, buhurdanlıklar, tespihler, İsa’lı Meryem’li ikonalar boy göstermeye başlıyor. Kim bilir nerelerden kalkıp gelen hacılar, tezgâhların önünde durup, kutsal hatıralardan birini ülkelerine götürmek üzere seçiyorlar.

Bir adam annesine Kudüs İncil’i alıyor. Bu adam Mark Twain. Kilisenin gereksiz, cırtlak ve bayağı süslemelerinden nefret ettiğini söylüyor. Şehir hakkında da böyle düşündüğünü ekliyor. İstanbul’dan geldiğimi öğrenince Ayasofya’dan da bahsediyor. “Paganlar aleminin en paslı, eski ve sevimsiz binası.” Kubbenin çevresindeki hatlardan da hiç haz etmemiş. Bir sirk afişine benzetiyor. Elinde annesine aldığı İncil ve asık bir suratla çekip gidiyor. Ben Kutsal Kabir’de başlayan ayine giriyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR