Kudüs, Kubbet-üs Sahra’da Randevu
8 Ocak 2018 Hayat Gezi

Kudüs, Kubbet-üs Sahra’da Randevu


Twitter'da Paylaş
0

İbn Battuta: “Yeryüzünde bundan daha büyük bir mescit bulunmadığı söyleniyor. İçini, dışını, tüm güzelliklerini, süslerini tarif etmekten aciz kalır kalem. Süslerin çoğu altın yaldızlı olduğundan ışık gibi parlar, bir yanıp bir söner. Kubbenin tam ortasında, Peygamberimizin göğe yükseldiği kutsal kaya görünür.”
Ayşe Topbaş
Kudüs... Ayrılığın üstünden uzun bir süre geçmeden, kendimi tekrar ona atsam diye kendini özleten kentlerden biri. Sokakları başka yüzyıllarda dolaşmayı vaat eden Kudüs söz konusu olduğunda kısıtlı bir alanda ikide bir dönmek gibisi yok. Neden böylesine hayranlık duyuyorum bilemiyorum ama kaç kere gelsem de beni metaforlarla, görüntülerle, dar sokaklarında gezinen din halesiyle sarılı karakterleriyle beni kendine çekmeye devam ediyor. Daracık yollardan birbirine benzeyen sokaklara geçerken tüm Kudüs’ün yalnızca bir simgeler oyunu olduğunu düşünüyorum. Her şey bir başka din için başka anlamına geliyor. Zamanların akışını izliyorum, rekabet halindeki dinlerin resmigeçidi, bütün ayrıntıları, renkleri, kılık kıyafetleriyle karşımdalar. Arada nereden çıktığı belirsiz topluluklar ellerinde haçlarla karşımda beliriyor. Çan sesleri sokağın seslerine karışıyor. Derken siyah giysili Hasidikler hızla geçiyor başları önlerinde. Hemen hepsi anlamadıkları kitapları içinden lanetliyor. Ezan okunuyor. Müslümanlar taş döşeli sokaklardan telaşlı adımlarla koşarcasına kayıp gidiyor gözümün önünden. Önümden uzaklaşıp giden gölgeler hangi zamanlara ait? Nasıl da bitmek tükenmek bilmeyen bir şehir burası. Hiçbir şeyi es geçmemeye çalışıyorum. Olmuyor, defalarca gelmeme rağmen her zaman kaçırılmış bir şey kalıyor. Kaçırdıklarım bazen bir kitapta, bazen bir gezginin sözlerinde çıkıyor karşıma. Ancak çok geç oluyor. Notlar alıyorum bir sonraki gittiğimde görmek için. Yine de eksik kalıyor. Sonu gelmeyen her gece anlatılıp da sonu gelmeyen masallar misali. [caption id="attachment_57353" align="aligncenter" width="800"] Kubbet-üs Sahra[/caption] Bir Müslüman ibadethanesinde yalnızca ezan sesi değil, aynı anda çanlar da duyuluyor. Tıpkı şu anda olduğu gibi. Mescidi Aksa’nın en büyük kapısına, batı kemerlerinin arasında bulunan Pamuk Tüccarları Kapısı’na doğru yürüyorum. Memluk Sultanı Kalavun döneminden, on dördüncü yüzyıldan kalma kapalı çarşı her zaman olduğu gibi kalabalık. Pamukçular Çarşısı’nın karambolünden geçip nöbetçilerin durduğu kapıya geliyorum. İçeri girerken bir adam şalımın altından görünen saçlarımı işaret ederek başımı daha sıkı kapatmamı istiyor. İkiletmiyorum, şalımı daha sıkı sarıyorum. Tapınak Dağı’nda, Harem-i Şerif’in bahçesindeyim. İbranice Har haBayit, İncil’de Moriah Dağı. Akşam ezanı okunuyor, çanlar çalıyor. Bu mekânın dünyanın en huzur verici yerlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Her zaman tenha olan avlu namaza yetişmek için hızlı hızlı yürüyen insanlarla bir nebze hareketlenmiş. Karşımda İslam Mimarisi’nin en eski ve güzel anıtlarından biri duruyor. Kubbet-üs Sahra. Avluyu çevreleyen kemerlerin ardında beliren görüntü nefes kesici. Kubbet-üs Sahra, en çok da akşamları ışıklarını yaktığı zamanlar, tanımlanamaz bir güzelliğe bürünüyor. [caption id="attachment_57352" align="aligncenter" width="800"] Kubbetü's Sahra[/caption] Emevi hükümdarı Abdülmelik 691’de inşa ettirmiş. Halife Abdülmelik bu yapıyı bir hac yeri ilan etmiş ve tıpkı Kâbe gibi tavaf edilmesini şart koşmuş. Tapınak Dağı’nın ortasındaki meydanda yükselen Kubbet-üs Sahra, öbür dinlerin geleneklerinin üzerine inşa olmuş, ihtişamlı ve aynı zamanda sembolik bir şekilde Kudüs şehri üzerinde süzülerek yükseliyor. İslam geleneğine göre Yahudilerin ve Arapların ilk atası İbrahim’in oğlunu kurban etmeye hazırlandığı ve Hz. Muhammed’in göğe yükseldiği kayayı barındırıyor. Bu bakımdan İslam’ın en kutsal mabetlerinden biri. Yahudi geleneğine göre ise İbrahim’in İshak’ı kurban etmek için üzerine bağladığı söylenen taşa ev sahipliği yapmakta. Aynı zamanda Süleyman’ın Tapınağının sunağı. [caption id="attachment_57354" align="aligncenter" width="533"] Kubbet-üs Sahra'nın içinden.[/caption] Simon Goldhill, Bir Haçlı lideri olan Raymond’un tapınak alanını ziyaret ettiği zaman dizlerine kadar yükselen kan gölü ile karşılaşmasını anlatıyor. Şu an bulunduğum huzur dolu ıssız bahçenin, bir zamanlar kandan kızıla boyanmış vahşet sahnesini gözünde canlandırmakta zorlanıyorum. Kubbet-üs Sahra’nın kubbesine takılıyor gözlerim. Tepesinde haç varmış bir zamanlar. Dönem Haçlılar dönemi. Vahşetin, katliamların at koşturduğu zamanlar. Haçlı ordusu, 1099 temmuzunda Kudüs’ü aldığında yetmiş bin kişi öldürülmüş. Sadece Müslümanlar değil, Yahudiler de katliamdan nasibini almış. İlk Hıristiyanlar onların Kudüs’ten atılmalarını sağlamış, Haçlılar ise kutsal şehirde yaşayan Yahudileri Sinagoglarda diri diri yakmışlar. Kubbet-üs Sahra, on ikinci yüzyılda, din değiştirip bir Hristiyan Tapınağı olduğu dönem adı da değişiyor. Templum Domini “Tanrımızın Tapınağı” anlamına geliyor. Kubbe’nin tepesine bir haç yerleştiriliyor. Seksen yıldan fazla bir süre boyunca Hristiyanların elinde kalıyor. Bu dönemde de El-Aksa Camisi, Tapınak Şövalyeleri’nin merkezi oluyor. Templum Solomonis olarak isimlendiriliyor. Yüz çizgileri şaşılacak siliklikte bir adam beliriyor yanı başımda. Önce tedirgin ediyor, sonra etkiliyor beni. “Yeryüzünde bundan daha büyük bir mescit bulunmadığı söyleniyor. İçini, dışını, tüm güzelliklerini, süslerini tarif etmekten aciz kalır kalem. Süslerin çoğu altın yaldızlı olduğundan ışık gibi parlar, bir yanıp bir söner. Kubbenin tam ortasında, Peygamberimizin göğe yükseldiği kutsal kaya görünür.” Bunları İbn Battuta anlattı bana, bir çocuğa anlatırcasına. Kayanın önünde duruyoruz. Kubbenin tam altında, Hz. Muhammed’in Miraç’a yükselirken üzerine bastığı Muallak taşına bakıyoruz. [caption id="attachment_57359" align="aligncenter" width="493"] Miraç, Kısas-ı Enbiya'dan.[/caption] Miraç hadisesinden, Kuran’da, İsra ve Necm surelerinde bahsediliyor. Hz. Muhammed’in gece Mekke’den Mescidi Aksa’ya götürülmesi İsra, göklere çıkarılması ise Miraç olarak adlandırılıyor. İsra gece yürütmek anlamına geliyor, aynı zamanda Kuran’ın on yedinci suresinin adı. İlk ayeti şöyle başlıyor. “O ki, kulunu bir gece Mescidi Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya götürdü; ona ayetlerimizden gösterelim diye.” Bu yolculuk için, Hz. Muhammed’e Burak getirilmiştir. Burak, kimine göre kanatlı, kimine göre insan yüzlü olan bir binek hayvanı. Cebrail’in yardımıyla göğe çıktıktan sonra Hz. Muhammed çeşitli peygamberlerle karşılaşmıştır. Kimi yorumcular bu yolculuğun bedensel olmayıp ruhsal olduğunu söylüyor. Aslında Burak, Kuran’da geçmez. Ancak Hz. Muhammed’in Burak üzerinde yedi göğü dolaşmasını gösteren çok sayıda minyatür var. Mekke’den Kudüs’e olan mucizevi yolculuğu anlatan kitaplara “Miraçname” deniyor. Bu konuda fikir edinmek için Metin And’ın Minyatürlerle Osmanlı İslam Mitologyası biçilmiş kaftan. Kitapta Ahval-i Kıyamet’ten alınan bir minyatür oldukça ilginç. Bu minyatür İslam dinindeki suret yasağını delip geçmiş. Hz. Muhammed’in yüzü görünüyor ve birden çok Burak var. Ebubekir ve öbür halifeler de Burak üzerinde gösterilmiş. İbn Battuta ile alt tarafta merdivenle inilen bir oda sayılabilecek kadar geniş bir mağaraya iniyoruz. Basamağın alt kısmında, sağa doğru oturmuş dua eden sakallı adamlar var. Yukarı çıkarken İbn Battuta kubbeyi işaret ediyor. “Orada asılı kalkanı görüyor musun? Halk bu kalkanın Cengâver Hamza bin Abdülmuttalib’e ait olduğuna inanır." Kalkan malkan yok ortada. Aradan geçen altı yüz yılın içinde ne zaman nasıl yok oldu bilmiyorum. "Şeyh Taceddin’in talebelerinden birinin elinden tasavvuf hırkası giydim.” [caption id="attachment_57356" align="aligncenter" width="800"] Harem-i Şerif[/caption] Her gittiği yerde, o beldenin tasavvuf izlerini takip eden İbn Battuta aynı yolu Kudüs’te de izliyor. Ama nedendir bilmem Kudüs hakkında az konuşuyor. Burayı pek iplemiyor gibi. Her yer hakkında sayfalar dolusu yazan seyyah, Kudüs söz konusu olduğunda pek suskun. Yüz hatları belirgin olmasa da çok şey söyleyen gözlerinden yeni yolların heyecanını okuyorum. Bir an önce gitmek istiyor. Kendi yüzyılına ve onun için Kudüs’ten daha cazip güzergâhlara, Asya’nın içlerine doğru çekip gidiyor. O gidince, Harem-i Şerif’de, Kubbet-üs Sahra avlusunun etrafındaki “kanatir” adı verilen kemerlerden birinin merdivenine oturmuş bir başkasını bekliyorum. Gelmeyeceği endişesi içimi kavururken pür dikkat etrafa bakıyorum Çok geçmeden geliyor. Onu görünce rahat bir nefes alıyorum. 1895 yılında kalkıp geldiğinden olsa gerek yorgun görünüyor. Pierre Loti, usulca yanıma oturuyor. Kudüs hakkında İbn Battuta’dan daha çok yol gösterecek bana, en azından Kudüs konusunda. Yanı başımda oturan adamın derdi yeni dünyalar kurmak, maceralara atılmak değil, yok olup giden uygarlıkların kalıntılarıyla karşılaşmak, eski zaman insanlarının pınarlarından kana kana içmek. [caption id="attachment_57355" align="aligncenter" width="800"] Harem-i Şerif[/caption] İlk başlarda konuşamayacak denli mecalsiz görünüyor. Telaşsız, heyecansız yorgun bir sesle konuşmaya başlıyor. Bir hayal kırıklığı yaşadığı halinden tavrından belli. Nedenini biliyorum. Bir gece önce, Zeytin Dağı’nda İsa ile randevusu vardı. Kutsal topraklara yaptığı yolculuğunun amacı sonunda İsa’ya rastlamaktı. Ama olmamıştı işte. İsa randevuya gelmemişti. “Hayır, hiçbir şey yok, kimse beni görmüyor, kimse beni işitmiyor, kimse bana cevap vermiyor.” Alain Quella-Villeger, Gezegen Seyyahı isimli kitabında dini olmayan dinsel bir ruhu olduğundan söz ediyor. Yolu, Calvin’den Baal’e, Kuran’dan Japon tapınaklarına, hiçbirine ayrıcalık tanımadan uzar gidiyor. Evinin, dünyanın dört bir tarafından toplanmış ibadet imgeleri ve nesnelerinin istilası altında olduğunu biliyorum. Kutsal atmosfer, zamanın uçsuz bucaksızlığı, her yanı sarıp sarmalayan şahane görüntüler karşısında ürkütücü derecede ciddi görünen tavırları gitmiş, kendini koyuvermişti. “İslam’ın cazibesi beni gene etkisi altına alıyor,” diye gülümsüyor başlıyor Pierre Loti. Kudüs’ten ayrılmadan önce, Müslümanların kutsal yerini son bir kez daha ziyaret etmek, muhteşem Ömer Camisi’ni görmek ve ihtişamını hafızama yerleştirmek istiyor. “Bugün buraya kafamı dinlemek için geldim. Müslüman mabetleri Hristiyan mabetleri gibi duygulanıp ağlanan yerler değil. Sakin yerlerdir. Müslüman mabetleri huzur veren yerlerdir. Orada hem yaşam hem ölüme aynı, soğukkanlılıkla bakınır.” Doğru söylüyor. Yıllar önce karşılaşmama rağmen net bir şekilde ölüme soğukkanlılıkla giden bir cenaze alayı hatırlıyorum. [caption id="attachment_57358" align="aligncenter" width="800"] Harem-i Şerif'te cuma namazı.[/caption] Harem-i Şerif’in şu an durduğumuz eşi benzeri olmayan ıssız avlusundaydım yine. Çok değil, beş altı kişilik bir gruptu. Sessiz sedasız bir cenaze alayı. Palmiye yaprakları taşıyorlardı. Omuzlarının üstünde yüklendikleri tabutla koşarak geçip gittiler. Duyulan tek ses taşlarda yankılanan ayak sesleriydi. Suskun cenaze alayı geçip gitti, nedendir bilmem ama yalınlığı beni çok etkiledi. O güne kadar Filistinlilerin son yolculuklarına palmiye yaprakları ile uğurlandıklarını bilmiyordum. Önümüzde duran bir yeri işaret edip konuşmaya başladığında düşüncelerimden sıyrılıyorum. “Burası Moria dağının zirvesi. Jebusi Kralı Ornan’ın arazisi. Yok edici meleğin Davut’a görünüp elindeki kılıç ile Kudüs’ü işaret ettiği yer.” Kubbet-üs Sahra’ya giriyoruz. Alacakaranlığın, sessizliğin ve boşluğun ortasında, vitraylardan süzülen rengârenk ışınların, ve yansımaların oluşturduğu bu şahane şark masalı dekorunun içinde dolaşıyoruz. Camiye hayran kalıyor, kendine özgü, içine kapanık sessizliğiyle onu çok etkilediğini söylüyor. Zamanın uçsuz bucaksızlığı içinde kaybolup gidiyoruz. Başkalarına doğru giderken kendi içinde yol alan yazarla, bahçede yürürken kendimizi yine yalnız ama huzurlu hissediyoruz. Yukarıdaki fotoğraf: Mescidi Aksa

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR