Kültürlerin Uzlaşması
24 Ekim 2018 Kültür Sanat

Kültürlerin Uzlaşması


Twitter'da Paylaş
0

Geçenlerde Financial Times gazetesinde bir yazı okudum. Yetmiş yaşına kadar, fizik, kimya ve biyolojiyi giriş düzeyinde bile ders olarak görmemiş olmayı utanç verici bir durum olarak niteleyen Rupert Pennant-Rea ile yapılmış değer katıcı bir sohbetti bu.1 Rupert Pennant-Rea, Charles Percy Snow’un neredeyse altmış yıl önce beşeri ve pozitif bilimciler arasındaki anlayış farklarıyla ilgili bir konferansta sunduğu ünlü tartışmasına gönderme yapıyor. C.P. Snow, bilim adamları, mühendisler ve diğer teknik eğitimli düşünürler ile edebiyat, sanat ve sosyal içerikli konularla uğraşanların birbirlerini doğru algılayacak ortak iletişim dilinden yoksun olduklarını anlatıyor.2

Snow, kendisi de aslında eğitimini bilim insanı olarak yapmış ama meslek olarak romancılığı seçmiş, iki kültür arasında söylemi ve eylemi ile  âdeta köprü kuran bir kişilik.

Bu iletişim kopukluğunun sadece bilimin gelişmesine değil, aynı zamanda batı uygarlığının ayakta kalmasına da bir tehdit olduğunu ifade ediyor. Makalesinde, bilimsel devrim ve endüstri devrimi arasındaki farklara işaret ediyor.

İki Kültür ve Bilimsel Devrim kitabının dördüncü bölümü “Zengin ve Yoksul” başlığını taşır. Snow, kitapta, az gelişmiş ülkelerin bilim ve teknoloji ile gelişebilmesinin mümkün olduğunu ve gelecek elli yıl içinde bu dönüşümün eskiye oranla çok daha hızlanacağını iddia eder. Batının bu dönüşüme destek vermesinin gerekli olduğunu vurgular. Ama söz konusu iki kültür arasındaki dil çatışmasının, yüksek ivmeli dönüşüm ve değişimin hızına engel olabileceğini söyler.

Onun düşüncesine göre, bilimsel devrimin dünya ölçeğinde her tür dış sermayeye ve eğitimli insan emeğine, bilim adamı ve mühendise gereksinimi vardır. Snow, yoksul ülkelerin, endüstri eğrisinin belli bir noktasının ötesine geçemedikleri zaman bu sermayeyi biriktiremediklerini belirtir. Bu yüzden zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyümektedir.     

Pek çok yüksek potansiyelli kişinin bilimi meslek olarak benimsememesi sebebiyle, endüstrileşmeden kaynaklanan refah uçurumu probleminin bir türlü çözülemediğini ifade eder.

Snow o dönemde doğa bilimleri alanı dışındaki batılı entelektüellerin endüstri devrimini anlamadıklarını hatta reddettiklerini de ileri sürmüştür.

Bu makalenin 1950’lerde, iki büyük dünya savaşı sonrasında yazıldığını anımsayalım.

İki Kültür makalesi geçtiğimiz elli dokuz yıldır hâlâ tartışılıyor.

Snow, temel görüşlerini yeniden gözden geçirdiği İkinci Bakış makalesi ile konuya ilave bir yaklaşım getirir. İkinci Bakış’ta üçüncü bir kültürün ortaya çıkma önermesi vardır. Üçüncü kültür kavramı tartışmaların odağına girer. Bu konuda pek çok makaleye rastlamak mümkün.

John Brockman, 1995’te, editörlüğünü yaptığı Üçüncü Kültür ve Bilimsel Devrim’in Ötesi kitabında farklı disiplinlerden düşünürleri bir platformda toplamıştır. Brockman, Üçüncü Kültür ile ilgili temaları web sitesi Edge’de, dünyanın önde gelen bilim insanları ve düşünürleri ile günümüzde de sürdürmekte.3  Bu arada Alman bilim gazetecisi Gábor Paál “üçüncü kültür” fikrinin Hegel’in Realphilosophie’si ile uyumlu olduğunu ileri sürer.

Bu tartışmalardan çok daha önce, 1920’lerde, Viyana Çevresi, düzenli aralıklarla bir araya gelen felsefeci, doğa bilimleri insanları ve matematikçinin oluşturduğu bir topluluktu. Viyana Çevresi grubu, çoğulcu ve aydınlanma ideallerine bağlıydı.

Dünya Ekonomik Forum’unun kurucusu, Dr. Klaus Schwab, yaşama, çalışma ve birbirimizle iletişim kurma biçimimizi temelden dönüştürecek  yepyeni bir devrimin başında olduğumuzu iddia eder. Bu döneme “Dördüncü Endüstri Devrimi” ismini verir. Onun düşüncesine göre coğrafyalar, ülkeler, sektörler, disiplinler arası yapıcı bir işbirliği ile, doğru iletişim yöntemlerini gerçekleştirmemiz, yeni teknolojileri bilinçli kullanmamız, insana odaklanmamız ve onu yetkilendirmemiz halinde bu dönem tüm dünyaya yeni fırsatlar sunabilir.4

Çok yakın bir zamanda ileri robotik, yapay zekâ, kendi kendine çalışan araçlar,  bioteknoloji, nanoteknoloji, genetik gibi konularda hayalimizin ötesinde bir hızla günlük hayatımıza girecek olan gelişmeler, eskisinden çok farklı ve ileri yetkinliklerle donanımlı olmamızı gerektirecek ve bizi disiplinler arası iletişimde uzlaşmaya mecbur bırakacak.

Belki de en sonunda rönesans insanı gibi düşünebileceğiz. İtalya’da Rönesans döneminde “Evrensel İnsan” kavramı vardı. Leon Battista Alberti, onbeşinci yüzyılda “Bir insan eğer isterse her şeyi yapabilir” demişti. Kendisi de yazar, matematikçi, humanist artist, felsefeci, dilbilimci müzisyen, mimar ve arkeologtu. Bu ideal, rönesans hümanizminin temeli olan kapasitesi sonsuz insanı merkezde tutan bir anlayışı temsil ediyordu. 

İnsan kucaklayabileceği tüm bilgiyi kucaklamalı, durmadan öğrenmeli ve yeteneklerini mümkün olan en maksimum şekilde geliştirmeliydi.

C.P Snow makalesini şu cümlelerle bitirir: “Tehlike, sanki dünyadaki tüm zamana sahipmişiz gibi yetiştirilmiş olmamızda. Çok az zamanımız var. O kadar az ki, tahmin etmeye cesaret edemiyorum”

Bu gelişmeler olurken, aynı hızla dünyayı da kirletiyor, iklimleri olumsuz anlamda değiştiriyor, hayatı çölleştiriyor, kaynakları bencilce tüketiyor ve her şey sadece biz insanlara ait sanıyoruz. Dünya, insanın çözebileceği sorunlarla boğuşuyor aslında.

Bu arada disiplinler arası köprüler kurmak, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmek, bütüncül düşünebilmek ve tüm dünyaya katkıda bulunabilecek çözümleri hep birlikte uzlaşmacı bir dille üretmek konusunda da her yıl tüm dünya olarak sınıfta kalıyoruz.

Aslında sorun, sözü geçen iki kültür arasında değil sadece. Her kültürün alt temsilcileri, kendi aralarında da benzer iletişim kopukluğunu deneyimlemiyorlar mı? Örneğin, iki edebiyatçı, iki tarihçi, iki politikacı, iki mühendis ya da iki doğa bilimci de birbirini anlamıyor çoğu kez.  Dünyanın önemli ve aciliyet taşıyan sorunları karşında, disiplinlerin ve kültürlerin ortak uzlaşma dilini keşfetmeleri ve içselleştirmeleri önem taşıyor. Çevre bilimci David Orr, “Gerçek şu ki bu gezegenin daha fazla başarılı insana ihtiyacı yok. Çaresizce ve daha fazla barışçı, iyileştirici, onarıcı, öykü anlatıcı ve her türlüsünden sevgi dolu insanlara ihtiyacı var” demiş.

Yeni nesillere sadece bugünün bir türlü sonuçlanmayan problemlerini değil, ama farklı bütüncül düşünme şekillerini miras bırakma ve başarı kavramını da yeniden tanımlama zamanı gelmedi mi?

Çocuklara, gençlere ve biz yetişkinlere bilimsel kavramların sadeleştirilerek, deneysel ve görsel olarak açıklanması büyük önem taşırken, aynı şekilde sosyal bilimlerdeki soyut düşünme biçimlerinin de doğru anlaşılması gerekli.

Disiplinler arası bilgilenme, çok yönlü ve katmanlı düşünebilme, duygusal zekâ bileşkenlerini anlama, uygulama ve karmaşık problemleri çözme konularına yoğunlaşırken, edebiyatın ve her tür sanatın, ruhu onarıcı, fikri geliştirici, duyguları güzelleştirici, hayatımızı iyileştirici ve insanları birleştirici özelliklerinden faydalanmak, dünyaya sadece daha fazla mutluluk ve anlam getirecek.

1 Financial Times. Why I am studying science for the first time at the age of 70. Rupert Pennant-Rea, October 2, 2018

2 İki Kültür. C.P Snow. Tübitak Yayınları


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR