Kültür, Uğruna Öldürdüğünüz Şey
13 Ocak 2020 Kültür Sanat

Kültür, Uğruna Öldürdüğünüz Şey


Twitter'da Paylaş
0

Siyasetin kötüye kullandığı, farklılıkları ortadan kaldıran, elbette otoritenin istediği noktada birleştiren bir ulus-devlet tasarımıdır ortak kültür.

Kültür, insanın hayvanı ötekileştirirken çiftçilik yapmayı öğrendiği yerden çoğalarak yayılmış dünyaya. Bir yaşam biçimi yaratmaktı bu. Terry Eagleton Kültür Yorumları’nda, “Buna bağlı olarak kelime,” diyor, “kendi anlam haritasını çıkarırken insanlığın kır yaşamından kent yaşamına, domuz besiciliğinden Picasso’ya, toprağı işlemeden atomu parçalamaya uzanan tarihsel değişimini de gözler önüne serer.”

Önce insanın kendine ait olmayanı işlemesi yaratmış kültürü. İnsan, yerleştiği yerde önceden denemediklerini tanıdı, onları ehlileştirdi ya da işledi, birlikte yaşamak için gerekli ilişki biçimlerini buldu, bir kültür yarattı. Hayatla bu savaşımı gelişmenin yolunu çizdi. Sonra kaçınılmaz biçimde ileri ve geri ayrımı çıktı ortaya ve hiç bitmeyen bir tartışma başlamış oldu.

İnsanın yalnızca kendisi için yaptıklarıyla alınmadı uygarlık yolu. Karşıtlıklar, çatışmalar ve çözümler yolun taşlarını döşerken ayrımlar da çıktı ortaya. Eagleton, “Gelişim olarak kültür olabildiğince ayrımcıyken yaşam tarzı olarak kültür ayrımcı değildir,” diyor. Yaşam tarzının birleştiriciliğinden söz açmak ilk bakışta anlamlı görünür görünmesine ama kültür o noktada tekil bir anlama dönüşüyor ve yaşam kendi içinde eşitsizlikleri kaçınılmaz biçimde üretince, kültür de çözülmeye başlıyor.

Zaman içinde, ileri kültür ile geri kültür kavramlarının güç ve iktidar kavramları olduğu da anlaşıldı. Bazı kültürlerin öbürlerinden üstün olup olmadığını sorgularken, “Sadece bir çeşit kültür olmak kendi içinde bir değerdi; ama bir kültürü diğerinin üstüne çıkarmak,” diyor Eagleton, “Katalanca gramerinin Arapçanınkinden üstün olduğunu savunmak kadar anlamsızdı.”

Bunları pekâla çoğatabiliriz: sözgelimi Batı kültürünün Doğu’nunkinden, Fransız kültürünün Ugandalınınkinden üstün olduğunu söylemek de anlamsızdır. Her kültür, kendi bulunduğu yerden çıkmıştır, o yere göredir ve o yeri aydınlatırken öteki bütün kültürlere kendince katkıda bulunur. Biz istesek de istemesek de. Gezegenimizde bütün bütüne soyutlanmış ve saf halde duran kültürler var mıdır? Amazon’un keşfedilmemiş yerlilerininki mi acaba?

edward sadEdward Said

“Bütün kültürler iç içedir,” diyor Edward Said, “hiçbiri tek ve saf değildir, hepsi melez, heterojen, son derece farklılaştırılmışır ve hiçbiri tek parça değildir.”

Anadolu gibi, neredeyse doğadan çokkültürlü dünyalarda birkaç bin yıl değil yalnızca, birkaç yüzyıl bile farklı kültürleri ortaya çıkarmaya, birbirine karıştırmaya, melez kültürler, dolayısıyla melez kişilikler ve kimlikler yaratmaya yetebilir. Bu yüzden Anadolu, herhangi bir etnik kimlikle, soğurduğu kimliklerin herhangi biriyle anlatılması olanaksız bir ülkedir.

Ülke kavramı da siyasal iktidarlarca yolundan çıkarılmış. Sınırları çizip onu korumak için örgütlenmiş, dolayısıyla sınırların dışındakileri ötekileştirmiş, bazen düşman olarak seçmiş, sınırların içindeki düzeni korumak için şiddet kullanmış bir devletin şemsiyesi altında ülke – buna ülke denemez. Ülke: yurt: insanın seçtiği, sevdiği yer, toprak.

Yaşadığımız bu ülke de tek bir kimlikle anlatılamayacak kadar karışık bir çokkültürlülük içinden geçerek gelmiş bugüne. Devletin ve siyasetin tek kültürlülük cenderesine hiçbir kültür sığmıyor. Kaldı ki siyasetin tek boyutluluğu kültürün doğasında yoktur. Birbirinden farklı kültürlerin, alışkanlıkların, gelenek ve göreneklerin, yaşam biçimlerinin, estetize etme düzeylerinin bir potada eriyerek döktükleri kalıptır kültür. Demek ki eştürden olamaz ya da alt kültürlerin bütününü anlatır. Eagleton da, “Kültür siyasetin panzehiridir,” diyor, “denge çağrısıyla fanatik dar görüşü yumuşatır; benliği taraflı, dengesiz, mezhepçi her şey tarafından lekelenmekten sakince korur.”

Ortak kültür kavramının bu yüzden sakıncalı olduğunu da söylemeliyiz. Siyasetin kötüye kullandığı, farklılıkları ortadan kaldıran, elbette otoritenin istediği noktada birleştiren bir ulus-devlet tasarımıdır ortak kültür. Ulusal birlik sloganı çevresinde ortak cumhuriyet, verili demokrasi, ortak dil, ortak değerler, savaşta ve barışta ortak düşünce vb. bu kavramla olumlu bir değermiş gibi dayatılır, oysa tam tersine işlevleri yüklenir.

Kültürden sanat, edebiyat ve entelektüel hayatın anlaşıldığı da söylenebilir. Akla önce bunlar geliyor. Bunun alışılagelmiş bir düşünme biçimi oluşunun nedeni, hayatın sanat ve edebiyat yanında, kırılması olanaksız yoksulluğudur. Çünkü hayat her yerde ortalamayı temsil eder. Ortalamanın kendini konuşturma aczi, edebiyat gibi yüksek bir okuma kültürü gerektiren alanların kültürle özdeşleştirilmesine yol açar. Kültür deyince, gelişkinlik, yetişkinlik, yüksek düzey çıtası gelir akla. Ne ki edebiyat (sanat) kültürün kendisi değil, tamamlayıcı parçalarından biri, önemli biri olsa da. Kültürün estetik göndermesi. Kaldı ki, “Sanat olarak kültür yeni bir toplumsal varoluşun habercisi olabilir; ancak, durum garip bir biçimde döngüseldir, çünkü toplumsal değişim olmadığında sanat da yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.” Toplumsal değişim sanatı her zaman etkilemiş, şu ya da bu ölçüde, kapitalizmin modernizmi ortaya çıkaran gizilgücü gibi büyük bir ağırlıkla da olabilir bu etki; Avrupa’nın yaşadığı savaşlar yüzünden yıkıma uğradığı koşullarda uç veren Dadacılık’ta olduğu gibi, daha sınırlı da kalabilir.

terry eagletonTerry Eagleton

“Kültür üstünkörü bir ifadeyle özgül bir grubun yaşam tarzını oluşturan değerler, âdetler, inançlar ve pratikler bileşiği olarak özetlenebilir,” diyor Eagleton. Aslında tek bir kültür tanımı yapmanın olanaksızlığını da düşünerek yapıyor bu tanımı Eagleton. Kültürü, bir arada bulunmayı isteyen ya da başaran topluluklar değerli kılar. Dolayısıyla etnisiteden gelen kültür de olur, ortak dilden, ortak davranıştan gelen kültür de. Sözgelimi bizim edebiyatımızın kendine özgü bir kültürü vardır, onu anlatan özellikleri. Toplumsal sorunlara karşı duyarlığının niçin yüksek olduğunu düşünebilirsiniz. Ya da okuma kültürü gibi bir davranış kültüründen söz edebiliriz. Zaman içinde nasıl ve nelere bağlı değiştiğini çözümleyerek.

Demek bir topluluk –büyüklüğü sonucu etkilemez– varoluş koşullarını kendi kültürü olarak ortaya çıkarır. Deneyimleriyle kültürünü sınayarak yapılandırır ve hem kendi gizilgücüne hem de dışındaki koşullara bağlı olarak değişir.

Davranış kültürü bazen sözcüğün adına uygun bir kültür anlatmayabilir. Peki, şirket kültürü de bir kültür müdür? Belli ki farklı bir kültür tanımı gerektiriyor bu. Bir kültür olmadığı söylenemez çünkü yalnızca giriş çıkış saatleriyle ya da nasıl yemek yeneceğine ilişkin ortak davranış önerileriyle sınırlı olmaksızın, şirketin çalışanlarına benimsetmeye çalıştığı bir düşünme biçimini de içeriyor olabilir.

Olumlu’nun kültürde içkin olduğunu söyleyebilir miyiz? Hemen hep böyle düşünülür ama örnekse, “Bosna ya da Belfast’ta kültür, yalnızca kasetçalarımızda dinlediğimiz şey değil, uğruna öldürdüğünüz şeydir,” diyor Eagleton. Nazizmin ya da Sırp milliyetçiliğinin kültürü de hiç kuşku yok ki kültürdü, onların varoluş biçimini anlattığı sürece. Olumluluğun ağır bastığı bir yaşam biçimi olmanın yanı sıra, bazen şiddeti ve ölümü de anlatır kültür.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR