Kurbandım, Katile Nasıl Dönüştüm!
23 Ocak 2019 Tiyatro

Kurbandım, Katile Nasıl Dönüştüm!


Twitter'da Paylaş
0

Mezarsız Ölüler, sadece işkence eden ve edileni konu edinen bir eser değildir.

Şunu söylemeliyim ilkin: tiyatro oyunlarını seyretmektense metin içindeki karakterleri, mekânı zihnimde tasarlamayı, daha doğrusu metni okumayı tercih ederim. Şöyle ki Hamlet’i ya da eski bir Yunan tragedyasını bugün sahne karşısına geçerek sabırla seyretmek isteyen alışkın bir tiyatro seyircisinin, zamansal, kültürel ya da o coğrafyanın dönemsel koşullarından yeteri kadar haberdar olmaması ya da olamaması, oyun ile arasına ister istemez bir burukluk, bir soğukluk girmesine neden olabilir ya da olacaktır diye düşünenlerdenim maalesef, maalesef diyorum, çünkü bunu atlatmaya çalışıyorum, ama ne yapayım okumayı daha çok seviyorum. İtiraf ediyorum, oyuncuların performanslarına, metni yeniden yorumlayan yönetmenin yeteneğine, mekân tasarımının insafına ya da benzer bir engele takılmayı doğrusu hiç istemem. Gözlerimle takip ettiğim sözcüklerin zihnimde olabildiğince özgür dolaşmasından yanayım. Hayal gücümün gerekli olan malzemeyi sağlayabilecek yeterlilikte olduğu kanısındayım hâlâ.

Gelelim Sartre’a:

Daha çok Sinekler eseriyle bilinse de (tiyatro oyunları için söylüyorum), belki de Sinekler’in konusu (Elektra) daha önce eski yunan tragedya yazarları (Euripides, Sofokles) tarafından işlenmiş olmasından (hem de çok iyi) dolayı Sartre’ı Mezarsız Ölüler oyunuyla anımsamamı sağlıyor. Kişisel olarak söyleyebilirim ki; Sinekler’i zevkle okumama rağmen (bu eser dönemin Alman faşizmine karşı bir tür direniş olduğu iddia edilir, neden olmasın), konusu itibarıyla işlenmiş olması, ancak kuyuyu biraz daha da derinleştirmiş olabilir. Yine de Sinekler’in Sartre’ın en iyi oyunlarından biri olduğu gerçeğini değiştiremez bu sanı. Mezarsız Ölüler ise, doğrusu bu oyun beni daha çok sarsmıştır; özgündür, özgün olduğu kadar kötü ile iyiyi, katil ile kurbanı birbirine dönüştüren modern bir başyapıttır (günümüzde bu oyun sergilensin ya da sergilenmesin: öneminden hiçbir şey kaybetmeyecektir, en azından metin okurları için bu böyle). Okuyanlar anımsayacaktır; yazarın “Duvar” adlı öyküsünde de benzer bir tema işlenmişti.

Sartre, Mezarsız Ölüler eserini dönemin dünyasına,  o günün koşullarında “Katil kimdir: İşkence eden mi, yoksa işkence edilen mi?” sorusunu sormuş. O gün ile bugün arasında değişen ne oldu? İçinde yaşadığım ülkenin koşulları için söylüyorum: Görünen o ki kocaman bir hiç!

jean hpaul sartre

Gelelim esere:

Küçük bir pencereden aydınlanan tavanarası. Karışık eşyalar. Biraz sonra sorgulanmak (işkence edilerek) üzere bekleyen beş kurban. Odanın hemen altında ise işkenceciler. Fısıltıyla konuşur kurbanlar, olabildiğince az gürültü çıkarmaya çalışırlar. Amaç: Gerilmediklerini, sinirlerinin henüz bozulmadığını kanıtlamak alt kattakilere. Öbürlerinin ise bir tek dertleri vardır şimdilik: Gürültü çıkarmak, böylece üst kattakilerin sinirlerini olabildiğince gerebileceklerdir.

Sır, ilk başta amaç sırrı korumak ve sırrı öğrenmek gibi görünür taraflar arasındaki mücadelede. Ancak saatler ilerledikçe sır yerini gurura, karşıdakileri aşağılamaya ve yüzlerdeki kazanma ifadesiyle yer değiştirir.

Kurbanların en küçüğü, François, sessizlik epeyce yormuştur onu, biraz gürültü olsun ister. Lucie, küçük kurbanın öz ablasıdır; kelepçeli elini ceketinin cebine sokar, güçlükle bir mendil çıkarır ve kardeşinin yüzündeki teri siler şefkatle. François, ceketinden kurtulmak ister. Bunun mümkün olmadığını, söyler ablası. “Boşuna ümitlenme, kelepçelerini kıramazsın. Umutlanmak insanı büsbütün kötü yapar.” Ve aşağıdaki italikli kelimelerle devam eder.

“Sakin olmaya çalış, hafifçe nefes al, ölmüşsün gibi yap. Ben öldüm ve artık sakinim, gücümü boşa harcamıyorum.”

Ölüme yakın olmanın nasıl bir şey olduğunu göstermeye çalışmaz burada Sartre. Hayır, böyle sıradan bir korkuyu işlemeye tenezzül etmez ya da öyle varsaymak hoşuma giderdi sahiden. Kitlenin savaşımının davadan ziyade, aslında, mücadele etmenin hazzının tamamen kişisel nedenlerden, hırslardan geldiğini gösterir bize. Elbette ki davanın güvenliği önemlidir. Ancak bu durum işkence artıkça kurbanlarda belirsizleşir, seyrini değiştirir, hatta bir tür kişisel kazanma ve kaybetme mücadelesine dönüşür. Sartre’ın eserleri ilginçtir: Sadece kurbanların yüzünü göstermekle yetinmez, katilleri de tanımamızı; nasıl hissettiklerini nasıl gördüklerini bilmemizi ister. Bu yüzdendir ki dikkatlice bakıldığında kurbanların da katillerin de sistemin birer çarkı olduğu görülür kolaylıkla.

Kurbanlar da o kadar masum değildirler yani, en azından bu eserde. İnsanın kanını donduran şeyin katil ve kurbanın aslında masanın iki tarafında karşılıklı oturuyor olmasıdır ve yer değiştirdiklerinde aralarında hiçbir farkın olmadığı gerçeğidir. İstenen sır, liderlerinin adıdır. Kurbanlar, işkenceye dayanamayıp sır vereceğinden korktukları başka bir kurbanı, Fronçois’i (henüz on beş yaşındadır) ablanın da onayını alarak, boğarak öldürürler.

Mezarsız Ölüler, sadece işkence eden ve edileni konu edinen bir eser değildir. Özünde davası için gözünü kırpmadan canını feda eden bir direnişçi dahi olsan, devlet dediğimiz aygıtın kutsallığına inanan biri de olsan, temelde “insan, yine de insandır ve kusurlarıyla vardır” görüşünü benimser. Bu insan denilen varlık ya da organizma ideallerini, kutsadığı davasını, her türlü meselelerini kişiselleştirip en doğal yanını; bencillik, hırs, beğenilme, şiddet v.s. gibi dürtülerini eninde sonunda ortaya çıkarmadan duramayacaktır, acıdır belki de ama varılan sonuç maalesef budur, en azından bu eserde.

Jean-Paul Sartre, Toplu Oyunları 1, Çeviren: Işık M. Noyan, İthaki Yayınları


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR