Kültürel Bir Miras Olarak, Bakış Açısı
1 Ekim 2018 Kültür Sanat

Kültürel Bir Miras Olarak, Bakış Açısı


Twitter'da Paylaş
0

Günümüzde, eski mitlerin, ritüellerin, şiirlerin, şarkıların hikâyeleri devam ediyor ama daha çok bozulmuş, çarpıtılmış olarak. Bu durum, ister çıkarlar doğrultusunda, ister korku ve hırstan dolayı olsun, erkek egemen, şiddet içeren hiyerarşik topluma hizmet etmek için gerekliydi.

İnsanlık tarihinin başlangıcıyla birlikte gösterime giren büyüleyici tiyatro oyununun, günümüze kadar gelen sürecine baktığımızda, kültürel miras olarak dünyanın şu anda yaşadığı tüm kötülüklerin, ortaklığa dayalı yaşamın terk edilmesiyle başladığını söyleyebiliriz. Buna da Batı merkezli bakış açısının, ortak bir yaşamdan, tahakküm kuran bir yaşamı ön plana çıkartıp desteklemesinin neden olduğu söylenebilir.

İnsanlık, kendi türüne ve tüm canlılara karşı niçin bu kadar acımasız? Nasıl bir mirastır ki insanlar birbirini öldürüyor, acı çektiriyor? İnsanoğlu bu insanlık dışı davranışlarla nasıl, ne zaman doldu? Peki, gelecekte nasıl bir insanlık inşa edebiliriz ya da edebilir miyiz? Uzun ve zorlu bir yol ama neden olmasın. Tarih öncesinde yaşam, anaerkillik üzerinden inşa edilip barış ve ortaklık ilkesiyle binlerce yıl devam ettikten sonra, nasıl babaerkilliğe dönüşerek savaş ve tahakküm altında yine binlerce yıl günümüze kadar devam ettiyse önümüzdeki yüzyıl sonunda da yeniden dönüşüm yaşanıp o barışcıl ortaklık dönemine geçiş olamaz mı? Bunu, çeşitli kültürel dönüşüm projeleriyle yeniden, yapıcı, kalıcı çözümler oluşturarak yapamaz mıyız? Tırtıldan kelebeğe geçişimiz çok mu zor?

Bilimkurgularda her zaman ileriye dönük teknolojik gelişmeler kurgulanırken sosyal değişimler üzerine de çalışmalar yapılsa. Bir sabah, örneğin, dünyaya o gün gözlerini açan çocuklar anneleriyle birlikte alınıp yeni kurulmuş bir ülkeye getirilse. O ülke tüm yıkıcı teknolojilerden uzak olsa. Çocuklar hiçbir travmaya, kötülüğe maruz kalmadan yetiştirilse. Annelerin psikolojik sıkıntıları iyileştirilse, onlar, başka bir dünyanın da var olabildiğini yaşayarak öğrenseler. İçlerindeki yaratıcılıklarını çıkarıp insana dair şeyler üretseler. Ortak yaşamın nasıl bir şey olduğunu görüp tadını çıkarsalar. Özenle oluşturulmuş, korunmuş doğada; hayvanlarla, bitkilerle, kuşlarla o ilk cennet bahçelerini andıran yaşam yeniden kurulsa. Erkek ve kız çocukları birbirinin farklılıklarına saygı duyarak hayatın paylaşımdan ibaret olduğunu bilerek yaşasalar. Derken onların çocukları, çocuklarının çocukları da... Kendi kültürünü kendisi yaratan bir dönüşüm filmi. Sosyal kontrol için baskı yapan ve baskı yapılan ilişki yerine ortaklığı öneren proje kapsamında bilimkurgular sık sık yapılsa. Yani, eskiden zaten yaşanmış olan bir hayata dönüş. Bunu, Riane Eisler, Kadeh ve Kılıç adlı kitabının Girit bölümünde çok daha net anlatmış.

Arkeoloji Bombası olarak adlandırdıkları yeni buluntulardan söz eden kitapta, 1980'de Arkeolog Nicolas Platon, şu ifadeyi kullanıyor: “Arkeologlar küçük dillerini yutmuştu. Bu kadar yüksek seviyede gelişmiş bir medeniyetin varlığının o zamana kadar nasıl şüphelenilmeden gizli kaldığını anlayamadılar.” Uzun yıllar Girit'teki antikitenin yöneticisi olan Platon, “Başlangıçtan beri şaşırtıcı keşifler yapıldı” diye yazar. Çalışmalar ilerledikçe, “Büyük çok katlı saraylar, villalar, çiftlikler, kalabalık ve iyi düzenlenmiş şehirlerin semtleri, liman tesisleri, adayı bir uçtan bir uca saran yol şebekeleri, planlı tapınma yerleri ve gömme alanları gün yüzüne çıkarıldı” der. Araştırmalar ilerledikçe okuryazarlığın da ileri seviyede olduğunu dört alfabe buluntularında keşfederler.

Bazı ciddi araştırmacılar, Minos (Girit) sanatını antik dünyadaki en yaratıcı sanat olarak tanımlar.

“Girit medeniyetinin hikâyesi, yaklaşık İÖ 6000'de, muhtemelen Anadolu’dan küçük bir göçmen kolonisinin ilk olarak adanın kıyılarına ulaştığı zaman başlar. Yanlarında Tanrıça'yı, aynı zamanda Neolitik Çağın bu ilk yerleşimcilerini sınıflandıran tarım teknolojilerini getiren onlardı. Gelecek dört bin yılda çömlek yapımında, dokumacılıkta, metalürjide, gravür ve mimaride, diğer zanaatlarda aynı zamanda ticarette yavaş yavaş artan ve istikrarlı ilerleme vardı. Sonra, yaklaşık İÖ 2000'de Girit, arkeologların Orta Minos veya Eski Saray dediği döneme girdi. Bu, o zaman kadar medeni olan dünyanın geri kalanında Tanrıça'nın yerine savaşcı erkek tanrıların ikame edildiği bir dönem olan Tunç Çağı'na geçişti.” diye anlatır R. Eisler.

Girit'te kayıtlı tarihte kadınlarla erkekler arasında neşeli, eşit katılımcıların, uyumlu ruhun egemen olduğu görülür. Güzellik, zarafet, hayattan zevk alma ve doğayla bütünleşik bir yaşam tarzı vardı. Nicolas Platon'un, “Ölüm korkusunun yaygın bir yaşama sevinciyle neredeyse ortadan kalktığı” cümlesini kurduğu, güçlü bir sosyal yaşam olduğunu anlaşılır. Ayrıca, bazı ciddi araştırmacılar, Minos (Girit) sanatını antik dünyadaki en yaratıcı sanat olarak tanımlar. R. Eisler'in araştırmasında, Girit toplumunun o dönemlerdeki diğer yüksek medeniyetlerden ayrılan en çarpıcı özelliği, zenginliklerin oldukça adil paylaşımıdır. N. Platon'dan alıntıladığı, “Evler, hayatın tüm pratik gereklerine ulaşmış, onların etrafında çekici bir çevre yaratılmıştır. Minos'lular doğaya çok yakındı ve mimarileri olabildiğince serbest olarak eğlenmelerini sağlayacak şekilde tasarlanmıştı.” ifadesini kullanır.

Eisler, Girit medeniyetinde sanat, savaşı hiç idealize etmez der. “Tanrıça'nın ünlü çift başlı baltası bile dünyanın cömert nimetlerini sembolize ediyordu. Ürünlerini yetiştirmek için tarım alanlarını temizlemek üzere kullanılan çapa şeklinde biçimlendirilmiş bu balta, aynı zamanda Tanrıça'nın dönüşüm ve yeniden doğuş sembollerinden biri olan kelebeğin stilize halidir.” Zırhlarında esirleri sürükleyen “kahraman fatihler” ve diğer kölelik işaretleri de yoktur.

Yönetici sınıflar arasında bile, kişisel hırsın bilinmediği, sanat yapıtına iliştirilmiş sanatçının adının ya da hükümdarın başarılarının kayıtlarına rastlanmadığı görülür. Ayrıca Giritliler zenginliklerini yok edici teknolojiye değil birincil olarak uyum içinde, estetik yaşamak için yatırım yapmışlar. İÖ 3500 yılarında Güney Mezopotamya'daki toplumlarda kadınların statüsünde zayıflamayla birlikte katı sosyal tabakalaşma ve sürekli savaş görülürken Minos'ta savaş yoktu, kadınların da statüleri zayıflamamıştı. Giritliler saldırganlıklarını özgür ve dengeli cinsel yaşamla azaltmış ve bu yöne yöneltmiş görünüyor der, Eisler. Spor, dans konusundaki coşkuları ve hayat aşkıyla ilgili yaratıcılıkları yanında, sekse karşı bu özgür yaklaşımları, Girit'te yaşamın barışçı ve uyumlu ruhuna genellikle katkıda bulunmuş görünmektedir, diye ilave eder.             

Neolitik döneme ait yeni keşifler yapıldığı zaman, bunlar genellikle bilimcilerce eski teorik şablonlara uydurularak yorumlanıyor. “Oysa Neolitik döneme ait buluntularda, üzerlerine resmedilen şekillere bakıldığında,” der Riane Eisler, “silah, acımasızlık, şiddet temelli gücü idealize eden imajların olmadığını görürüz.” 

sokrates

Sokrates de "Atina gençliğini kötüye sevk ettiği" gerekçesiyle ölümle cezalandırılması istenenler arasındaydı.

Psikolog Davit Winter, edebiyatın ve operanın en ünlü romantik karakterlerinden olan, havalı “kadın katili” Don Juan'a odaklanır. Winter'ın gözlediğine göre, Don Juan'ın eylemlerinin zorunlu olarak “günahkâr” ve “lanetli” şeklinde mahkûm edilmesine rağmen, Don Juan aslında “İspanya'nın en büyük zamparası” olarak idealleştirilir. Winter, aynı zamanda kadınları aşağılamak ve cezalandırmak için cinsel dürtülerin değil de saldırganlığın, nefretin ve arzunun Don Juan'ın altta yatan güdüleri olduğuna işaret eder. Kadınlara karşı aşırı derecede düşmanca yaklaşımlar, kadınların erkekler tarafından en katı biçimde bastırıldığı zamanların karakteristik özelliğidir. Don Juan efsanesi doğduğu zaman, İspanya'da üst sınıf İspanyolların kadınları eve kapattığı dönemlerdir. Böylelikle kadına yönelik yükselen düşmanlığın altında, anne oğul ilişkisi ya da kadın erkek ilişkisinin gerilip bozulmasıdır, der. Don Juan'ın kadınları aşağılamasının, bu “güç güdüsünün” bir görünümü olduğu tespitinden sonra Winter, Don Juan hikâyelerinin bir milletin edebiyatındaki sıklığının emperyal genişlemesini savaşa göre grafiğini çıkartır. Bulgularla belgelenen, kadınlar üzerinde erkek tahakkümünün bu en ünlü arketipi hakkındaki hikâyeler, tarihi olarak yükselen militarizm ve emperyalizm sırasında ve öncesinde sıklıkla artar, diye değerlendirir.

Erkeklik her defasında yeniden idealize edilerek barıştan savaşa yönelmiştir.

Sokrates gibi filozofların, Atina gençliğini “kötüye sevk etme” suçlamasıyla ölümle cezalandırılmasına yol açan düşüncelerin aslında, kadınlara eşit eğitim ve adalet anlayışı gibi hümanist düşüncelerin varlığıydı, diye anlatılır R. Eislerin kitabında. Sokrates, güç temelli sınıflamalar içeren bir sisteme meydan okuması ve yönetici sınıfın adalet ve hukuku yalnızca erkeklerin çıkarları için uyguladığını söyler.

Bütün bunlar Tanrıça tarafından yönetilen o ilk uygar dünyanın erkekler tarafından ele geçirilmesiyle; erkekçe olmayan dünyanın, savaşın ve silahın olmadığı yaşamın işlerine gelmemesindendir. Erkeklik her defasında yeniden idealize edilerek barıştan savaşa yönelmiştir. Kısacası, Tanrıça sadece üstünlüğünü kaybetmediği gibi savaşın da koruyucu azizesine dönüştürülmüştür.

Marlin Stone adlı araştırmacı, dünyayı dolaşmış, kazıdan kazıya koşmuş, arşivleri birbirinin peşi sıra araştırmış, pek çok nesneyi incelemiş. Çoğunlukla kadınların ve erkeklerin eşit yaşadığı daha önceki devirlere ait kanıtlar bulununca bunların tamamen göz ardı edildiğini fark etmiş. 

Günümüzde, eski mitlerin, ritüellerin, şiirlerin, şarkıların hikâyeleri devam ediyor ama daha çok bozulmuş, çarpıtılmış olarak. Bu durum, ister çıkarlar doğrultusunda, ister korku ve hırstan dolayı olsun, erkek egemen, şiddet içeren hiyerarşik topluma hizmet etmek için gerekliydi. Sistem, kendini biçimlendirip ayakta tutmak için “yenilenme” dediği süreçle insanların zihnine sanki onların iyiliği için yapılıyormuş gibi görünerek aslında tahakküme dayalı maskeli bir iyileştirme sergiler.

Biri bitmeden diğerinin başladığı küçük savaşlar, kimyasal silahların kullanılması, içi boş, yalnızlığın pençesinde kıvranan kimliklerin oluşmasına yol açmıştır.

Batının bakışıyla değerlendirdiğimiz bu yaşamda bizim gözden kaçırdığımız ne var? Böylesine çivisi çıkmış, parçalanmış dünyanın bize bıraktığı kültürel miras kimliğimizi nasıl bütünlüklü oluşturabilir? Çağlar boyunca maruz kalınan krizler, güvensizlik, kötülükler; benliğin gizli katmanlarında ki kırılmalar, travmalar, boşluklarla dolu bireyde sağlıklı kimlik oluşturabilir mi? Bugün insanlar ne istediklerini hadi biliyorlar diyelim, Rollo May'in dediği gibi ne hissettiklerine dair hiçbir fikirlerinin olmadığını söyleyebiliriz.

Bütün bunlardan sonra bize kalan kültürel miras olarak Endişe Çağı’ndan başka şey değildir. Savaşlar, ekonomik çalkantılar, buhranlar, faşizmin patlaması. Biri bitmeden diğerinin başladığı küçük savaşlar, kimyasal silahların kullanılması, içi boş, yalnızlığın pençesinde kıvranan kimliklerin oluşmasına yol açmıştır. Bu boş kimlikler de mecburen o boşlukları doldurmak için bir şeylere yaslanmak zorunda kalır. Çünkü dayanılmaz bir hal alan endişe ve korkudan kurtulmak ister. İçinde yaşadığımız toplumda başımızı nereye çevirsek orada bu gerçekliği görebiliyoruz. Bu insanlar cemaatlere yaslanarak var olmaya çalışıp onlar gibi totalitarizmin bir parçası olarak yaşadıklarını On Beş Temmuz hareketiyle daha net gözler önüne sermiştir. Herkesin birbirinden şüphe ettiği, birbirine iftira attığı, kişiliğe suikaste kadar götürüp birbirini ihbar ettiği hal almıştır. Algı operasyonlarıyla da neye kime inanacağını bilemeyen, ilkeleri olmayan topluluklara dönüşmüştür.

Çoklu yaşam biçimi arasına sıkışıp kalan, kendini anlama yetisini; korunma duygusunu, adaleti, vicdanı, empatisini kaybeden insanların sağlıklı kimlik oluşturması çok zor. Tanrı'yla birlikte değişen bakış açımızı değiştirmemiz gerekir. Daha iyi, ortak bir gelecek mümkün. Hayal etmek ve yaratmak için mükemmel olan zihnimizi gerektiği gibi kullanmak zor olmasa gerek.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR